Alçakların yeni son sığınağı “demokrasi” mi?

- 29 Eylül 2012 - Dünya / Dünya Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

25 Eylül günü Madrid’de, ülkedeki büyük çoğunluğun zaten zor olan hayatını daha da beter edecek “kemer sıkma” önlemlerini tartışan İspanya parlamentosu binlerce kişi tarafından kuşatıldı. Polisin çok sert bir karşılık verdiği “kuşatma” eylemi, ülkede hâkim olan popüler hissiyat ile parlamento iradesi arasında giderek büyüyen açıyı ortaya koyan yeni bir örnekti. Bu elbette İspanya devletine has bir durum değil. AB üyesi bir dizi ülkede kriz vesilesiyle emekçilerin yaşam standardını, muhtemelen İkinci Dünya Savaşı sonrasında görülmemiş bir hız ve şiddetle düşürecek topyekûn bir saldırı, ulusal düzeyde demokratik ilke ve teamülleri, bazen bizzat anayasal çerçeveyi dahi ihlal edilerek yürürlüğe sokuluyor. Tam da bu nedenle, neoliberal “reformlara” karşı sokağa çıkanlar, kendilerini mevcut ve müesses demokrasinin (aslında krizden önce başlamış ama krizle aleni hale gelen) itibar yitimi ve yavanlığını da gündeme getiriyorlar. Böylece Yunanistan’dan İspanya ve Portekiz’e ve ötesine “gerçek”, doğrudan”, “aracısız” demokrasi talebi giderek daha belirgin bir biçimde dile getiriliyor. “Gerçek” ya da “doğrudan” demokrasi talebi, finans kurumlarının, “piyasaların”, medyanın ve profesyonel siyasetçilerin hâkimiyetinin alternatifi olarak hem de kitlesel bir biçimde ortaya konuyor.

Ancak sermaye kampı da “demokrasi” iddia ve söylemini toplumsal mücadelelere öyle kolayca teslim edecek değil elbette. Bilakis, krizin yarattığı siyasal ve sosyal polarizasyon içerisinde ayakta kalmaya çalışan merkez partiler, toplumsal muhalefeti demokrasi dışı bir güç gibi sunarak kriminalize etmek için var güçlerini ortaya koyuyor. Örneğin Yunanistan’da bugünlerde “iki aşırı uç” diye özetlenebilecek hâkim anlatı çerçevesinde sol ve toplumsal mücadeleler yükselen faşizm tehdidiyle (yani Altın Şafak’la) eş tutuluyor, iki “aşırılığın” da “demokrasiye” ne ciddi bir tehdit oluşturduğundan bahsedilebiliyor. Göstericilerin örneğin milletvekillerini protesto etmek için attığı yoğurtla Altın Şafak çetelerinin göçmenlere, solculara ve lgbtt bireylere dönük bıçaklı sopalı saldırıları aynı “anomi” ya “şiddet kültürünün” parçası olarak tarif edilebiliyor. Ana akım medyada ballandıra ballandıra her vesileyle aktarılan bu tez çerçevesinde “demokrasiye” dönük en büyük tehdit, (faşistler değil) aşağıdakilerin yürüttüğü toplumsal mücadeleler ve onların yarattığı “destabilizasyon” oluyor. Örneğin daha “yeni” seçilmiş bir hükümeti “yıpratacak” genel grev gibi büyük kitle mobilizasyonlarının hükümeti parlamenter olmayan yollarla devirmeye çalışmak anlamını taşıyabileceği söylenebiliyor.

Toplumsal mücadeleleri dolaylı olarak darbecilikle itham etmek (hani bizde zamanında Zaman’ın eylemdeki TEKEL işçilerine yaptığı gibi) sadece Yunanistan’a has değil. İspanya’da yukarıda anılan 25 Eylül eylemi de nizam partileri tarafından, hem de oldukça açık bir biçimde, parlamenter rejimin nizasın fasılasız işleyişine bir tehdit olarak sunulabildi. Hükümet kanadından Cristina Cifuentes çok önceden bu tür bir eylemin, yani göstericiler tarafından müzakere halindeki parlamentonun kuşatılmasını “örtülü bir darbe girişimi” olarak tarif etmişti. “Sosyalist” (burada söz konusu tabirin bizdeki manasıyla değil de merkez sol anlamında kullanıldığını unutmayalım) milletvekili ve eski bakan José Martínez de Olmos da eylemi, 1981 yılında bazı “huzursuz” subayların parlamentoyu basarak gerçekleştirdiği başarısız neo-Frankocu darbe girişimine benzetti: “Parlamentoyu Tejero’nun (1981’deki darbe girişiminin önderi) yaptığı gibi içeriden işgal etmekle 25 Eylül’de bazılarının yapmak istediği gibi dışarıdan işgal etmek aynı amacı taşıyor: demokrasiye el koymak.” Aynı benzetmeye daha sonra iktidardaki Halk Partisi’nin önemli simalarından Dolores de Cospedal da başvurdu.

Avrupa’da kızışan sınıf savaşımı belli ki demokrasiyi de küçümsenmemesi gereken bir muharebe alanı haline getiriyor. Aşağıdakilerin kendi kaderlerine sahip çıkmalarına olanak veren, onların gücü anlamındaki demokrasiyle, oligarşiyle demokrasi arasında bir “karma” rejim olarak tarif edilebilecek mevcut parlamenter demokrasi arasındaki çarpışmanın cereyan ettiği bir alan. Bizdeki deyimi kullanmak gerekirse “Kopenhag kriterleri” demokrasisiyle “aşağıdan” demokrasi arasındaki bu mücadele şimdi sandığımızdan çok daha çetin geçecek. Egemenlerin demokrasiyi “aşırı uçlardan” ya da “anomiden” kurtarmak adına faşizmle sarmaş dolaş olmasının örneklerinin tarihte çok olduğunu aman unutmayalım.

(Başlıktaki ifade Samuel Johnson’un “alçakların son sığınağı yurtseverliktir” şeklindeki sözlerinin konumuz bağlamında revize edilmiş biçiminden ibaret. Yukarıda da ifade edildiği üzere, mevcut oligarşik ve bizatihi halkın katılımını engelleyen haliyle “parlamenter demokrasi”, alçakların değilse de piyasa istibdadının sığınağı, mazereti haline geliyor gerçekten.)

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: İspanya /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.