Sendika Yasaları: Hükümet İçin Arka Bahçe, Sermaye İçin Dikensiz Gül Bahçesi Yaratmayı Amaçlıyor!

Sol Defter- Haber - 2 Şubat 2012 - İşçi Gündemi / Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Sendika Yasaları; Hükümet İçin Arka Bahçe, Sermaye İçin Dikensiz Gül Bahçesi Yaratmayı Amaçlıyor!

2821-2822. ve 4688 Sayılı Sendika yasaları emeğin ve Meclisin gündeminde. Uzunca sayılacak bir zamandan bu yana değişik zeminlerde tartışılan ve hazırlıkları tamamlanan sendika yasaları bugünlerde Meclis gündemine taşınmış bulunmaktadır. Yasalar Meclis gündemine taşınırken, Hükümet sendikalara “aba altından sopa gösterme“ tavrını sürdürmektedir. Hemen her uygulamasında emeğe ve sendikalara düşmanca tutumlarını dile getiren Hükümet temsilcileri, son uygulama ile bu alanı tamamen zaptı raptı altına almayı amaçlamaktadır. Yoksulluğu ve ekonomik krizi iyi yönetme becerisi gösteren Hükümet, çıkarmayı düşündüğü sendikal yasalarla sendikaları da yönetmek istemektedir.

Yasalar sürecini ve emeğin genel durumunu çözümlemeden önce Türkiye’deki işçi ve emekçilerin sayısal durumuna ve örgütlülük düzeyine bakmakta yarar olduğunu düşünüyorum.2011 verilerine göre ülkemizde 24,5 milyon aktif çalışan bulunmaktadır. Bunların büyük bir bölümü tarımda ve kendi hesabına çalışanlardan oluşmaktadır.9 milyon kayıt dışında, 850 bin kişi kamu ve özel sektörde taşeronluk sisteminde, 2,5 milyon kişi kamuda memur statüsünde görev yapmaktadır. Örgütlülük düzeyi itibarı ile 1,2 milyon kamu emekçisi kamu sendikalarında, 800 bin kişi işçi sendikalarında örgütlü durumdadır. Toplam çalışan sayısı içinde örgütlülük oranı % 8’e tekabül etmektedir.

Gelir uçurumunun, yoksulluğun ve işsizliğin yerel/küresel düzeyde tavan yaptığı tarihsel bir eşikte durmaktayız. Emeğe ve insana dair bütün değerlerin hiçleştirildiği, paranın saltanatının tek hâkim güç haline getirildiği tam bir haydutluk saldırısı ile karşı karşıyayız. Bunu son 10 yılda ülkemizde oluşan ve sayıları binleri bulan dolar milyonerleri ile milyarderlerinde görmekteyiz Eşitsizlikleri ortaya koyan benzer rakamlar OECD’nin yayınladığı son eğitim raporunda da görülmektedir. Benzer tabloları Afrika’nın, Asya’nın, Avrupa’nın ve Güney Amerika’nın birçok ilkesinde bulmak mümkündür.

12 Eylül’de yapılan Anayasa değişiklikleri ile “daha özgürlükçü ve demokratik bir Türkiye” olacağı beklentisi içinde olan, başta AKP yandaşı sendikalar olmak üzere kimi çevreler tam bir hayal kırıklığı içine girmiş durumdalar. Bırakın 12 Eylül yasaklarını, yeni çıkarılması düşünülen yasalara öyle yasaklar ve tuzaklar konmaktadır ki 12 Eylül yasalarına rahmet okutacak ve o yasaları aratır hale getirecek özellikte diyebiliriz.

“Siz kıdem tazminatından vazgeçin esnek çalışmayı kabul edin bende baraja takılan sendikaları açıklamayayım veya yasadaki barajı indireyim” tehdidi biat kültürüyle uyumlu diz çöktürme yaklaşımıdır. Bu ve benzeri yasalara yol veren, yönetsel ve örgütsel varlık nedenleri siyasal iktidarlarla kapalı kapılar ardında iş bitirmeye bağlı işbirlikçi sendikalar, emek mücadelesine ve sendikalar tarihine düşmüş kara bir leke olarak kalacaklardır. Kamuoyuna yönelik tam bir aldatmaca ve kandırmaca sürdürülmektedir. Bütün hesaplar kendine ait arka bahçe oluşturmak, sermayeye dikensiz gül bahçesi yaratmaktır Yapılmak istenen emek alanında örgütlü iktidar muhaliflerini “saha temizliği” ile bir kenara süpürmektir.

Hiç kuşku yok ki emeğin parçalı yapısı ve emek örgütleriyle dostlarının bir araya gelemeyişi, birlikte tutum alamayışı sermayenin ve Hükümetin elini güçlendirmektedir. Sistem muhaliflerine reva görülen anti demokratik uygulamalara seyirci kalanlar, bir gün sıranın kendilerine de geleceğini düşünmeleri gerekirdi. Ancak bunu düşünebilmek için düşünen beyine, hatırlayan hafızaya sahip olmak gerekir Denilebilir ki bu özelliklere sahip olsalar bulundukları yerde neden olsunlar o zaman doğru yerde dururlardı. Makyavelistçe davrandıkları, biat ve getirim kültüründen beslenmeye çalıştıkları bir gerçek.

Emek alanının nasıl örgütlenmesi gerektiği ile ilgili bugüne kadar pek çok kuramsal tartışma gerçekleştirdik. İçinde bulunduğumuz tarihsel dönem küresel ölçekte emeğin sermaye karşısında güçsüz, örgütsüz ve dağınık olduğu bir dönemdir. Çoğu zaman ”Sendikal hareketin kriz” olarak tariflenmeye çalışılan bu duruma etki eden esas neden reel sosyalizmin tarihsel bir döneminin sona ermesi, diğer bir ifade ile emekten yana siyasetin güç kaybetmesidir. O zaman sorunu tek başına sendikal hareketin krizi ile açıklamaya çalışmak eksik olacaktır. Yaşadığımız sorunlar sol siyasetin ve sosyalizmin krizi ile doğrudan ilişkilidir.

Kendi mabetlerimizde yıllardır oluşturduğumuz geleneksel sendikacılığa dayalı vesayet düzeni, bugün ayağımıza dolanmaktadır. Var olanla yetinen, küçük olsun ama benim olsun yaklaşımı, kendi evimizin içini düzenlemeden başkalarının evinin içini düzenlemeye kalkışmak, eksikler ve yanlışlar zincirine yeni halkalar eklenmesine sebep oldu. Burada yaşadığımız sorunun sorumlusu olarak tek başına karşı tarafı göstermek eksik bir değerlendirme olur. Eksikler ve yanlışlar zincirine yeni halkalar eklenmesinde sendikal önderlerin ve yöneticilerin değişime direnç gösteren tutumlarının etkisi büyüktür. Değişimi doğru okumadan, buz dağının sadece görünen yüzüne bakarak yol almaya çalışmak çıkmaz sokak gibi görünmektedir.

Sendikalizm batağına düşmeden, sendika siyaset ilişkisini doğru tanımlayarak ve kurarak yürümek zorundayız. Bunun yolu soğuk savaş dönemi sendikal yapılarını korumakla olmaz. O dönemin sınıfsal deneyimlerini bugüne doğru tercüme ederek, bugün bütün süreçleri yeniden tanımlamamız ve buna uygun yeni perspektifler, örgütlenme stratejiler oluşturmamız gerekmektedir. Bu anlamda Latin Amerika deneyimlerinin önemsenmesi ve geniş bir biçimde incelenmesi sürece önemli katkılar sağlayacaktır.

Günümüzde emek alanı darlaşan iki tehlikeli yaklaşım ile karşı karşıya bulunmaktadır. Bunlardan birincisi geleneksel sınıfsal vesayetçi tutumda ısrar, ikincisi ise sınıfsal mücadeleden uzaklaşan sivil toplumcu, sosyal diyalogcu yaklaşımdır. Her iki yaklaşımda bugün sınıfın örgütlenme sorunlarını çözmekten uzaktır. Kapitalist küreselleşme sürecinin yarattığı yeni mağdurları ve mücadele dinamiklerini yok sayarak veya onları dışlayarak doğru sonuçlar üretmemiz olanaklı değildir.

Bu bağlamda;

-Emek alanına yönelik ideolojik çözümlemelerimizi yeniden tanımlamaya,

-Örgütlenme stratejilerine bütüncül bakmaya ve bunun somut adımlarını atmaya,

-Mücadele programlarını tüm küreselleşme mağdurlarını içine alacak şekilde yeniden oluşturmaya, yerellerden başlayarak emek ve demokrasi platformlarını yeniden kurmaya,

-İşçi Ve emekçilerin yoğunluklu yaşadığı ve çalıştığı havzalarda emek ve dayanışma meclisleri/evleri örgütlemeye, tüm olanakları ortaklaştırmaya,

-Emek ve demokrasi örgütlerinde doğrudan katılımlı demokrasiyi hâkim kılmaya,

İhtiyaç olduğunu düşünüyorum.

Son varılan mutabakata göre, sendikalar % 3’ü kabul etmekte, Hükümette sendikaların %3 barajını geçmeleri için 5 yıllık bir geçiş süresi vermektedir. Bu öneride yine Hükümetin kendi arka bahçesi olmayı gözeten bir öneri gibi görünmektedir. Bir bakıma sendikalar ölmek yerine sıtmaya tutulmaya razı olmuşlar diyebiliriz. Son söz olarak, önümüzdeki tarihsel dönem Karl Marx’ın dediği gibi ya “İşçilerin kapitalizmin mezarını kazacağı” ya da “kapitalizm işçilerin mezarını kazmaya” devam edeceği bir dönem olacaktır.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Toplu İş İlişkileri Yasası /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.