TKP’nin “Balyoz Dava Kararı”na karşı “mücadeleyi ortaklaştırma” çağrısı neden yanlıştır?

Seyfi Adalı - 22 Eylül 2012 - Güncel Politika / Teorik Tartışmalar / Türkiye / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

TKP Merkez Komitesi imzalı ve 22 Eylül tarihli Balyoz kararı AKP’yi kurtaramayacak” başlıklı açıklamasında şöyle deniyor:

“Balyoz Davası olarak anılan yargılama sürecinde dün açıklanan karar, ülkemizde yargının iktidarın baskı aygıtına dönüşmüş olduğunun yeni bir örneğidir. Dün Silivri’de açıklanan karar, AKP eliyle ülkemizde adaletin katledildiğini bir kez daha göstermiş, Türkiye halklarının adalete olan özlemini biraz daha artırmıştır” (…)

“Dün açıklanan kararla, AKP’nin, iktidarı boyunca süreklileştirdiği, yargı eliyle toplumu baskı altında tutma stratejisinde yeni bir aşamaya geçilmiştir. Bu kararın yakın geleceğimizde önemli siyasal sonuçları olacağı açıktır. Dış politikada olduğu gibi içeride de sıkışan, halk desteğini yitirmeye başlayan AKP iktidarının çıkarları gözetilerek verilen bu karar, İkinci Cumhuriyet iktidarını kurtarmaya yetmeyecektir” (…)

“Ezilen halklarımızı, emekçileri, gençleri, aydınlarımızı AKP iktidarının halk düşmanı tüm uygulamalarına karşı sesimizi yükseltmeye, mücadelemizi ortaklaştırmaya çağırıyoruz”.

TKP’nin bu açıklaması kuşkuya yer vermeyecek kadar açık biçimde “AKP’ye karşı olma” yegane politik ekseninin, burjuva ordusu ve generallerle aynı politik safta/cephede yer alma anlamına geldiğini iddia olmaktan çıkartıyor, bunu politik olarak savunduğunu ortaya koyuyor. Bu anlama gelecek biçimde, Balyoz Davası kararı konusundaki değerlendirmenin sonunda “mücadelemizi” (generallerle komünistlerin mücadelesini) “ortaklaştırmaya çağırma” var. Son derece yanlış bir çağrı ve siyasi tutumdur bu.

Balyoz Davası ve komünist tutum

Şunu kimse inkar etmez: Balyoz Davası AKP hukuku çerçevesinde sonuçlanmıştır ki, bugünkü hasım cephe devrimciler değil de generaller olduğu için onlara ceza verilmiştir. AKP’ye karşı mücadele edenler bu ağır cezayla tehdit edilmektedir. Generallerine ceza veren bir iktidar, devrimcilere; unutulmasın ki komünist devrimcilere çok daha fazlasını reva görecektir.

Bu durum, üçüncü hükümet etme dönemini “ustalık dönemi” olarak tarif eden AKP’nin “devlet olma” iddiasındaki yeni bir aşamayı ifade eder. Biz bunu sadece siyasal İslamın Kemalist devleti ele geçirme hamlesi olarak tanımlamayı eksik sayıyoruz.  AKP siyasetinin ekonomi-politiği Türk burjuvazisinin emperyal hayalleriyle ABD emperyalizminin ve İsrail’in tereddütsüz stratejik işbirliğine dayanıyor. Türkiye işçi sınıfını güvencesiz, örgütsüz bir cehennemde çalıştırmak suretiyle, uluslararası kapitalizmin pazarında, piyasasında burjuvaziye yer açma hamlesi olarak da görüyoruz. Dolayısıyla AKP’nin siyasal adımlarının arkasında TÜSİAD, TOBB, TİSK gibi sermaye örgütleri esasen tereddütsüz yer alıyorlar. ABD ve AB desteklerini sürdürüyorlar.

Dolayısıyla AKP’yi mücadelenin ön cephesinde hedefe yerleştirirken, aklımızdan çıkartmamalıyız ki, bugün tutuklu bulunan generaller çıkarları gereği burjuvazinin ve emperyalizmin politikalarını uygulamakta “ulusalcı” davrandıkları için devre dışı bırakılmışlardır. Örneğin 12 Eylül 1980 darbesinin mimarları dönemin emperyalist ve Türk burjuvazisinin çıkarlarını savunan bir çizginin uygulayıcısı oldukları için askeri darbeyi başarabildiler. Bugünkülerin başarısızlığının ardında böylesine bir siyasi ve ekonomik destek mevcut olmadığı için, ellerindeki orduyu bile kullanamadılar.

Kullansaydılar ne olurdu? Balyoz Davasının bir numaralarının darbesinin ardından AKP’liler belki yargılanırdı (bugün Kenan Evren’in yargılanmasındaki gevşeklikle Balyoz Davasındaki sıkı tutum arasındaki çıkar farkı gibi); ya da 12 Eylül darbesi ertesinde MHP’liler gibi hapis cezası alıp birkaçı idam edilebilirdi; “devleti ele geçirmek, devletin görevlerini devlet adına yerine getirmek” vb. türden gerekçelerle yargılanırlardı. Komünistler ise, her iki durumda da “devleti yıkmak” suçundan yargılanacaklardı.

Burada bir parantez açalım: solun ulusalcı kesimleri AKP karşısında Kemalist generalleri “demokrat” ilan etmektedir, liberal kanadı ise, Kemalist generaller karşısında AKP’yi -örneğin Balyoz Davasında olduğu gibi- demokrat saymaktadır. Her iki “sol” eğilim de burjuvazinin bir kanadıyla “ittifak” kurarak mücadelesi birleştirmektedir. TKP’nin mücadele çağrısı ulusalcı solun ittifak çağrısıdır;  “yetmez ama evet” siyaseti liberal solun AKP ile ittifakıydı.

Bu noktada Aydınlık gazetesini bu işin uç ulusalcı sol noktası saymak gerekir. Yurt, Cumhuriyet gazeteleri ise, ara tonları ifade ediyor. 1 Ekim’de günlük yayına başlayacak soL gazetesinin tutumu bu silsileye katılmakla halkayı tamamlayacak mı, farklı bir çizgi izleyecek mi, birlikte göreceğiz.

Öyleyse, burjuvazinin farklı kanatlarıyla ittifak arayışı; bugün TKP’nin tutuklu generallerle; referandumda EDP ve DİSİP’in, Taraf gazetesinin sol liberal köşe yazarlarının AKP ile aradıkları ittifaklar, solun “celladına boynunu uzatması”dır.

TKP’nin açıklamasının komünist anlamı

TKP’nin Balyoz Davası ertesindeki açıklaması, geleneksel “komünist parti” tavrının bu olduğunu bilenler için TKP’nin açıklaması şaşırtıcı olmamıştır. Ancak, TKP’nin kendi tezleriyle çelişkili (daha da somut söylersek; son kongre tezleriyle çelişkili) bir açıklama sayılır.

TKP, programı “sosyalist devrim” tezine dayalıdır. İkincisi, kongre sonrasında Kürt özgürlük hareketiyle daha yakın ilişki kurulması kararıyla çelişkilidir.

Balyoz Davası kararına ilişkin açıklama “demokratik devrimci” çizgiyi ifade eder. Demokrasi mücadelesini eksenine alan ve burjuvazi içindeki demokratlarla ittifakı işbirliğini öne çıkartan bir siyasettir bu.

Mesele şu ki, komünistler için mevzu kapitalist devlete, kapitalist hükümete karşı işçi sınıfınn bağımsız mücadele çizgisini sağlamaktır. Devletin ve burjuvazinin egemen sınıfların ittifaklarını hedef alan hareketlerle ittifak yapılabilir. Türkiye için bu, Kürt özgürlük hareketidir.

TKP’nin Merkez Komitesinin 22 Eylül tarihli açıklaması partinin yeni dönem politikasıyla bu bakımdan da çelişkilidir.

TKP, son kongresinin ardından ulusalcı sol politikalardan sıyrılmak üzere Kürt özgürlük hareketiyle daha yakın ilişki kurma eğilimine girdiğini açıklamıştı. AKP’nin hukuksuzluğu sebebiyle “generallere” ortak mücadele çağrısı yapılması, Kürt özgürlük hareketiyle yakınlık kurulması kararıyla çelişmektedir.

Balyoz Davası işçi sınıfına ve Kürt halkına karşı işlenen suçlar sebebiyle açılmamıştır. Burjuvazinin kendi iç davası olmakla birlikte, derin devletin tasfiyesi operasyonu da değildir. Burjuva devlet varolduğu sürece “derin”i de olacaktır. Dava sonucuyla AKP’ye kafa tutanların en ağır cezalara çarptırılacağı mesajı, gözdağı verilmektedir. Ancak bütün bunlar komünistlerin politikasını “reel”leştirme adına burjuvazinin kanatlarıyla mücadeleyi birleştirme çağrısı yapmaya yol açmamalıdır. Laik ve cumhuriyetçi sol tabana, adını koyalım CHP tabanına  çağrı yapılacaksa, “AKP’ye karşı mücadele etmek istiyorsan generallere umut bağlama; komünistlerle, işçi sınıfıyla, Kürt halkıyla birleş” demek gerekir.

TKP hem sosyalist devrim programıyla hem de kongre sonrası tezleriyle çelişkili olan bu açıklamasını düzeltmelidir. Yaygın olarak “üçüncü cephe” olarak adlandırılan yerde yani burjuvazinin kanatlarından bağımsız bir yerde konumlanmalı, Kürt özgürlük hareketiyle, işçi sınıfıyla yan yana durarak, cumhuriyetçi ve laik sol kitleye de “üçüncü cephe”ye katılın, inşa edelim çağrısı yapılmalıdır.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Balyoz Davası / TKP /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.