ABD Emperyalizmi ve Arap Devrimci Süreci: Bir Hatırlatma – Foti Benlisoy-Aykut Kılıç

Sol Defter - 27 Şubat 2012 - Dünya / Teorik Tartışmalar

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

ABD Emperyalizmi ve

Arap Devrimci Süreci: Bir Hatırlatma –

Foti Benlisoy-Aykut Kılıç

Arap devrimci sürecinin açığa çıkardığı kitlesel direniş enerjisinin emperyalist müdahale ve manipülasyonlarla soğurulmaya, çarpıtılmaya ya da bastırılmaya çalışıldığı aşikâr. Bu durum, solda bu sürece emperyalist dahlin kapsamı ve niteliğine ilişkin ciddi bir kafa karışıklığına neden oluyor. Arap ayaklanmalarını daha baştan bir emperyalist kumpasın meyvesi olarak değerlendiren ya da sürecin ABD’nin neredeyse mutlak anlamda kontrolünde geliştiğini savunan ya da ABD’nin ayaklanmaların sonuçlarından büyük ölçüde fayda sağladığını vurgulayan yazılara ya da beyanatlara sıkça rastlanıyor. Bu yorumlar süreci başlatmaktaki etkisi ne olursa olsun (yani süreç daha baştan bir emperyalist tezgâhın ürünü olsun ya da olmasın) ABD’yi Arap ayaklanmalarından en kazançlı çıkan aktör olarak sergilemekte ortaklaşıyor. Buna göre ABD, bu devasa kitle hareketleri neticesinde bölgedeki denetim ve gücünü pekiştirmiş durumda. Hal böyle olunca Tunus ve Mısır devrimlerinin tetiklediği sürecin bakiyesi olumsuz olarak görülüyor elbette.

Yani Buazzizi’nin fitilini yaktığı süreç, dünya ölçeğindeki güçler dengesinde ezilenler lehine bir kırılma olmaktan ziyade emperyal kontrol ve hakimiyetin pekişmesi olarak değerlendirilmiş oluyor. Bir önceki cümlede anılan iki farklı değerlendirme, uluslararası düzeyde devrimci hareketin ve toplumsal mücadelelerin önündeki görevler ve daha önemlisi olanaklar açısından çok farklı iki kestirimi ima ediyor.  Hal böyle olunca ABD’nin Fez’dan Kâbil’e geniş bir coğrafyada bir küresel hegemon güç olarak aktüel etki ve denetim kabiliyetini tartışmak ve son bir yıldaki gelişmeler ışığında bu kabiliyette ne gibi değişimler yaşandığını değerlendirmek kritik bir husus halini alıyor.

Lafı fazla dolandırmadan ve kestirmeden ifade etmek gerekirse, bugün karşımızda 1990’lar ve sonrasındaki “tek kutuplu moment”in Amerikası yok. ABD giderek daha fazla “çok taraflı” hareket etmeye ve yükselen güçleri hesaba katmaya zorlanıyor, hareket kabiliyeti daralıyor. Ancak gücünde bir gerileme yaşansa da onun konumuna meydan okumaya hazır bir kuvvet meydanda olmadığından ABD, küresel hegemon güç olma konumunu sürdürüyor. ABD siyasi ve iktisadi olarak gerileme halindeyse de ekonomik ve finansal piyasasının genişliği ve bütünleşik karakteri, doların gücü ve her şeyden öte muazzam askeri-siyasi kapasitesi dolayısıyla uluslararası sistemdeki yerini muhafaza ediyor. Mevcut durumda iki önemli dinamiğin kesiştiğinden bahsedilebilir: Birincisi, içerisinde geçmekte olduğumuz küresel ekonomik kriz kapitalizmin konjonktürel bir krizi değil, uzun vadeli tarihsel değişikliklere neden olacak yapısal bir kriz. Bu ilk dinamik, uluslararası egemenlik ilişkileri bağlamında bir süredir gözlemlenen hegemonya kriziyle kesişiyor. Bu hegemonya krizi, yani bir küresel hegemon güç olarak ABD’nin gerileyişi, ancak başka ülkenin bu boşluğu dolduracak konumda olmayışı uluslararası sistemi ciddi belirsizliklere sürüklüyor. Bu belirsiz durum, emperyalizmin müdahale kapasitesinde toplumsal mücadeleler açısından değerlendirilebilecek bir göreli zaafa yol açıyor. ABD’nin bir önceki on yıla kıyasla dünya ölçeğinde zayıflayan müdahale kapasitesi, bir yandan bölgede ülkelerarası hegemonya mücadelelerinde hiyerarşik sınırları zorlayan sürtüşmelere daha fazla imkân tanırken, öte yandan emperyal hegemonyanın son kertede en önemli teminatı olan askeri güç kullanma tehdidini bir istisnadan ziyade sürekli gündemde olan bir ihtimale dönüştürüyor. Bu noktada kısa bir özet faydalı olacaktır.

1989’da Noriega rejimine karşı gerçekleşen Panama müdahalesi ve özellikle de 1991 yılındaki Körfez Savaşı ile birlikte ABD, “Vietnam sendromunun” (1) üstesinden geldiği yeni bir emperyal yayılma devresine girdi. 1991’deki savaşla ABD, önemli iki stratejik hedefini gerçekleştirmiş oluyordu: Bir yandan dünya petrol rezervlerinin 2/3’sinin mevcut olduğu bir bölgeye yeniden yerleşmiş oluyor ve böylece de Soğuk Savaş sonrası muhtemel rakipleri karşısında ciddi bir avantaj elde ediyordu. Diğer yandan da, ABD ordusunun ezici üstünlüğü, “dosta düşmana” gösterilmiş oluyordu. NATO’nun Doğu Avrupa’ya doğru genişlemesi ve özellikle de Bosna ve Kosova müdahaleleri, daha önce Moskova’nın denetimindeki bölgelere Amerikan güçlerinin yerleşmesini sağladı. 11 Eylül sonrasında ise ABD askeri makinesinin gücü Afganistan’da bir testi daha başarıyla geçiyor ve üstelik Orta Asya’ya (Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan) ve Kafkasya’ya (özellikle Gürcistan) yayılma imkânı elde ediyordu. Bilindiği gibi sonra Irak’ın işgali geldi. Kısacası, Soğuk Savaş’ın nihayete ermesinin ardından ABD’nin  küresel düzeyde tek “süper güç” haline gelmesiyle oluşan bir “tek kutupluluk momenti” yaşandı. Hele hele 11 Eylül sonrasında bölgede ABD’nin kadir-i mutlak göründüğü bir dönem yaşandı.

11 Eylül saldırılarından on yıl sonra, bu kadir-i mutlak emperyal müdahaleciliğin ciddi ölçüde gerilemiş olduğunu söylemek mümkün. ABD’nin öncülüğündeki emperyalist güçler açısından bir “gövde gösterisi” olan Irak işgalinden bu yana bölgedeki emperyal müdahalelerin sonuçlarının büyük ölçüde başarısız olduğu aşikâr. Irak’ta Şiilerin gücünün kırılamaması, Hamas’ın seçim başarısı ve Gazze sınırlarını aşan meşruiyeti, 2006’daki İsrail saldırısının ardından Hizbullah’ın giderek artan prestiji ve İran’ın bölgedeki Şii topluluklar üzerindeki nüfuzunun artması bu başarısızlığın en önemli sonuçları. Bu tabloya son olarak Mavi Marmara saldırısından bu yana süren İsrail-Türkiye gerginliğini de eklemek gerekiyor. Sonuç olarak Arap ülkelerindeki halk ayaklanmaları ABD’nin emperyal projesinin siyasal düzlemde büyük ölçüde işlevsiz kaldığı ve kapitalist krizin özellikle merkez ülkeleri kasıp kavurduğu bir siyasal bağlamda patlak verdi. Tunus ve Mısır’daki gelişmeler o kadar süratliydi ki ABD açısından bütünlüklü bir stratejinin oluşturulup hayata geçirilmesi mümkün olmadı. Obama yönetimi bu süre zarfında aksiyoner olmaktan ziyade reaksiyoner konumdaydı ve yapabileceği tek şey Mübarek’e artık sahip çıkılamayacağını gördüğü andan itibaren ondan sonrasını kontrol altına alabilecek adımlar atmaktı.

“Liberal” emperyalizmin açmazı

ABD’nin bölgedeki ayaklanmalar karşısındaki ilk refleksi, otoriter rejimler karşısında demokratik ve “şiddetsiz” bir reform sürecini savunmak oldu. Tıpkı Tunus ve Mısır’da olduğu gibi bugünün isyancılarının yarının yönetici sınıfı olacağı varsayımına dayalı bu tür bir “liberal” emperyalist stratejinin temel hedefi, devrimi soğuracak kontrollü bir “demokrasiye geçiş” sürecinin ardından ABD’nin bölgesel çıkarlarını savunmaya devam edecek yeni siyasal aktörlerin yaratılması. Aslında Arap ayaklanmaları ABD’nin bölgedeki partnerlerinin toplumsal tabanlarının ne ölçüde daralmış olduğunu ortaya koydu. Dolayısıyla ABD açısından Mağrip ve Maşrık’ın hızla değişen dengelerinde yeni siyasal dayanaklar bulmak acil bir ihtiyaç halini aldı, alıyor. Bu anlamda özellikle İslamcı siyasal güçler; Tunus’da Nahda, Mısır’da ise Müslüman Kardeşler önümüzdeki dönemde ABD ve diğer emperyalist güçlerin uzlaşı arayacağı partiler olarak seçimle iktidara gelmiş bulunuyor. Fakat her siyasal strateji gibi bu siyasal yönelimin de tamamen pürüzsüz bir şekilde hayata geçirilebildiğini söyleyebilmek mümkün değil.

Bu noktadaki en büyük engel hiç şüphesiz henüz tamamen pes etmeyen halk ayaklanmalarının basıncı ve hatta, Mısır örneğinde çok açık bir biçimde görüldüğü üzere, devrimi çalma girişimleri karşısında biriken öfkenin son derece güçlü ve beklenmedik patlamalar halinde açığa çıkmasıdır.  Diğer yandan örneğin gene Mısır’da Müslüman Kardeşler’in ABD’ye Mübarek ya da Mısır ordusu düzeyinde itaatkâr olup olmayacağını ancak süreç içerisinde göreceğiz. Yani söz konusu işbirliği ya da ittifak, gerilimleri ve çelişkileri de ihtiva ediyor. Dahası ABD’nin ülkedeki iki payandası Yüksek Askeri Konsey ile Müslüman Kardeşler arasındaki ilişkiler de pürüzsüz değil. Dolayısıyla liberal sıfatlı emperyalizmin yeni ittifaklar arayışı, bölgede yaşananları baştan itibaren ABD’nin ılımlı İslam’ı iktidara taşıma planı olarak tanımlayanların zannettiğinin aksine, sorun ve ihtilaflardan azade bir “başarı öyküsü” değil.

Ayaklanmaların İsrail’in güvenliği, petrolün küresel paylaşımı ve ABD karşıtlığının dizginlenmesi açısından Mübarek rejiminden sonra diğer kilit coğrafi bölge olan Körfez ülkeleri (özellikle Bahreyn, Yemen ve Suudi Arabistan’ın doğu kesimi) ile Avrupa Birliği için vazgeçilemez bir finansal vaha olan Libya’ya sıçraması, söz konusu stratejinin giderek bir önceki dönemde Afganistan ve Irak’taki gibi doğrudan güç kullanımını içerecek şekilde askerileşmesini de beraberinde getirdi. Ayaklanmanın uluslararasılaşması ihtimali karşısında ABD’nin ikili bir tercihinden söz edebilmek mümkün. İlki Suudi Arabistan’ın Bahreyn müdahalesinde olduğu gibi eski otoriter rejimi sonuna kadar desteklemek ya da Libya’da örneğinde görüldüğü üzere halk hareketini kendisine yedeklemeye çalışarak “görece” reformist, fakat son derece sağ kanat ve piyasacı güçleri NATO’nun askeri desteğiyle iktidara getirmek.

Özetle, bu stratejiye ilişkin “liberal” sıfatının askeri müdahalelerden tamamen arınmış bir emperyal ikna diplomasisi anlamına gelmediğini belirtmek gerekiyor. Giderek derinleşen küresel kapitalist kriz ve ABD emperyalizminin bir önceki dönemde bölgede yürüttüğü emperyal siyasetin bakiyesi düşünüldüğünde böyle bir diplomasinin pek de işlevli olamayacağını görmek çok da zor değil. Obama yönetimi 2009’un sonundan itibaren Irak ve Afganistan işgalleriyle birlikte giderek daha da sağa savrulan reaksiyoner bir emperyal stratejiden ziyade, “aşırı” güç kullanımını tercih etmeyen ve yerel işbirliklerine dayalı Beyaz Saray’ın geleneksel emperyal stratejisine rücu edeceğinin sinyallerini vermekteydi. Özellikle Irak işgalinin sona erdirilmesi ve İsrail’e yönelik “iki devletli çözüm” baskısı bunun en kayda değer işaretleri olarak değerlendirilebilir.

Libya’ya müdahale örneği

Bu noktada Libya’daki halk ayaklanmasının NATO müdahalesi marifetiyle askerileştirilmesinin, gerek bölgede ayaklanmalara katılan çeşitli gruplar, gerekse de emperyalist güçler açısından bir dönüm noktası olduğu söylenebilir.  Ancak Libya örneğinde  vurgulanması özellikle gereken bir husus, şu anda Suriye konusunda son derece kritik bir rol oynamakta olan Arap Birliği, daha doğrusu birliğin içindeki tek karar merci olan Körfez İşbirliği Konseyi’nin müdahalesidir. Bu noktada tamamı petrol üreticisi altı körfez ülkesinden (Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Umman ve Bahreyn) oluşan Körfez İşbirliği Konseyi hakkında kısa bir parantez açarak devam etmekte fayda var. İran-Irak Savaşı’nın başladığı 1980 yılında aslolarak ABD’nin 1973’teki petrol krizinin ardından bölgede edindiği hegemonik konumu güvence altına almak için oluşturulmuş Konsey’i bir ekonomik işbirliği ve askeri güvenlik şemsiyesi olarak tanımlayabilmek mümkün. Kuruluşundan bu yana bölgenin kapitalist entegrasyonu açısından son derece önemli bir rol oynayan petrol zengini bu ülkelerin, özellikle ABD’nin 1991’deki Irak saldırısından bu yana doğrudan ABD ordusuna bağlı CENTCOM güçleri aracılığıyla emperyalizmin bölgedeki askeri üslerine dönüştürüldüğünü söylemek pek de abartılı olmaz. Başta Irak ve Afganistan işgallerinde kilit bir rol üstlenen Katar’daki üs olmak üzere 100 binden fazla ABD askeri bu ülkelerde konuşlanmış durumda. Körfez ülkelerini emperyalist güçler açısından vazgeçilmez kılan diğer unsur ise tabi ki petrolün kontrolü aracılığıyla yaratılan devasa sermaye birikiminin bu ülkeleri önemli küresel yatırımcılar haline getirmiş olması. 2008 krizinin ardından inşaat sektörüne yaptığı yatırımlar ve kayıt dışı sıcak para girişi iddialarıyla Türkiye’de de çok fazla bahsi geçen Körfez sermayesinin derin bir borç kriziyle karşı karşıya olan AB burjuvazisi açısından son derece önemli hale geldiğini Libya müdahalesinde açıkça görebilmek mümkün.

Petrolün yanı sıra dış borcu olmaması, sürekli olarak fazla veren bütçesi ve kalabalık olmayan nüfusu, Libya’yı emperyalist ülkeler açısından önemli kılan diğer özellikler. Fakat Libya müdahalesini ABD’den ziyade Körfez ülkeleri ile başta Fransa ve İtalya olmak üzere AB açısından daha da vazgeçilemez kılan yaklaşık 70 milyar dolar tutarındaki ‘Ulusal Varlık Fonları’dır (Sovereign Wealth Funds). Yüksek döviz rezervine sahip ülkelerin klasik yatırım araçları dışında tahvil, bono, hisse senedi ve gayrımenkul gibi nispeten riskli alanlara yatırım yapma amacıyla oluşturdukları bu fonları en fazla petrol zengini ülkeler kullanıyor. Özellikle 2006’dan bu yana Afrika ve AB içinde önemli yatırımlar yapan Libya’da (örneğin İtalyan UniCredit’in %3’üne sahiptir) yaşanabilecek kontrolsüz bir rejim değişikliği kriz ortamında ciddi miktarda sıcak paranın AB ülkelerini terk etmesine ve Libya’nın Körfez ülkelerinin çok fazla önem verdiği ve sekreteryası IMF tarafından yürütülen Ulusal Varlık Fonları Çalışma Grubu’ndan ayrılmasına neden olabilirdi. Bu anlamda yeni rejimin Kaddafi’nin yakın ilişkiler tesis ettiği Sahra altı Afrika ülkeleriyle IMF’den “bağımsız” yeni bir ittifak oluşturma ihtimali de Batılı emperyalist güçler açısından kaygı vericiydi. Son olarak, Kaddafi’nin 2003’te Tony Blair’la yaptığı ‘çöl görüşmesi’nin ardından Batılı petrol şirketleriyle bağlarını daha da güçlendiren Libya’daki “yeni” rejimin Kaddafi döneminde imzalanan antlaşmaları iptal etme ihtimali diğer kaygı verici unsurdu.

Bu noktada ABD’nin, Körfez ülkeleriyle başta Fransa olmak üzere AB’den gelen tepkilere eskisine kıyasla hayli duyarlı olduğunu görebilmek mümkün. En uysal müttefiği İngiltere’nin bile Irak’taki varlığına tahammül edemeyen ABD’nin bu “müsamahalı” tavrının nedeni, bir yandan azalan müdahale gücü nedeniyle farklı aktörlerin daha fazla manevra alanı bulması, öte yandan da kapitalist krizin merkez ülkeleri petrol zengini Körfez ülkelerine daha da bağımlı kılması.

Libya müdahalesi Arap ayaklanmaların kontrol edebilmenin, bu kitle hareketlerinin yarattığı alt üst oluşların denetim altına alınabilmesi açısından emperyalist merkezlerin inisiyatif kazandığının göstergesi oldu. Elbette bu hususta da abartılı sonuçlara varmamak gerekiyor. Arap devrimci süreci bölgedeki emperyalist statükoyu öyle bir sarstı ki bu zelzelenin ardından durumu yeniden ve büyük ölçüde kontrol altına alabilmek, bir denge oluşturabilmek öyle göründüğü kadar kolay değil. Kaddafi devrildikten sonra emperyalizmin bütünüyle denetimi altında olduğunu söylemek abartı olacaktır. Kaddafi sonrasına dair net bir görünüm henüz ortaya çıkmış değil ve Libya’da Mısır’daki gibi “düzeni sağlayacak” bir ordunun olmaması, emperyalistler açısından ülkenin denetimini zorlaştırıyor. Ulusal Konsey’de ne kadar güçlü olunursa olunsun ülkede çok sayıdaki bölgesel silahlı gücü kontrol altında tutmak mümkün değil. Dolayısıyla Libya’daki gelişmelerin ne yönde seyredeceğini şimdiden kestirebilmek pek kolay bir iş değil.

Bu durumun en iyi örneği geçtiğimiz Ocak ayında iki binden fazla göstericinin Ulusal Geçiş Konseyi’nin Bingazi’deki ofisini bastığı ve konsey başkanı Mustafa Abdül Celil’in halka seslenmesini engelledikleri gösteridir. Gösterinin ardından yeni seçim yasasının açıklanacağı toplantı mecburen Trablus’a alındı ve Konsey’in iki numaralı ismi, Kaddafi’nin eski bakanlarından Abdül Hafız Goga istifa etmek zorunda kaldı. Kadınlara mecliste %10 kota öngören, aday olabilmek için “profesyonel” vasıflara sahip olma zorunluluğu getiren, sabıkalı vatandaşlara aday olma hakkı tanımayan, birçoğu eski rejm tarafından zorla sürgün edilen ve ayaklanmaya katılmak için ülkeye dönen çifte vatandaşların da aday olmasını yasaklayan yeni seçim yasası büyük tepki çekmiş durumda. Ayaklanmayı gerçekleştiren kitleleri siyaset arenasından saf dışı etmeyi hedefleyen yeni seçim yasası, Ulusal Geçiş Konseyi’nin yaratmaya çalıştığı yeni patronaj sisteminin en iyi ifadesi. Libya’daki konseyi zorlayacak diğer önemli gelişme ise isyancıların güneyden Trablus’a girmelerinde büyük rol oynayan Berberilerin geçiş hükümetinden dışlanmış olması. Bütün bu gelişmeler önümüzdeki günlerde yeni rejimden dışlanan kesimlerin güçleneceğini ve daha gür bir sesle muhalefet edeceklerini gösteriyor.

Sonuç yerine

Arap devrimci süreci içerisinde emperyalizm lehine en önemli kırılma olan Libya örneğine detaylı bir şekilde yer vermemizin birkaç önemli nedeni var. İlki, Libya’daki emperyalist müdahalenin farklı aktörler arasındaki ihtilaflı bir uzlaşının sonucu olduğunu vurgulamak. Dolayısıyla Libya müdahalesine basitçe ve hızla “made in USA” damgasını yapıştırmamaya dikkat etmek ya da en azından ABD’nin ortaya çıkan ürün üzerinde tekel gücü olmadığını vurgulamak önemli. Yani 11 Eylül’ün ardından kadir-i mutlak olarak görülen ABD’nin küresel bir hegemon olarak göreli gerileyişine işaret etmek ve AB ve Körfez ülkeleri gibi farklı aktörlerin de devreye girdiği yeni dengelerin eskisine nazaran çok daha akışkan ve belirsiz olduğunu sergileyebilmek.

Diğeri ise Suriye’yle ilgili güncel tartışmalarla alakalı. Şimdiden Suriye’yle ilgili yapılan birçok yorum ülkedeki halk hareketini emperyalist müdahale çağrısı yapan Suriye Ulusal Konseyi’yle eşitliyor. Hatta daha da ileri giden bazı yazarlar her Sünni’yi Müslüman Kardeşler ve emperyalizm yanlısı; her Nusayri’yi de Esad destekçisi olarak göstererek son derece oryantalist ve mezhepçi bir bakış açısını yeniden üretmekte beis görmüyor. Fakat Suriye’deki halk hareketinin Müslüman Kardeşler ve Ulusal Konsey dışında farklı dini ve etnik kimliklere sahip kesimlerden oluşan çoğulcu bir karakteri olmakla birlikte komiteler şeklinde örgütlenen federatif bir yapısı var. Özetle tek bir siyasi merkezden yönlendirilen bir hareket söz konusu değil. Zaten bir ayaklanma için bu tür bir merkeziyetçilikten bahsedebilmek zordur.

Öte yandan, Suriye’nin sürekli olarak Libya örneğiyle özdeşleştirildiğini düşünürsek Kaddafi’nin otoriter ve neoliberal politikalarını sürdürmeye kararlı Libya’daki yeni hükümet, ayaklanmaya katılan geniş kitleler nezdinde şimdiden desteğini azımsanmaması gereken ölçüde yitirmiş görünüyor. Tunus ve Mısır’daki gibi kitlelerin enerjisini soğurabilen, en azından oy verme anlamında evrensel ve “demokratik” mekanizmaların yokluğu da düşünüldüğünde, muhalefetin güçlenme ihtimali söz konusu. Aslında Libya’daki yeni hükümetin bu denli fütursuz olabilmesinin nedeni de halk hareketinin emperyalist müdahale tarafından yozlaştırılmış olması. Uluslararası düzeyde devrimci hareketin ve toplumsal mücadelelerin Libya örneğinden çıkarması gereken ders son derece açık görünüyor: Emperyalist müdahaleye karşı çıkarken Esad rejiminin bir an evvel yıkılabilmesi için Suriye’deki halk hareketini ama’sız, fakat’sız desteklemek, bunu yaparken de kendi ittifaklarını kurabilme becerisini göstermek. Elbette Baas diktatörlüğünün antiemperyalist bir karakteri olmadığı, olamayacağı hususunda anlaşıyorsak. Netice itibariyle, ABD emperyalizmine kendisinde olmayan güçleri atfeder, bölgede yaşanan gelişmeleri ABD’nin askeri müdahale vesilesine indirger ve Türkiye dahil bölgesel aktörlerin inisiyatif kabiliyetlerini bütünüyle gözardı edersek emperyalizme karşı gerçekçi bir mücadele hattı örebilmekten iyice uzaklaşmış oluruz.

1. [1]ABD’nin Vietnam savaşındaki yenilgisi, birbirini tamamlayan üç faktörün etkisiyle meydana gelmişti. Bunlar, Vietnam’daki silahlı direniş, hem Amerika’da hem de dünyanın belli başlı çoğu ülkesinde savaşa karşı oluşan toplumsal muhalefet ve bizzat Amerikan ordusu içerisindeki huzursuzluk ya da sessiz direnişti. Bu üç etmenin bileşimi, ABD savaş aygıtını işlemez kılmakta başarılı olmuştu. İşte Vietnam sendromu da, daha çok bu son iki etmeni ifade eden bir kavram. Bu anlamda “Vietnam sendromu”, ABD askeri gücünü 1973’ten 1989 Panama müdahalesine kadar neredeyse 15 yıl paralize eden belki de en önemli faktördü. Uzun süreli bir emperyal askeri maceranın ABD toplumunda yaratacağı huzursuzluk, açığa çıkarabileceği toplumsal muhalefet ve dünyada da bir hegemon güç olarak ABD’nin meşruiyetini sarsma ihtimali, Amerika’nın askeri müdahale gücünü önemli ölçüde kısmaktaydı.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Arap Devrimleri /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.