Fransa: Siyaset sahnesindeki oyuncular değişti ama büyük sermayenin siyaseti değişmedi

Sol Defter- Haber - 16 Temmuz 2012 - Dünya / Teorik Tartışmalar

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Genel seçimlerin ikinci turundan sonra

Siyaset sahnesindeki oyuncular değişti ama büyük sermayenin siyaseti değişmedi

Radikal solcular ve Chevenement’in sol partisi (MRC) 577 sandalyeden 314’ünü kazandı. Sosyalist Parti ise 1981’den beri, ilk kez, mecliste çoğunluğu aldı (Sosyalist Parti, daha önce mecliste çoğunluğu sağladığında 491 sandalyeden 285’ini kazanmıştı). Bu sayıya Yeşiller’in 18, Sol Cephe’nin 10 milletvekilini eklemek gerekir.

Aylar önce solun senatoda çoğunluğu elde etmesinin ardından Hollande, Mitterand’ın dahi sahip olamadığı bir güç kazanmış oldu. Çoğunluk, başkanlıktan hükümete, senatodan millet meclisine kadar devletin tüm kurumlarında geçerli. Buna yerel meclisleri de eklemek gerek.

Bununla birlikte, seçimlerin aşırı abartılmasına rağmen, seçimle geçen bu hassas sürede, ne borsa çöktü ne de mali pazar paniğe kapıldı. Hatta Yunanistan’da aynı gün yapılan seçimler Fransa’daki seçimlerden daha fazla ilgi gördü.

Mitterand iktidara gelirken yaşanan panik havası neredeyse yoktu. Ancak şu da bir gerçek ki daha kısıtlı imkanlara sahip, az sayıda küçük ve orta burjuvazi, yeni hükümetin korkusuyla bavullarını banknotlarla doldurup İsviçre’ye doğru yola çıktı. Hükümetin içinde zamanında Komünist Parti’den olup bakanlık yapmış ve bu az sayıdaki burjuvaların zenginliklerine dokunabilecek olanlar da var. Zenginlere yüksek oranda faiz uygulayacağının sözünü veren Hollande’a sadece İngiltere’nin tutucu hükümeti destek veriyor. Daha önce Cameron, İngiliz vergi kanunlarının çekici taraflarından faydalananları davet ederek vergi kanunlarında değişiklik yapmıştı.

Sosyalistler, zenginleri endişelendirmiyor

Jospin’in hükümetin başında yer aldığı Mitterand döneminde, en aptal zenginleri bile mülk sahiplerine dokunulmayacağına inandırmak için yeterli zaman vardı ve bu zenginlerin hükümetten korkmaları için hiçbir sebep yoktu. Hatta belki bu hükümetle kazanacakları bile vardı. Çünkü sol hükümetin yoksullara kemer sıkma siyasetini yutturabilme imkanı vardı.

Mitterand’ın iktidara geldiğinde, büyük burjuvazi, sosyalist etiketi altında iktidara gelen siyasetçilere kutsal bir görev yükledi. Mitterand böyle bir etiket için çok yeniydi ve Cezayir’deki sömürge savaşı sırasında adalet bakanı olarak pis işlerde görev almış ve kendisi için sağlam bir bakanlık geçmişi hazırlamıştı.

Gerçekte, dönemin siyasetçileri burjuvaziyi kaygılandırmıyordu ancak bu siyasetçilerin bir kısmı, kendilerini iktidara taşıyanların baskısını hissedebilirlerdi. Çünkü Mitterrand’ın gerisinde, Komünist Parti ve onun fabrikalarda çalışan binlerce işçi militanı vardı ve bu militanların, işyerlerinde kendi yoldaşlarının baskısına olan duyarlılığı, “yoldaş bakanların” uzlaşmacı konuşmalarına olan duyarlılığından daha fazla olabilirdi.

Peki, bugün buna benzer bir durum var mı?

Basın tümüyle, 1958’den beri yapılan iki turlu seçimde rekor düzeye çıkan %48,7’lik seçime katılmama oranının üzerinde duruyor. Seçime katılımın düşük olmasının önemi, elbette, iktidara gelenlerin, kitleler gözünde çok az bir coşku yaratabildiğini gösteriyor. Ancak seçime katılımın düşük kalması, burjuvazi için herhangi bir sorun teşkil etmiyor. Amerikan emperyalizminin “büyük demokrasisi”  %40’lık seçime katılmama oranı ile (hatta bazen %40’tan da fazla) dönüyor.

Seçime katılmama oranının artışı başlangıçta yorumcuları düşündürdü. Yorumcular, genellikle seçimlerdeki demokrasi duygusunun azaldığı sonucunu çıkarıyorlar. Kuşkusuz, aklıselim olan parlamenter demokrasinin çekiciliklerine kanmıyor!

Ancak seçime katılımın azalması, burjuvazi için güven verici: Daha az sosyalist daha az coşku yaratır, burjuvaziyi kaygılandıran tepki daha az olur.

Fransız Komünist Partisi ve Sol Cephe eziliyor

Birinci turdan çıkanlar, ikinci turda da vurgulandı. Oy verme biçimi, “sol” ve “sağ” şeklinde iki kutuplu bir yarışı destekledi. Sosyalist Parti, Komünist Parti’yi ezmeye devam ediyor. “Sol Cephe” etiketi ve Komünist Parti’nin Melenchon’un (Kendisine komünist demeyen ancak seçimde Komünist Parti tarafından desteklenen cumhurbaşkanı adayı) arkasına çekilmesi hareketi durdurmadı. Komünist Parti, 2007’deki seçimde 19 milletvekili çıkarmış olmasına rağmen bu seçimde 10 milletvekilinde kalmasından memnun gibi görünüyor. Komünist Parti’nin adayı mağlup oldu hatta 1930’dan beri Komünist Parti’nin elinde bulundurduğu Ivry, Saint-Denis, Vénissieux gibi yerlerde de kaybeden taraf oldu.

Sağın oylarının artmasına rağmen Komünist Parti’nin yayın organı Humanité (İnsanlık) sağın “iyi bir yenilgi” aldığını göstererek bunu kutluyor. Komünist Parti yönetimi, sol hükümetin siyasetine etki etmekten uzak ve mecliste grup kurabilmek adına, grup kurmak için yeterli milletvekili sayısının düşürülmesi için neredeyse yalvarıyor.

Marie-George Buffet, Humanité’deki bir röportajında “Hükümette yer alamayız” sözlerinin arkasında durdu ve ardından da hemen şunu ekledi: “Muhalefet değiliz ancak başarmak için geliştirici biçimde sol çoğunluktayız.” Başarmak ama neyi başarmak!

Troçki, 1936’da Halk Cephesi’nin kurulması sırasında, Komünist Parti tarafından ikiyüzlü bir biçimde savunulan o dönemki dış siyaseti eleştirmiş ve bakanlık sahibi olmadan bakanlık siyaseti yürüttüğünü dile getirmişti. Komünist Parti bir kez daha Léon Blum’un söylediği gibi “kapitalizmin dürüst, sadık vekili” Sosyalist Parti’nin gerisinde yer almanın bedelini ödüyor.

Burada sevinmek için bir sebep yok. Komünist Parti’nin sabırlı seçmenlerinin etkisinin Sosyalist Parti lehine azalması ve mecliste bu bağlamda sol çoğunluğun oluşması genel anlamıyla seçimde sola yönelmenin ifadesi değil. Tam tersine sağa doğru gidişatı ifade ediyor.

Siyasi yelpazenin öteki tarafında ise Milliyetçi Cephe aynı dönüşümden faydalandı. Milliyetçi Cephe’nin meclise iki milletvekili göndermesi kendiliğinden olmadı. Aşırı sağ fikirlerin bulaştığı yoksul seçmenlerden, Milliyetçi Cephe’ye giden oyların yansıması.

Aşırı sağın lideri Marine Le Pen’in birinci turda, Hénin-Beaumont gibi uzun zamandan bu yana Sosyalist Parti’nin kalesi olarak bilinen yoksulların yaşadığı şehirlerden %42,26’ya karşılık gelen 22 bin 460 oy alması çok anlamlı. Ancak Marine Le Pen’in birinci tur ile ikinci tur arasında kalan sürede, birinci turda çekimser kalıp oy vermeyenler arasından 4 bin 234 oy kazanması belki de daha anlamlı.

Sosyalist Parti’nin adayının yüze yakın oyla Marine Le Pen’i geçmesi küçük de olsa bir teselli.

Lutte Ouvrirere (İşçi Mücadelesi) gazetesinden çevrilmiştir  (15.06.2012)

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Fransa seçimleri /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.