Tarih yenilmiş, çarpıtılmış ve ihanete uğramış devrim örnekleriyle dolu

- 22 Nisan 2012 - Dünya / Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Foti Benlisoy’un Birgün’e verdiği söyleşinin Suriye ve Arap Baharı ile ilgili kısmının tamamını  yayınlıyoruz. Söyleşiyi Ali Şimşek gerçekleştirmişti.

***

Suriye’ye müdahale kapıdayken siz oradaki dinamikleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suriye’de müdahale gerçekten ‘kapıda’ mı açıkçası emin değilim. Ayaklanma başladığından beri bir yılı aşkın zaman geçti. Hatırlarsanız Libya’da halk hareketi şubat ayında patlak vermiş, ayaklanma hızla militarize olarak bir iç savaşa dönüşmüş ve bir, bir buçuk ay içerisinde NATO önderliğindeki bir askeri müdahale söz konusu olmuştu. Suriye örneğinde benzer bir durumla karşı karşıya kalmadık. Yani rejim değişikliğinin önünü açan hızlı ve kati bir uluslararası askeri müdahale söz konusu olmadı.  Sanılanın aksine, başta ABD olmak üzere emperyalist güçler Suriye’ye dönük bir askeri saldırı başlatma konusunda kesin bir kararlılık içerisinde değiller. Fransa gibi Libya’ya müdahale hususunda öncülük etmiş ülkeler dahi Suriye hususunda daha mütereddit bir yaklaşım içerisindeler. Bunun başlıca nedeni de Suriye’de Beşar Esad sonrasında hangi siyasal aktörlerin belirleyici olacağına dair ciddi bir belirsizliğin söz konusu olması. Suriye’nin bölgedeki kritik konumu nedeniyle uluslararası müdahale gerçekleştiğinde söz konusu olabilecek ve ülke sınırlarını da aşma potansiyeli taşıyan çatışma ortamı ve bunun yaratacağı kaos, emperyal merkezleri daha sakınımlı olmaya sevkediyor. Bu güçler Esad rejiminin çözülmesini elbette istiyor. Ancak bunun, son dönemde bu çevrelerde sıkça kullanılan tabirle, ‘kontrollü’ bir geçiş olması arzu ediliyor. Batılı güçler, Baas rejiminin hızla ve esas itibariyle içerideki halk hareketinin basıncıyla çözülmesinden ziyade, gerek rejimi gerekse Suriye toplumunu yıpratacak ve yoracak uzatmalı bir çatışma sürecinin yaşanmasını tercih ediyor gibi. Hedeflenen, Esad rejiminin tedrici bir biçimde zayıflatılması ve bu süreçte Esad sonrası süreci emperyal çıkarlara uyarlı bir biçimde idare edecek bir ‘muhalefetin’ biçimlendirilmesi. Uzun süreli bir çatışma ortamının Esad rejimini paralize edeceği, halk hareketiniyse emperyal ve bölgesel aktörlere bağımlı kılacağı hesabı yapılıyor. Belki de ancak böylesi bir çatışma sürecinin ardından ‘insani’ kisveli bir uluslararası müdahale gündeme gelecek.

Suriye hususunda emperyalist merkezlerden ziyade Katar, Suudi Krallığı ya da Türkiye gibi bölgesel aktörlerin daha ‘şahin’ bir pozisyon aldıklarını görüyoruz. Küresel hegemon güç olarak ABD ile onunla stratejik işbirliği içerisindeki bölgesel aktörler arasındaki ilişkiyi basit bir ‘taşeronluk’ ilişkisi olarak değerlendirmemek gerek. Bu bölgede yerel aktörlerin hareket sahası azalmış değil, artmış durumda. 2000’lerin başında bölgede söz konusu olan mutlak ABD egemenliği söz konusu değil bugün. Bunda ABD’nin askeri stratejisini Çin’i çevrelemeye dönük olarak Asya-Pasifik merkezli bir dönüşüme tabi tutmasının da payı var elbet. Dolayısıyla bölgesel aktörler, elbette ABD’nin destek ve onayını alarak kendi çıkarlarını maksimize etmeye dönük inisiyatifler geliştiriyorlar. Bu bağlamda da hepsi kendine has jeostratejik mülahazalarla Suriye’de daha keskin bir pozisyon almış durumdalar. Ancak unutmayalım ki bu ülkelerin, muhalefetin silahlandırılması ya da Suriye Ulusal Konseyi’nin Suriye halkının ‘tek’ meşru temsilcisi sayılması şeklindeki önerileri dahi ne Arap Birliği zirvesinde ne Suriye’nin Dostları konferansında kabul gördü.

Dolayısıyla Suriye’ye bir uluslararası müdahalenin ‘kapıda’ olup olmadığı hususunda emin olabilmek mümkün değil. Elbette Annan planı sürecinin hemen yakın gelecekte nasıl işleyeceğini görmek ve ardından da Nisan sonunda Paris’te gerçekleştirilecek üçüncü Suriye’nin Dostları toplantısını beklemek gerek. Kesin olan tek şey, eğer bir müdahale söz konusu olursa bunun sınırlı bir karakteri olacağı ve esas itibariyle Türkiye üzerinden bir tampon bölge ya da güvenlik alanı oluşturulması şeklinde gelişeceği. Kısa vadede bir emperyalist müdahalenin ufukta olmayışı bizi yanıltmasın: Türkiye’nin şu ya da bu bahaneyle (göçmen akını, ‘terör saldırıları’) bir tampon bölge oluşturma ihtimalini bir an bile aklımızdan çıkarmamalıyız. Böyle bir girişimin hedefi ve olası sonucu, Suriye’deki ayaklanmanın desteklenmesinden ziyade Kürt hareketinin Suriye’deki gelişimini durdurmak, Esad sonrasında ülkedeki gelişmeleri kontrol ederek Kürt taleplerinin gerçekleşmesini mümkün mertebe kısıtlamak olacaktır. Kürt meselesini bu tip bölgesel yayılma yoluyla ‘dışarıdan’ ve Kürtlere rağmen ‘çözme’ girişimlerine karşı uyanık olmamız gerekiyor. Bunu yapmanın yolu ise Suriye’deki ayaklanmayı basitçe bir emperyalist manipülasyon, bir İslamcı-terörist kumpas olarak gösteren ve hiç de inandırıcı olmayan Baas propagandasını yeniden üretmek değil elbette. Suriye’deki ayaklanmaya ve onun meşru taleplerine sahip çıkmak; ancak başta Türkiye olmak üzere emperyal ve bölgesel aktörlerin bu ayaklanmayı yolundan saptırma ve yozlaştırma girişimlerine karşı da açık tutum almak gerekiyor.

Esad sonrası bir yapı nasıl olacaktır, özellikle de İran için…

Bu bütünüyle Esad rejiminin nasıl çözüleceğiyle alakalı ve kestirilmesi güç bir mesele. Esad rejimi halk hareketinin basıncı altında tavizler verir ya da çökerse daha demokratik ve Suriye halkının demokratik ve sosyal taleplerine daha uygun bir durumla karşı karşıya kalabiliriz. Maalesef zaman ilerledikçe bu ihtimal zayıflıyor. Meşru bir halk ayaklanmasının bölgesel ve emperyal aktörlerin çeşitli biçimlerde müdahil olduğu jeostratejik bir kapışmaya dönme sürecine şahit oluyoruz. Bu da Suriye’yi bölgesel bir çatışmanın arenası haline getirmiş durumda. Bu tablonun üretebileceği en olumsuz senaryo ülkenin Lübnan iç savaşı misali, mezhebi temeldeki silahlı güçlerin farklı yabancı güçlerin sponsorluğunda birbiriyle çatıştığı bir hale sürüklenmesi. Herhangi bir uluslararası müdahale ihtimali, ülke içi ihtilafı tam manasıyla uluslararasılaştırarak ‘Lübnanlaşma’ dediğim tehdidi artıracak bir gelişme olacaktır. Daha önce de söylediğim gibi, emperyal merkezler halk hareketini kendi çıkarlarına yedekleyecekleri, böylece aşağıdan gelişen ayaklanma sürecini yozlaştıracakları ‘düzenli’ ve kendi kontrollerindeki bir geçiş sürecini tercih edeceklerdir. Esad rejiminin çözülmesi, hatta zayıflaması İran’ın bölgedeki pozisyonunu zayıflatacak bir gelişme elbette. İran  paradoksal biçimde 11 Eylül sonrasında ABD’nin Afganistan ve özellikle de Irak işgallerinden en çok istifade eden ülkeydi ve bu süreçte bölgesel bir güç olarak temayüz etti. Suriye’nin ‘düşmesi’ elbette onun bu konumunu olumsuz etkileyen bir faktör olacaktır. Yani Esad rejiminin çözülmesinden en çok etkilenecek ve dolayısıyla da rejimin arkasında sonuna kadar durabilecek tek ülke İran. Ancak İran denklemini sadece Suriye üzerinden tartışamayız. İran’ın bölgedeki pozisyonunun ne yöne evrileceğini tartışmak için Bahreyn’deki halk hareketinin yeniden şekillenişini, Suudi Krallığı’nda siyasal-sosyal istikrarın devam edip etmeyeceğini ve Irak’ın ABD işgali sonrasında ne yönde şekilleneceği gibi çok sayıda başka parametreyi de hesaba katmak gerekir.

Suriye muhalefetinin yapısını biliyor muyuz? Bu bir orta sınıfın demokrasi talebi midir?

Açıkçası ben bu ‘orta sınıf ayaklanmaları’ diskurunu genel olarak bir hayli problemli buluyorum. Suriye özelindeyse halk hareketinin belirgin bir plebyen karakterinin olduğunu söylemek mümkün. Özellikle Beşar’ın iktidara geldiği 2000 yılından itibaren uygulamaya sokulan ve bir önceki dönemin ‘karma’ denebilecek ekonomik uygulamalarında ciddi değişime yol açan piyasacı reformlar, rejimin geleneksel toplumsal tabanını bir hayli daralttı. Sosyal refah uygulamalarının zayıflaması, kırsal alanlardan kentlere göç akını ve işsizlik patlayıcı bir toplumsal alaşım yaratmıştı zaten. Türkiye ve Körfez ülkeleri bu piyasa reformlarının gerçekleştirilmesinden önemli rol oynadılar. Devlet öncülüğündeki kalkınmacı siyasetin 1990’lardan itibaren terkedilmesinin sonucu, artan bölgesel eşitsizlik ve gelir adaletsizliği, kamu sektörünün işlevsizleşmesi ve Esad ailesine bağlı yozlaşmış bir oligarşinin ülke ekonomisinde giderek ağırlık kazanması oldu.  Bu nedenle ayaklanma başladığında, Esad ailesinden olup ülkedeki birçok iktisadi girişimin ardında olan Rami Makhlouf gibi isimler gösterilerin neredeyse ana hedefiydi.

Muhalefetin görünen yüzü Suriye Ulusal Konseyi (SUK). Bu çok çeşitli siyasal akımların biraraya gelerek oluşturdukları heterojen bir yapı. Türkiye başta olmak üzere bir dizi uluslararası aktör SUK’u kendi çıkarları doğrultusunda etkilemeye ve belirlemeye çalışıyor elbette. Ancak ülkedeki halk hareketinin belirleyici gücü aslında SUK’u oluşturan ancak ülke içerisinde ciddi tabanı ve örgütsel yapısı bulunmayan (Müslüman Kardeşler de dahil olmak üzere) siyasal örgütlerden ziyade yerel komiteler. Bu komitelerin oluşturduğu Yerel Koordinasyon Komiteleri  gerek farklı etnik ve mezhepsel kökenden insanları seferber etmesi gerekse de demokratik ve seküler profiliyle önemli. Maalesef SUK önderliği baştan itibaren ayaklanmanın kaderini emperyalistlere ve Körfez monarşilerine teslim eden bir siyasal çizgiyi tercih etti. Ayaklanan ahalinin en temel ihtiyaçlarını karşılayacak bir çabayı sergilemezken enerjisini şu ya da bu biçimde bir uluslararası müdahaleyi mümkün kılacak diplomatik ayak oyunlarına harcadı. SUK içindeki Müslüman Kardeşler ve önemli bir bölümü emperyal siyasal konsensüse bağımlı profesyonel siyaset erbabı, halk hareketine kendi çıkarları uğruna kullandıkları bir araç, ellerinde diplomasi masasına sürecekleri bir koz muamelesi yapıyor. Ayaklanmanın kaderi konusunda ortaya koyabildikleri tek stratejinin dünyanın efendilerine hoş görünmek olması, SUK’u oluşturan güçlerin büyük bölümünün politik ufkunu ortaya koyuyor. Böylece meşru bir halk hareketi, emperyalistlerin ve Körfez monarşilerinin elinde bir aparata dönüştürülmeye çalışılıyor. Ülke içerisindeki halk hareketinin ana mecrası sayılabilecek Yerel Koordinasyon Komiteleri gibi oluşumların ise bu girişimlere karşı çıkacak, onları geçersizleştirecek etki ve yetenekte olmadığı görülüyor.

4.       Tunus’tan Mısır’a Arap Devrimleri dediğiniz süreçle ilgisi nedir…

Bölgesel bir devrimci süreçle, Tunus ve Mısır’daki devrimlerin tetiklediği bir halk ayaklanmaları dalgasıyla karşı karşıyayız. Uzun bir müddet boyunca bir dizi ülkede birikmiş siyasal ve sosyal basıncın infilak etmesiyle karşı karşıyayız. Suriye’de olanlar da bu sürecin bir parçası elbette. Ülkede protestoları başlatan şey de zaten bir grup çocuğun Dera kentinde duvarlara bu sürecin meşhur sloganı “halk rejimin yıkılmasını istiyor” yazmasının ardından gözaltına alınmalarının yarattığı tepkiydi.
Arap devrimleri kavramındaki devrim tanımını nasıl yapıyorsunuz?

Kabaca bir devrimi karakterize eden iki temel öğe var diyebiliriz: Hâkim toplumsal ve (veya) politik yapıların ani ve radikal bir biçimde yıkılması ve bu yıkımın da devasa popüler seferberlikle, geniş sıradan insan yığınlarının siyasal hayat ve siyasal mücadeleye ani, kitlesel ve aktif müdahalesi aracılığıyla gerçekleşmesi. Unutmayalım ki Lenin için bir devrim, yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin de eskisi gibi yönetilmek istemediği bir kriz zamanında geniş kitlelerin eyleme geçmesiyle gündeme gelir. Tunus ve Mısır örneklerinde (işçi sınıfının belirleyici rol oynadığı) devasa kitle seferberliklerin hâkim siyasal yapıları devirdiği bir durumla, yani evet politik devrimlerle karşı karşıyayız. Her iki ülkedeki devrimlerin tamamlanmamış olması, üstelik karşı devrimci güçlerce sınırlanmaya, bastırılmaya ve soğurulmaya çalışılması ve bunda belli başarılar elde etmiş olması, onların devrim adını hak etmediği anlamını taşımaz. Devrimi devrim yapan onun mutlu sona ulaşıp ulaşmaması değildir. Tarih yenilmiş, çarpıtılmış ve ihanete uğramış devrim örnekleriyle dolu.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Arap Devrimleri / Suriye /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.