Bin Ladin tuzağı: Biri gitti, diğeri de yolda! – Immanuel Wallerstein

Sol Defter - 7 Şubat 2012 - Genel

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Bin Ladin tuzağı: Biri gitti, diğeri de yolda!

2001 Ekim ayında, 11 Eylül’den hemen sonra aşağıdaki satırları yazmıştım: “Pakistan ve Suudi Arabistan’daki rejimler Batı yanlısı modernleşmeci elitler ve aşırı derecede muhafazakâr, kitlesel taban olarak İslamcı kurumların desteğine dayalı bir koalisyona dayanmaktadır. Bu rejimler istikrarlarını, bu kombinasyonu dengelemeyi becerdikleri için korudular. Ve bunu yapmayı da siyasetlerinin ve kamusal beyanatlarının ikircikliliğine dayanarak becerdiler.”

“Amerika Birleşik Devletleri şimdi ikircikliliğinin sonuna geldiğini söylüyor. Şüphesiz ABD bu konuda galip gelebilir. Ama süreç içinde, Suudi Arabistan’daki ve Pakistan’daki rejimler kitle tabanlarının onarılmaz bir şekilde aşınmış olduğunu görebilirler… Bunun zaten Bin Ladin’in planı olduğunu varsayalım. Kendi intiharıyla Amerika Birleşik Devletleri’ni bu tuzağın içine çekmiş olabilir.”

Bin Ladin’in Pakistan’da amaçladığı şeyi başardığına inanıyorum. İkircikliliğin sonu demek, Pakistan’ın bundan böyle jeopolitik olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin çıkarlarına uygun hareket etmesi anlamına gelirdi. Oysa tam aksi oldu! Mesafesini aldı ve hem Afganistan’da hem de başka yerlerde Amerika Birleşik Devletleri’ne şiddetle ve açıkça karşı çıktı.

Biri gitti, diğeri de yolda.

Suudi Arabistan’da ne oluyor? Suudi Arabistan’ın son dönemlerde Amerika Birleşik Devletleri’nden son yetmiş yılda olduğundan bir ölçüde daha bağımsız hareket ettiği yönünde herhangi bir soru işareti yok. Ancak Pakistan’ın yaptığı gibi Amerika Birleşik Devletleri ile bağları henüz tamamen koparmış durumda değil. Yakın gelecekte böyle bir şey yapar mı? Yapabileceğini düşünüyorum.

Rejimin içsel çelişkilerini düşünelim. Suudilerin %10’luk en yüksek dilimindekilerin zenginliği devletin “modernleşmesi” yönünde hızla yükselen talepleri ortaya çıkardı; özellikle de araba kullanma hakkı, çalışma hakkı gibi kadınlara ilişkin sorunlarla ilişkili olarak. Ancak kadın hakları, Vahabi anlayışının kısıtlamalarının gevşemesi konusundaki çok daha geniş bir çağrı bakımından buzdağının sadece görünen yüzü. Kral sabit ama ihtiyatlı bir şekilde bu talepleri karşılama çabasında ilerledikçe dinsel kurumlarla giderek daha ciddi bir karşıtlık içine giriyor. Bu kurumlar giderek daha da huzursuz bir hal alıyorlar.

Üstelik “modernleşmeci” elitin hâlâ daha başka şikayetleri de var. Suudi hükümeti esasen, 70’li ve 80’li yaşlarındaki insanlar tarafından yönetilen bir gerontokrasi. Suudi rejimi, tuhaf siyasi halefiyet sistemiyle, SSCB’deki eski Sovyet rejimini anımsatıyor. Siyasi halefiyette gerçek oylamaya benzeyen bir şeyler var ama sadece on iki civarında kişinin arasındaki bir oylama. Gerçek iktidarın 50’li ve 60’lı yaşlarındaki insanlara geçmesi imkânsız değilse bile çok düşük bir ihtimal. Ancak yine de bu “gençler” grubunun sadece kraliyet ailesinin içinde bile ciddi ölçüde büyüdüğünü ve son derece sabırsız olduklarını not etmekte fayda var. Bu durum en tepedeki seçkinler arasında bir bölünme yaratabilir mi? Bu kuvvetle muhtemel.

Suudi rejimi vatandaşlarının geri kalanı için bir tür refah devletini hayata geçiriyor. Ama gelir ve zenginlik arasındaki fark, dünyanın her yerinde olduğu gibi, burada da büyüyor. Yeniden dağıtım mekanizmasındaki zaman zaman gerçekleştirilen küçük artışlar, alt sınıfları yatıştırmaktan çok sadece daha fazla talep için iştahı kabartmakla sonuçlandı. Orta ve alt sınıflar hatta (sürpriz, sürpriz!) Arap baharının “demokrasi” için yaptığı çağrının yankısı olabilirler.

Bir de Şii azınlığı meselesi var. Nüfusun sadece %10’u civarının olduğu söyleniyor ama muhtemelen bu sayı çok daha yüksek; daha da önemlisi bu azınlık ülkenin en büyük petrol rezervlerinin bulunduğu güneydoğusunda stratejik olarak yerleşmiş durumda. Ortadoğu’nun Sünni egemenliği altındaki bütün ülkelerinden farklı olarak neden bu Şiiler kimlik taleplerini ileri sürmeyen tek Şii topluluk durumunda?

Suudi rejimi bölge jeopolitiğinde çok büyük bir rol oynamaya çalışıyor. İran’ın politikaları ve istekleri hususunda oldukça mutsuzlar. Suriye’de Esad’ın yarattığı uyuşmazlık hususunda mutsuzlar. Ama her yönüyle düşününce, bu sorun alanlarıyla ilgili pratikte aslında oldukça ılımlı bir tutum aldılar. Olası dramatik adımların sonuçlarından korkuyorlar. Üstelik ABD politikalarının fazlasıyla kendi iç ihtiyaçları ve İsrail’e karşı olan sonsuz bağlılıkları tarafından belirlendiğini düşünüyorlar.

Suudiler, İsrail üzerine de son derece “makul” davrandılar. Kendi makul oluşlarının, ne İsrail ne de Amerika Birleşik Devletleri tarafından yeteri kadar ödüllendirilmediğini düşünüyorlar. Artık Hamas’a çok daha açık şekillerde yardım etmeye hazır olabilirler. İsrail hükümetinin politikaları hakkında hiçbir şeyi ve bu politikaların kısa vadede değişebileceğini hiçbir şekilde “makul” bulmuyorlar.

Tüm bunlar siyasi olarak istikrarlı bir rejime hizmet etmiyor. Bölgede Amerika Birleşik Devletleri’nin yılmaz bir müttefiki olmaya izin veren “ikircikliliğin” sürdürülmesine devam etmeye de hizmet etmiyor.

Biri gitti, diğeri de yolda mı?

Immanuel WALLERSTEIN / Çeviri: Özgür Sevgi Göral

Özgür Gündem

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Suudi Arabistan /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.