Yunus Öztürk: İşçi Eylemlerini Görmeme Kararı Alan Siyasi Hareketler Var!

Sarphan Uzunoğlu - 10 Eylül 2012 - Güncel Politika

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Onu ya eylemlerden hatırlıyorsunuzdur ya bir direnişten. Ama büyük ihtimalle Yunus Öztürk’ün farkı o eylemlerin asıl öznelerinin “hatırladığı” değil tanıdığı ve birlikte yürüdüğü bir isim olması. Jiyan söyleşilerine Sol Defter yönetmeni olarak birçok direnişi evimize taşıyan Yunus Öztürk’le devam ediyoruz.

yunus-ozturk-isci-eylemlerini-gormeme-karari-alan-siyasi-hareketler-var

Röportaj: Sarphan Uzunoğlu

Öncelikle Sol Defter’den konuşarak başlayalım. Herhalde sol içerisinde işçilerle interaktivite sağlamak konusunda en başarılı web sitelerinden biri için emek veriyorsunuz. Dahası bu interaktivite direniş olarak geri dönüyor size ya da direniş mi interaktifliği getiriyor demeli?

Sol Defter Temmuz 2010’da yayın hayatına başladı. İki yılı geride bıraktık. İnternet aracılığıyla işçilerle bağ kuruyor muyuz? Kısmen. Okuyucularımızın tam profilini bilmiyoruz ancak şunu söylemek mümkün ki, günlük takip ettiğimiz işçi eylemlerinin bazılarında çok etkili bir araç oldu.

Birkaç örnek vermek istiyorum: İlki TEKEL işçilerinin 2. Direnişi olarak kabul ettiğimiz ve sendikalarının genel merkezinin önündeki parkta 78 gün süren direniştir. Azınlık bir grup işçinin 4 C denilen kölelik sözleşmesine karşı sendikalarını yeniden harekete geçmeye çağıran eylemleriydi ve sendikanın genel merkezini çevik kuvvet ve TOMA araçları korudu.

Eylemin katılımcıları 50’ye yakın TEKEL işçisiydi. Ancak Türkiye’nin çeşitli illerinden dönüşümlü olarak eyleme katıldılar. Sol Defter aracılığıyla hem bir günlük yayınladılar hem de diğer illerle iletişim kurma olanağı buldular. Ayrıca direnişlerini anlatmak üzere bir de blog sayfa yaptılar.

İkincisi Casper Bilgisayar işçilerinin direnişidir. Direniş 6 ay sürdü. İşçiler sendikalaştılar ve işveren derhal işçi attı. En yaygın ve en yüksek girişli izleme Casper işçilerinin direnişinde oldu. Sol Defter işçilerle işveren arasında bir tür iletişim aracıydı. İşçilerin aktardığı kadarıyla işverenin ve vekillerinin sabah ilk yaptıkları şey, Sol Defter’i açıp Casper İşçilerinin Günlüğüne bakmak oluyormuş. Bu örnekte, işçilerin bilgisayar şirketinde çalışmış olmasının internet kullanımı açısından yaygınlık sağlayan bir avantaj olarak kullanıldığını söylemeliyim.

Örneğin işçiler işverene ya da sendikalaşmayı baltalayan idarecilere karşı bir sözleri varsa, bunu günlükte yazarak ifade edebiliyordu.

Yeri gelmişken facebook aynı işlevi göremiyor. İki nedenle: Birincisi facebook sayfalarına kişiselmail adresinizle girmek zorundasınız. İşveren sizi hemen tespit edebilir. İkincisi, bizimki gibi amatör blog sayfalarında serbestçe yazabilirsiniz. En önemlisi de yorum yapabilirsiniz.

Casper işçilerinin deneyiminde yorumlar aracılığıyla yapılan tartışmalar dikkat çekiciydi. Bu yorumları herkes bir nick name kullanarak katılabiliyordu. Hakaret ve küfür olmayan yorumları yayınladık Böylece canlı bir iç tartışma da yaşanmış oldu.

Üçüncü örnek İstanbul Üniversitesi taşeron sağlık işçilerinin mücadelesi ve günlüğüdür. Bu günlük de 177 gün sürdü (6 aydan 3 gün az) ve hem üniversite idaresine hem taşeron firmaya hem de farklı sendikal ve siyasal anlayışlara bilgi, yorum ve tartışma olanağı verdik.

Tek Gıda-İş ve Hava-İş içindeki anti bürokratik işçi muhalefetlerine sayfalarımızı ve yorumlarımızı açtık.

Sol Defter izlediği yayın çizgisiyle işçi sınıfı içinde aşağıdan gelme hareketlere, yerel işçi deneyimlerine, bağımsız bir işçi hareketinin oluşmasına katkı yapmayı her zaman sürdürdü.

Sorunuzdaki hangisi hangisine yol açıyor kısmına gelince, neredeyse 30 yıldır işçi hareketini izliyoruz. Onun içinden geliyoruz. Eğitim Sen’de şube yöneticiliği, KESK’te dönem sözcülüğü yaptım. Sol Defter’in yazarlarının bir bölümü fiilen hareketin içinden geliyorlar; doğal muhabir işlevi görüyorlar. Bir kısmı Sol Defter sayesinde “yazar” oldu. Dolayısıyla karşılıklı bir etkileşim söz konusu olsa da bir birikimin ve işçi sınıfı arasında yıllara dayanan ilişkinin bir sonucudur Sol Defter.

Yazmak, söylemek ve eyleme geçmek. Acaba üçüncüsü olmadan ilk ikisi, söz konusu işçi mücadelesi olduğunda yetiyor mu?

Tam da bunu söylemek istiyorum. Ne işçi hareketi için ne de siyasal-toplumsal hareket için bu yetmez.

Binlerce blog ve haber sitesi var. Sizin sitenizde diğerlerinde olmayan bir haberin olması veya bir olayın takip edilmesi için o haberin kendisiyle pratikte ilişkiniz olmalı. Aksi durumda yorum yaparsınız; bir hareket yaratamazsınız.

Diğer yandan Arap Baharı sırasında ana akım medyanın sıkça ifade ettiği ve hareketin mimarlarının blog sayfalarını kullanan kişiler olduğu görüşü de sağlam dayanaklara sahip değil. Tunus’ta ölümü göze alan bir üniversite öğrencisi Buazzi olmasaydı, bloglar ne yapabilirdi? Tunus’ta başlayan isyanı yaratan toplumsal ve iktisadi koşullar olmaksızın blog sayfalarımızın bir değeri olmayacak.Muhtemelen bugün Tunus ve Mısır’da blogcu sayısı veya internet kullanıcısı artmıştır. Ancak benzer bir hareketin ortaya çıkmadığını görüyoruz.

Yukarıda verdiğim örneklerde de görülecektir, 25-30 aktif TEKEL işçisi, yine o kadar Casper bilgisayar işçisi ya da taşeron sağlık işçisi olmasa Sol Defter neyi yazacak?

Siyasal olaylar özellikle de devrimci eylemler için internetin ve interaktif ilişki kurmanın önemini yadsımadan, abartmadan yaklaşılmalı. Medyanın anlık olayları aktarması karşısında sözümüzü söylemenin önemi var. Ancak bir hareket için başka araçlara, örgütlenmelere ihtiyaç var.

Örneğin Jiyan veya Sol Defter, eğer birbirine güvenen ve ortak bir perspektife sahip olan en az iki kişi olmasa çıkabilir mi? Burada bile bir örgütlü harekete ihtiyaç varsa, toplumsal hareketler için çok daha gelişkin ve yaygın etkisi olan hareketlere ihtiyaç var.

Kuşkusuz basitçe bir fraksiyon propaganda sayfası da değiliz. Yönümüz belli, köşetaştarımız belli: Sol liberalizme de ulusalcı sola da karşı, enternasyonalist ve işçi sınıfından yana; aynı zamanda diğer toplumsal mücadele alanlarını da olanaklarımız çerçevesinde izlemeye ve aktarmaya çalışan bir çizgi izliyoruz.

Sol Defter’de çoğunlukla emek ve işçi sınıfı ağırlıklı haber ve yorumlar varsa, bu olanak ve ilişkilerimizle ilgilidir.

Bugüne dek Sol Defter’de hangi direnişleri takip ettiniz? Tehdit aldınız mı?

Neredeyse her gün dersem abartmış olurum ama sıklıkla tehdit ediliyoruz. İşçilerin bu kadar yoğun sahip çıktığı ve haberlerinin bizzat işçiler tarafından yapıldığı Casper, taşeron işçileri gibi haber ve yorumlara sebebiyle tehdit almıyoruz. Sıkça izleniyoruz; işçilerin nabzını öğrenmek isteyen idareciler, işverenler Sol Defter’i izlemekle yetiniyor.

Tehditler genellikle işçilerin mücadelesinin önüne engel koyan, işçilerin sendikalarda demokratiktemsilini engelleyen, işçi sınıfının başına çöreklenmiş irili ufaklı sendika bürokratlarından geliyor. Bir de onları yayınlarında destekleyen günlük gazeteler var. Siyasi partiler var.

Tek Gıda-İş ve Hava-İş yöneticileri ağızlarını bozmak istediklerinde ilk akıllarına Sol Defter geliyor.

Son tehdit Aydınlık gazetesinin emek sayfası editöründen geldi. Kanıtlarıyla yazdığımız için iddiaları boşa çıktı.

Tehdit dışında “işçilerin eylemlerini görmeme kararı” alan yayınlar var; siyasi hareketler var. Örneğin Aydınlık ve Evrensel gazeteleri her işçi haberini görmüyorlar. Belki ileride Sol Defter ile bu gazetelerin aynı tarihlerdeki işçi haberlerinin hangisini yazdığı hangisini görmezden geldiğini incelemek ilginç olabilir.

Ölçüt şu: Sendikalar içinde yönetim düzeyinde veya uzman düzeyinde ilişkisi olan hareketler ve yayınlar sendikal bürokrasiyle girdikleri ilişkilerin “derin”liği sebebiyle bizim gibi küçük mihrakların ifade ettiği işçi sınıfı gerçekliklerini görmezden gelerek “tarihten silme” suçu işliyorlar.

Örneğin 20 yıl sonra TEKEL işçilerinin mücadelesini veya Sendikal Güç Birliği’ne yönelik eleştirileri ya da THY’den işten atılan 305 işçi arasından sendikaya eleştirileri ve güvensizlikleri sebebiyle ayrı bir oluşuma giden 29 Mayıs Birliği hakkında incelemek isteyecek bir araştırmacı, Aydınlık ve Evrensel gazeteleriyle sınırlı kalırsa neredeyse hiçbir şey bulamayacaklar. Ya da tersinden suçlamaları okuyacaktır. Nitekim Evrensel gazetesi geçtiğimiz ay “29 Mayıs Birliği kime hizmet ediyor” başlığıyla tam sayfa bir haber yaptı ama 29 Mayıs Birliği’nden bir işçiye ulaşıp fikrini sormadı.

Ya da İstanbul Sanayi Odası Başkanı Tanıl Küçük’e ait Elit Çikolata fabrikası işçilerinin hak kaybına imza atan Tek Gıda-İş ile patron arsındaki gizli protokolleri öğrenemeyecektir. Araştırmacı eğer Sol Defter’i incelemezse, doğru haber ve bilgi elde edinemeyecektir.

Sol Defter, geleneksel sol sendika bürokrasisi ve ona soldan destek veren yayın ve partilere rağmen tarihe not düşen bir iş yapıyor; işçi sınıfının hafızası oluyor. Bütün açıklığıyla sağ-sol diye ayırmadan bürokrasiyi teşhir ediyoruz. Bazıları sol bürokrasiyi savunmayı sınıf siyaseti sayabilir; temiz ve şeffaf bir sınıf hareketi için işçi sınıfına ihanetin merkezinin yalnızca sağcı sendikacılardan değil, solcu bildiklerimizden de geldiğini görüyoruz: Tehditleri de bundan dolayı alıyoruz.

Türkiye’de  bir çalışma var; Halkların Demokratik Kongresi. Kongre’nin bugüne kadarki işleyişini ve eylem takvimini göz önüne aldığınızda yorumlarınız neler? Umut var mı?

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) meclisindeyim. Buraya Sol Defter adına değil İşçilerin Sesi gazetesi adına dahil oldum. Dahil olmamızın temel nedeni, 2011 seçimlerindeki Blok adaylarının gösterdiği başarıyı, Türkiye coğrafyasına taşımaktı. Yani, Kürt özgürlük hareketinin tek başına gelebildiği yeri kaydedip, diğer toplumsal mücadele alanlarını emek alanını, sağlık alanını, kadın mücadelesini, HES’lere karşı mücadeleyi birleştirmekti. Neticede aynı sistemin hedef aldığı farklı toplumsal alanlar, kimlik ve kültürler bir araya gelebilirse, siyasal iktidarın merkezi politikasına karşı ezilen ve sömürülenlerin merkezi politikasını çıkartabilirdik.

Aradan bir yıla yakın zaman geçti ve bilanço yaptığımda HDK’nın Kürt halkının yürüttüğü mücadeleyle asimetrik olan toplumsal mücadeleler arasındaki açının bizim tarafımızdan kapatılamadığıdır. Daha doğrusu bunun kapatılmaması için merkezi hükümetin ve burjuvazinin de çabası vardır. Çünkü böyle bir şey gerçekleşirse, AKP hükümeti ve sermaye karşısında tek bir muhalefet gücünü bulacaktır ki, “böl, parçala, yönet” politikası alt edilmiş olur.

KCK operasyonları biraz bunu yaptı; Devrimci Karargah operasyonları da. HDK’ya yönelik olarak da hatırlarsan KCK benzetmesi yapılmaya çalışıldı ama tutmadı. Demek ki AKP iktidarının istemediği bir şeyi yapmaya çalışıyoruz.

Ancak Kürt özgürlük hareketinin gücüyle orantısız oluşun getirdiği bir reel durum var: Gündemi belirleyen savaş ve paralelinde gelişen KCK operasyonu ve son olarak BDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırılması var. Bu durumda işçilerin mücadele talepleri ikincil planda kalıyor. Ve doğal bir talep olarak öncelikler değişiyor

Oysaki tam da bu noktada bir siyasi iradeye ihtiyaç var. Bu irade (HDK’yı kastediyorum) Kürt sorununun Kürt sorunu merkezli bir mücadeleyle çözülemeyeceği gerçeğinin altını çizmeli ve çubuğu Türkiye geneline ve toplumsal mücadele alanlarına bükerek, emek sömürüsünü, işsizliği var edenlerin Suriye’ye ve Kürtlere karşı askeri savaş politikalarını yürüttüğünü Türk kamuoyuna anlatmalıdır.

Peş peşe iki yazı yayınlandı Biri Yalçın Yusufoğlu’nun diğeri Veysi Sarısözen’in. Son derece kıymetli değerlendirmeler. İlkinde “Türkün Türk’e propagandası”nın sınırlarını ortaya koyuyor ve diğeri “Antep’te değil de Ayfon’da” PKK varsa diye sorarak, nasıl bir iki yüzlülük içinde bulunulduğunu ifade ediyor, teşhir ediyor. Antep’te hemen PKK’yi hedef alan basın Afyon için zinhar sabotaj değil, PKK yapmadı demedi mi?

HDK siyaseti söz olarak ilk defa ileri sürülmedi ama ilk defa gerçekleştirilmek üzere adım atıldı. Ancak Türkiye sosyalist hareketinin Kürt özgürlük hareketine siyaseten yakın kesimleri dışında ÖDP, Halkevleri, Halk Cephesi veya TKP ile buluşma sağlanamadı. Bunun pek de istenmediği kanaatindeyim. Bu haliyle HDK yeterli bir güç değil ve etkili olacak, inandırıcı olacak ve toplumsal mücadeleyi yürütecek bir güç değil. Hala umut taşıdığım için destek veriyorum; ama o kadar!

Sınıfla teması yüksek düzeyde olan birisiniz; sınıfın bugünkü siyasal yönelimleri hakkında ne söyleyebilirsiniz? Solun kendi iç tartışmaları sınıfı yakalamaya ne kadar yakın?

Sınıfın siyasal eğilimleri, bütün dünyada ne ise o. Yani sola ve ileri bir siyasal bilinçle temsil edilmiyor. Dini ve milliyetçi ön yargılar sınıf hareketinin siyasal düşünce dünyasına egemen.

Siyasal bu duruşun değişmesi için siyasal parametrelerin değişmesi gerekli. Avrupa’da aşırı sağcı partilerin oy tabanının çoğunluğu işçi ve bir bölümü de eski komünist partilerinin üyesidir.

Sınıf mücadelesinin uluslararası düzeyine bugün hâkim olan siyasal eğilim ezilenlerin ve sömürülenlerin temel çıkarlarını temsil eden komünist hareket değil. Egemen sınıflar blokunun çıkarlarıyla çatıp çatışmamasına bağlı olarak siyasal bir konum alıyorlar. Bu nedenle de liderliklerine göre ele alındığında komünist olmayan ancak fiili duruş bakımdan devrimci hareketlerle karşı karşıyayız. Arap Baharı başka nedir? Bu hareketin sınıfsal olarak devrimci potansiyeline işaret ederken, orta ve uzun vadede tarihsel açıdan devrimci bir eğilimin oluşmaması halinde emperyalizm tarafından ve ya ülke içi hakim sınıf bloku tarafından devre dışı bırakılabiliyor.

Arap Baharı üzerinden süren tartışmalarda bir yanlış eğilime işaret etmek gerekir. Sanılıyor ki sadece bugün, yani Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonraki koşulların bir yansımasıdır bu. Kuşkusuz payı vardır ancak Rusya’da 1917 Ekim işçi devrimi yaşandıktan sonra bile Avrupa’da devrimci ortamların başarısız olmasındaki temel sebepler bugün de hareketin temel eksikliğidir. İşçi sınıfının deneyimlerinin biriktirdiği siyasal devrimci partisinin eksikliğidir.

Kürt özgürlük hareketini ele alalım; siyasal bakımından sosyalist olmadığını biliyoruz; her ne kadar sosyalist geleneğin etkisinden söz etsek de. Ancak egemen sınıf bloku karşısında devrimci bir konumda yer alıyor.

İşçi sınıfı için de geçerlidir bu durum. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu son iki gündür üst üste yayınladığı basın açıklamalarında şunu ifade ediyor: İstihdam artıyor ama verimlilik artmıyor, hükümete de çağrı yapıyor işçilerin TİS yetkileri önündeki engelleri kaldırın. Yani verimden paya almayan işçi sınıfı verim vermiyor! Sendikalı işçi oranının yüzde 3-5 arasında olduğu koşullarda işçi sınıfı kendisini yalnız, sahipsiz, güvencesiz hissettiği oranda verim de vermiyor!

Sanayi burjuvazinin sözcüleri işçilerin önündeki barikatların kaldırılmasını istiyor ve şunu da açıklıyor “bu durumu istismar etmek isteyen girişimler var”. Baskı ve sömürünün, sendikasızlaştırmanın da bir sınırı var ve işçilerin sınıf çıkarlarıyla hareket etme potansiyeline işaret ediyor. Bu işçilerin çoğunluğunun AKP’ye oy verdiğini biliyoruz.

Çapa taşeron işçileri 4 gün grev yaptılar içlerinde sosyalist siyasal bilince sahip işçi yoktu.

İşçi sınıfının ve ezilenlerin canına tak ettiği için yıkıcı isyanlara başvurdukları Kuzey Afrika’da, Avrupa’nın kenar mahallerinde göçmenlerin, işsizlerin isyanlarında tanık olduğumuz ve Türkiye’de baskılandıkça gerilen sınıf çelişkileri, burjuvazi tarafından Kürt sorunun istismarıyla bugüne kadar bastırılmış olsa da patlamayacağını kim garanti edebilir? TİSK’in uyarısı dikkatle okunmalı.

Sınıfın siyasal eğilimlerinin yaşadığı ekonomik ve sosyal gerilemenin ilerisine geçip yeni bir düzen, yeni bir toplum arayışının gündeme gelmesi gerekiyor. Geçmiş deneyimlerden özellikle de Rus Devriminden gerekli dersleri çıkartıp siyasal sınıf bilincini ilerleten işçilerin ortaya çıkması gerekiyor. Özellikle de Türkiye sosyalist hareketinin dünya genelinde en diri (ne ise o) hareketlerden biri olduğu düşünülürse, sınıf çelişkilerinin kısa sürede sınıfın siyasal eğilimlerinde dönüşüm yaratabileceğine inanıyorum. Şu kesin ki, AKP’ye oy veren işçi kesimleri içinde kıdem tazminatı fonu büyük tepki çekiyor. Ama bu onları sosyalist yapmaya yetmiyor.

Sınıfın siyasal eğilimlerinin onun tarihsel çıkarlarıyla bütünleşmesi görevini sınıfın siyasal devrimci partisi yapabilir.

KPSS meselesinin üstüne şimdi de eş durumundan atamaların kalkması geldi. Hükümet kamu çalışanını delirtmeye mi çalışıyor?

Delirtmek istiyor mu, belki. Ancak kesin olan şu ki, AKP neo liberal ekonomik programa sahip bir burjuva partisidir. Kamusal olanın tasfiyesi, parti programında yer alıyor. Özelleştirme ve sermayeye yeni pazarlar açılması bu programın alt başlıklarıdır. Dolayısıyla bütçeden mümkün olan en az payı eğitim, sağlık, konut, ulaşım gibi halk kesimlerini doğrudan etkileyen alanlara ayırmak istiyor. Bu alanların kısımlarını piyasaya, ticarete, özel sektöre açmak istiyor.

Özelleştirme politikalarının söz konusu alanlarda uygulanması Sümerbank’ın, şeker fabrikalarının satılması kadar kolay değil. Öncelikle kamuoyunda değersizleştirilmesi, itibarsızlaştırılması ve elden çıkartılmasına toplumun ikna edilmesi gerekiyor. İdeolojik alt yapı şart. Bu nedenle daha uzun sürüyor.

AKP bu ideolojik propagandaya sınıfsal güdüleri gereği de ilk olarak çalışanlara saldırarak başlıyor. TEKEL işçilerine yönelik saldırısı gibi kamuda çalışan doktora, öğretmene ücret ve sosyal haklarından başlayan bir saldırıya girişiyor.

Asgari ücretli ile kadrolu öğretmeni karşılaştırıyor ya da kadrolu öğretmen alımı yapmıyor, öğretmen açığını ücretli öğretmenlerle kapatıyor. Ücretli öğretmene kadrolu öğretmenin üçte biri ücret verip, sonra da 700 TL’ye çalışan var neden 2 bin TL para vereyim, diyor. Üç üy tatil yapıyorlar, yarım gün çalışıyorlar diyor.

AKP bunu önce sağlıkta yaptı şimdi de eğitim alanı hedef seçildi. Bu hedef doğrultusunda sağlık ve eğitim çalışanlarının itibarsızlaştırılması ile bu alanda kadrosuz, taşeron çalışma yaygınlaştırılıyor. Diğer yandan da özel hastane ve özel okul teşvik ediliyor.

Doktorların ve öğretmenlerin itibarsızlaştırılması hükümetin bilinçli bir politikasıdır ki, bu kesimlere yönelik şiddetin artmasına tanık oluyoruz.

KPSS ise, eğitim fakültesini bitiren ve öğretmen olarak mezun olan bir aday öğretmenin, yeni bir sınava tabi tutulması suretiyle elenmesidir. Sınavlar aracılığıyla yetersizliğin bireysel olmasının sağlanmasıdır ki, sistemin değil KPSS’den düşük puan alan üniversite mezununun kendi kendisini sorgulaması ve aşağılanmasıyla son bulmaktadır.

Eş durumu tayinlerde ise, kaymakam, polis ve asker eşleri öncelikli. Diğer meslek grupları bekleyecek. Bir çeşit öğretmenlerin kiminle evleneceğine Ömer Dinçer karar veriyor!

Sonuç olarak, AKP hükümeti özel sektörde dayattığı ücret ve çalışma koşullarını kamu alanında gerçekleştirmek ve işçi sınıfına toplamda verdiği ücret ve sosyal hakları eksilterek kamu alanlı piyasaya açmak, özel sermayenin payını artırmak istiyor. Bugün ücretler ve sosyal haklar bakımında emekçi sınıfların konumu 1980’lerden çok daha geridir.

Kıdem tazminatının rafa kaldırıldığı söyleniyor. AKP’nin böylesine sert reformları gündeme getirmesinin ajandası sizce nedir?

Kamusal alanın tasfiyesinde çalışanlarla başlandığından söz ettik. Özel sektörde de kıdem tazminatı işçi sınıfının kazanımı, birikmiş emek gücünün değeridir. Dolayısıyla bu birikimlerin tasfiye edilmesi, sermayeye aktarılması operasyonunun bir parçasıdır kıdem tazminatı fonu.

Kıdem tazminatının fona devredilmesiyle işverenin işçilere olan borçlarının silinmesi çabasıdır. İşçilerin her yıl için bir brüt maaş tutarında kıdem tazminatı hakkı bulunuyor. Bunu kaldırmak demek işçilerin işsiz kaldığında yaşayabilmesini elinden almak demektir. Bir anlamda iş güvencesi hakkıdır. İşverenin kolayca işçi çıkartmasını engelleyen mekanizmadır.

Bir yıl aynı işte çalışan her işçinin kıdem tazminatı hakkı olsa da bu hakkını almakta güçlükler vardır. İşverenler kıdem tazminatı ödemediğinde işverenleri caydırıcı somut, acil bir yaptırım yoktur. Mahkeme açıp bu hakkınızı alırsınız.

Kıdem tazminatının ödenmesi konusunda patronları sıkıştırması gereken hükümet, işçilerin alacaklarını geleceği belirsiz bir fona devrederek faturayı işçiye kesiyor. Sendikalar bu konuda hassas olduklarını açıkladılar. Çünkü üyelerinin kıdem tazminatı almalarını sağlamak onların bir görevi.

Kıdem tazminatı fonu bir yeni başlangıç olacaktır. Ardından yeni esnek çalışma biçimlerini gündeme geleceğini biliyoruz. Ulusal İstihdam Stratejisi önümüzdeki yıllarda hükümetin emek alanında yapacaklarını bir bir sıralıyor.

Önümüzdeki yasama yılında emekçiyi bekleyen en büyük tehlikeler sizce nelerdir?

Yeni yasama yılında geçen dönemden bekleyen Toplu İş İlişkileri Yasa tasarısı var. Bu yasa sendikaları ve toplu iş sözleşmesini kapsıyor. Havacılık işkolunda grev yasağı da bu yasa kapsamındaydı. Çevik ir hareketle yasadan çıkartılıp torba yasa içinde meclisten geçirildi.

Ulusal İstihdam Stratejisi kapsamında Özel İstihdam Büroları düzenlenmesi gündeme gelecektir.

İş Yasasının 2’inci maddesinde taşeron işçi çalıştırılması özel durumlara bağlanmıştı, bu maddenin değiştirilerek kamuda ve özelde taşeron çalıştırılmasının önündeki engel kaldırılmak isteniyor. Aynı zamanda üst işverenin alt işverenden sorumluluğu alınmış olacak. İşçi kap-kaç taşeron şirketlerle yüz yüze kalacak.

Bölgesel asgari ücret uygulaması sırada bekliyor.

Hükümet kıdem tazminatı fonunu gündemimizde yok dese de, fırsatını buldu mu gündeme getirecektir.

Kamu çalışanlarının ise, sözleşmeli çalıştırılmasıyla ilgili düzenlemeler uzun süredir beklemede. Kamu Personel Rejimi kapsamında devlet memurluğunun üst düzey bürokratlarla, ordu ve polisle sınırlandırılması, diğer kamu çalışanlarının çeşitli düzeylerde sözleşmeli ve güvencesiz çalıştırılması, performansa göre ücretlendirilmesi gündeme gelecek.

Çalışma yaşamındaki tüm değişiklikler radikal dönüşümlerdir. Patronlar ve yabancı sermaye Türk iş kanunlarının katı olduğundan şikayetçi, bu kanunların esnekleştirilmesini istiyorlar. AKP hükümeti de yerli ve yabancı sermaye için elinden geleni yapıyor; çalışanların hak kayıplarını artırmaktan, kamusal hizmetlerin ticarileştirilmesinden geri durmuyor.

İşçi sınıfının ve işsizlerin öfkesini artıran ve geren de bu politikalardır zaten. Patlama anını ise, kimse bilemez. Sosyal hareketler yer depremleri gibidir. Olacağını bilirsiniz ama zamanını kestiremezsiniz. Bazı emareleri vardır, yer hareketleri gibi sınıf hareketini de yakından izlemek gerekir.

İşçi sınıfının bilinçli kesimleri her koşulda hazırlıklı olmalıdır ki, enkaz altında kalan işçi sınıfı olmasın!

http://www.herdildeherrenkteisyan.org/haber/soylesi/yunus-ozturk-isci-eylemlerini-gormeme-karari-alan-siyasi-hareketler-var/202.html

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: HDK / KPSS / Sol Defter /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.