Gazetecileri ve Köşecileri Koruma, Yaşatma, Gerisini de Pek Takmama Derneği…

Sarphan Uzunoğlu - 6 Şubat 2012 - Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Gazetecileri ve Köşecileri Koruma, Yaşatma,

Gerisini de Pek Takmama Derneği…

İletişim fakültesindeyken bize ideallerden, gelecekten, değiştirebileceklerimizden bahsettiler. Kafamızın bir yanında Marx’ın cümleleri yankılanırdı, öte yanında gelecekte yapacağımız mesleğin ne kadar ‘mühim’ olduğu. Bize hep ne kadar ‘mühim’ olduğumuzu hissettirdi ‘gazeteci’ hocalarımız. ‘Gazeteci’ ağabey ve ablalarımız işin kutsallığından dem vurdular hep. Oysa bilmiyordu gazeteci olanlarımız, tarihin yazıldığı bir çağda, savaşanların arasında not tutan çocuklar olacağımızı ve savaşımızın aslında çok da anlam taşımayacağını, elimize taşı almadıkça… Ben kendimi hiç ‘gazeteciden saymadım’, iyi ki de saymamışım diyorum ‘gazeteci’ sayılanları gördüğümde…

Bu ülke, eline taş almayanların, eline taş alsa da aklı ‘fikir’ tutmayanların ülkesi olduysa, o ülkenin sokaklarında elbette elŞlerine coplarla sokakları kuşatmış lacivert bir ordu gezinir. Panzerlere binen entelektüeller gezer sokaklarda. Mahçup bir ‘yan’daşın türküsü söylenir en Beyaz tv’lerinde muktedirin.

Bize, yalnızca ‘mesleğimizin’ ne kadar önemli olduğu ‘söyleyeceklerimizin’ ne kadar kutsal olduğu, koruyacağımız ‘dile dair’ değerlerin ne kadar belirleyici olacağı öğretilmişti.

Sonra tek tek mezun olduk. Bazılarımız gazetelerin arka kapak güzellerini seçerek başlamak zorunda kaldılar gazeteciliğe, oysa mordu renkleri, kadınlıklarıyla var olmuşlardı bu evrende, adi ve kafasıyla penisi yer değiştirmiş bir yayın yönetmeninin iktidar alanında ‘küçük’ şeylerle mutlu olmayı öğütlediler kendilerine. Ceplerine para girmeliydi.

Soylu (!) Bir Meslek Olarak Gazetecilik

Daha idealist olanlarımız, ‘daha idealist’ gazetelerle ‘asgari’ ücretlerin de altında ücretlere çalıştırıldılar, üstelik ‘söz söyleme hürriyeti’ ile değil, söz söyletme zorunluluğu içinde. Çoğu zaman para almadan, sadece ‘gazeteci’ olmak adına; oysa ‘gazeteci’ olmanın ‘asli’ mesele olmadığını göremediler, anlayamadılar.

Hepimize yanlış öğretilen bir şeyler var… Örneğin şu ‘gazeteciler’, her ne kadar kendilerini ‘geri kalanlardan’ ayırt etmenin sonsuz girdabında boğulsalar da, en çok kendilerini tehdit altında hissetseler de, en çok kendilerini ‘hedefte’ görseler de, iktidarın alanında, iktidarın kalkanıyla, iktidarın biçtiği rollerle ortaya koydukları o garip muhalefet biçimiyle ne tür bir nepotizmi talep ediyorlar?

Adlarına ‘inisiyatif’ oluşturulan gazetecilerin fotoğraflarına bakıyorum. Sonra da DK tutuklularına, KCK tutuklularına bakıyorum, aralarındaki fark ne diyorum…

Hamaset Teoriye Karşı…

Çok ‘afili’ bir kadın yazarımız geçiyor karşımıza ve şöyle diyor: “Hasan’ın ısmarladığı çay 100 Etyen gücündedir!”

Yalnızca hamasetin dilinin bilindiği medya ortamında ne büyük bir laf… 100 Etyen gücündeymiş “tanınmamış Hasan’ın” ısmarladığı çay. Hey diyorum, Hasan… Hepimizin ‘çok önemsediği’ ama uğruna adım atmadığı Hasan… Hasan Tahrir meydanında tankların üstüne yürüdüğü bir çocuğun adıydı bazen.

Ben o Hasan’ın hayatını değiştirmek adına yazılmış tüm cümleleri okuyorum şimdi. Ece Temelkuran’ın yahut başkalarının, çok satan gazetelerin içinde ‘meram anlatan’ cümlelerini dinliyorum…

Sonra kafama, bize akademide anlatılan ‘yanlış bilinen gerçekler’ dank ediyor tek tek…

Bize demişlerdi ki siz ‘birilerinin meramını anlatmak için varsınız’. Kelimeleriniz ‘hak odaklı’, ‘yurttaş odaklı’, ‘insan odaklı’ bir gazeteciliğin kelimeleri olacaklar…

Oysa, anlattıklarımız ve söylediklerimiz birilerinin sesi olsa da birilerine ‘ses vermek’  adına en çok da ‘kendine’ ses verenleri izlemişiz bugüne dek. Şimdi bakıyorum da, hani şu okuduğumuz kocaman yazarlar, hani şu sözcüklerinden anlamlar topladığımız o koca adamlar, kadınlar; ne kadar yakınlar bize…

Şimdi o ‘çok okurlu’ gazetelerin parlak yazarları teker teker yapraklar gibi dökülüyorlar, döküldüklerinde bize de ‘neden’ sorusunu kısık bir sesle sormak kalıyor.. Çünkü onlar kovulduğunda ‘dram’ oluyor biz kovulduğumuzda ‘şartlar’.

Ben domateslere, hormonlara ya da başka bir şeye takmıyorum kafamı işte. Buna takıyorum.

Bir gazetecinin işsizliğinin nasıl olup da bir tekstil işçisinin işsizliğinden daha önemli olduğuna.

İktidarın baskı alanı, bizzat kapitalistler tarafından çıkarılan, boyalı reklam kağıtlarından, gazetelerden ne kadar farklıdır ki?

Böyle bir gazetede yazan biri, ne kadar yıkıcıdır sistem açısından, ya da hangi genel yayın yönetmeni “Kürtlerin güvencesi silahtır” diyebilen bir köşe yazarını barındırır pahalı sandalyelerin zeminini çizdiği parlak koridorlarında…

Soruyorum…

Orta yolculuğun tek yol olduğu, gazetecilik diye garip bir ‘üçüncü yol’ dili oluşturularak, Kürtlerin savaşının acıların pornosu biçiminde anlatıldığı şu dönemde kendime soruyorum: Sahi, ne yaptı gazeteciler?

En ‘afili’ gazetesi bile hala devletin kalıplarıyla konuşurken, en İnsan Hakları odaklı muhabir bile PEKAKA demekte ısrar ederken, atılan molotofların sayısını twitter’dan hepimize anlatırken, sahi nedir bu gazeteci fetişizmi?

Bizim de ‘yazarımız’ olan Erdal yeni hapisten çıktı… Gencecik bir adam Erdal Kozan. Ziman’ın özgürlüğüne daha yeni el koydu iktidar.

Bu iki genç insanın alınlarından damlayan ter, miting alanlarında yorulan yürekleri, plazaların yüksek koridorlarından daha mı değersiz?

Bu çocukların adına kimse ‘kolektif’ kurmayacak.

Baş harfleri bir mücadeleye isim yapılmayacak.

Onların ‘gazeteci’ arkadaşları yok, dostları, aileleri ve arkadaşları var çünkü.

Ünlü olmanın halesini sırtlarında bir güç gibi, omuzlarında bir apolet gibi taşımıyorlar…

Yıldırım Türker hep şöyle diyor “Omuzlarımızda apolet, ellerimizde cop, kasalarımızda sır yok diye bizi güçsüz sanıyorlar.”

Belki de ona ‘özel’ bir ekleme yapmamız gerekiyor:

Ellerinde kalem tutmamış olanlar, gazetelerin koridorlarından geçmemiş olanlar, tutuklanmaları yalnızca ‘istatistik’ ve sayılardan ibaret sayılanlar n’olacak.

Soruyorum; omuzlarında apolet, ellerinde cop olmasa da ceplerinde kalem olanların hikayesi neden daha üstün ellerine taş alan çocukların hikayesinden…

Yoksa kalem de bir apolet mi, beyazlatan bir mahkumu beyazlatan bir çocuğu ‘an’ın tedirginliğinde, iktidarın derinliğinde?

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Gazeteci Fetişizmi /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.