Mesai Saati Sonrası Aktivizmi ve Öfkeyi Örgütleyememek

Sarphan Uzunoğlu - 20 Ekim 2012 - Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

“Tatil günlerinde yapılan protestolar savaşları durdurmaz. 15 Şubat 2003’te beş kıtada 10 milyonu aşkın insanın Irak’ta savaşa karşı yürümesi harika bir şeydi; ancak yeterli değildi,” demişti Arundhati Roy.

Bugün Türkiye’de Kürt-Türk savaşı ve Ortadoğu’daki olası mezhepler arası savaş düşünüldüğünde “savaş karşıtı” olduğu kadar antikapitalist yahut benzeri tüm örgütlenmelerin en büyük sorunu sistemce konduğumuz bu yarı açık cezaevinden başka hiçbir şey değil.

Her birimizi mesai saatlerinde kendisine kilitleyen sistem, mesai saatleri dışında da “akıllı telefonlar” aracılığıyla bizi kuşatıyor. Özel hayat sahibi olma hakkımız olmadığından olsa gerek akşamları olduk olmadık saatlerde arayan “üstlerimiz” bizi sorguya çekiyorlar, sözüm ona eğitim kurumu olan devletten vakıfa ticarileştirilmiş tüm kurumlarda güvencesiz, geleceksiz bir çalışma düzeni oturtulmuş durumda. Devlet ve özel sektör tarafımızdan etrafımız bu kadar sarılmış durumdayken, başkaldırı eylemleri için bile onlardan izin aldığımız bir ortamda hangi devrimi tartıştığımız oldukça ilginç bir soru. Var olan işçi eylemlerine de mevcut siyasal sol partilerimiz burun kıvırıyor. Sararan sendikaların pahalı arabalarından inen göbekli başkanları emekçilere “haddinizi bilin” derken, hak ve hukuk kelimeleri anlamsızlaşıyor.

Tüm bu kuşatılmışlığın yanında bir süredir Türkiye’yi izlediğinizde muktedire sadakati alışıldık bir aydın tipinin yeniden hortladığını görüyoruz, bunun bir örneği de Baskın Oran’ın 18 Ekim 2012 tarihli Agos’ta çıkan yazısı oldu. AKP “o eski hali”ne dönerse destekleyeceğini belirtti açıkça. Baskın Oran Amed’de yahut Hopa’da böyle bir şey söylemeye cesaret edebilir miydi, taşlaşmamışsa kalbi el verir miydi bilemiyorum. Öyle ya; Baskın Oran AKP “o eski haline” dönerse yine destekleriz demiş. Oya Baydar da “Yetmez; ama evet” pişkinliğine devam etmiş, sanki 79’da ODTÜ eyleminde İstiklal Marşı’na övgüler düzen bir başkasıymışçasına. “Ama şimdi nerden bakarsanız bakın ekonomi iyi gidiyor” tipi yazarlık insanı köşe yazarı yapıyor, hatta aydın yapıyor; böyle şeyler söylemeyip iktidarın kayığındaki kan lekesini dilleriyle temizlemeyenler için de ortaya başka bir sonuç çıkıyor.
Ortalama bir demokratın üstüne söyleyecek çok şeyi olması gereken “açlık grevleri” konusu mevzubahis olduğunda ise ne ses geliyor ne de haber. Gandhi’nin 27 gün sürdürerek dünyayı ayağa kaldırdığı açlık grevleriyle ilgili mevzubahis aralarında tutsak milletvekili de bulunmak üzere “Kürtler” olunca kimse tek bir kelime etmiyor.

Hal böyleyken “medya” diyerek kutsadığımız, “gazeteci” diye bağrımıza bastığımız bu insanların eninde sonunda “komuta altında çalışan” işçiler olduğu gerçeği ile baş başa kalıyoruz ve emeklerini satan bu insanların “hakikat işçisi” sayılamayacağı gerçeğiyle bir kez daha yüzleşiyoruz.
Kürtlerin ölümü ulus devlet ve etrafında dönen endüstri için hiçbir şey ifade etmiyor; ona içkin olarak yaşayan büyük kitleler için de, öyle ya anadilde eğitimin Burhan Kuzu gibi biri tarafından “şeytana uymak” olarak adlandırıldığı bir ülkede, Cengiz Çandar’ın Kürt Sorunu eksenindeki tecrübeleri vesilesiyle yazdıklarına bakılınca insanın Özal’a bile rahmet okuyası geliyor.
Kürtler ve Türkler fark etmeksizin antikapitalist bir mücadele örmek bugün bu çok katmanlı siyasal arenada gittikçe zorlaşıyor. Herkesin kendini bir şey karşıtı olarak tarif ettiği coğrafyada; karşıtı olduklarımızı güçlendirmek dışında bir işlevimiz yok; eylemliliklerimiz proaktif değil, söylediklerimiz popülizm sınırlarını aşamıyor, dahası figürler arasına sıkışmış, kültler arasında son nefesini vermekte olan siyasetimiz “ölümle” pençeleşiyor. Üstelik bu ölüm açlık grevleriyle beraber artık “fiziki” olarak da kendini doğrulamaya doğru gidiyor.

Dışarıdan açlık grevlerine dair gelen sorular çok anlamlı. Bedelin en sertini zaten içerde olarak, özgürlüğünden uzakta ödeyenler ölüme yatarlarken dışarıda n’oluyor? Kendimi asla dışında bırakmadan söylemem gerekiyor ki ödenen bedellerin siyaseti değil, ödenecek bedellerin siyasetini oluşturana dek anlamsızlaşıyoruz.

Entelektüel olarak nefes alamamamız bir yana, sokağı yönetemiyoruz. “Çoğunluk” refleksinin bu kadar hızlı geliştiği bir ortamda, saklanmaya ve faşizmi arzulayan kitleye “dur” demek bir yana dursun aptal bir “demokratlık” ile bu kitleye yaltaklanmaya çalışıyoruz.

Kürtler her gün katledilirken, yıl başından bu yana yüzlerce işçi yaşamını “iş cinayetleri” vesilesiyle yitirmişken, kapitalizm ve ulus devlet cinayet işlerken bizler mesai saatlerimiz bittiğinde olacak eylemleri bekliyoruz. Oysa tıpkı Uludere Katliamı’nın olduğu gün Taksim’de buluştuğumuz ve Tarlabaşı’na doğru direnişin aktığı gibi, tıpkı 12 Haziran öncesi ve sonrası sokaklara öfkenin dağıldığı gibi bugün de öfkeye ihtiyacımız var. Biz “üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğleyen” kadına (Ulrike Meinhof) hayranlık gibi popüler bir duygudan fazlasıyla, bir mirasın organik bağıyla tutunmalıyız. Kürt sorunu bu ülkenin “acil” ve “önemli” sorunudur; ancak unutmamak gerekir ki Kürt sorununun çözümünün çok katmanlı siyasetimizin tam olarak arzu ettiği biçimde olması için sokakları mesai saatlerinde doldurmamız gerekmektedir. Türk sorununun ve daha da mühimi “emek ve insanlık” sorununun çözümü ötelenmemelidir.

Radikal ve sol siyaset artık kendini “canı yandığında” değil muktedirin canını yakmak için örgütleyebilecek duruma gelmelidir. Bu da seküler dünyanın misyonerleri STK’lerin, yahut Avrupa Birliği yanaşmalarıyla olabilecek bir iş değildir. Sınırlarındaki göçmenlere yaşattıklarını detaylarıyla bildiğimiz; küresel adaletsizliğe katkısıyla tanıdığımız AB ödül alsa ne olur, hatırlamıyor musunuz, o ödülü halkların kendi istekleriyle komünist olmasına göz mü yumacağız diyen ABD’li siyasetçi Kissinger da almıştı. Kitleler artık istediklerini alacaklar; bunun için ortaya Nepal’deki gerillaların yaptığı gibi kan da koyabilirler, bedenlerini ölüme de yatırabilirler, bir yumruk yahut yumurta olup takım elbise suratlı adamların suratlarında da patlayabilirler. Ya suratlarına çarpan yumurta olacağız ya da sırtımızdaki postallarına, ensemize sürten bıyıklarına alışacağız.

Yazıyı Roy’la başlattık, Roy’la bitirelim, bizim meramımızı ve bu yüzyılın direnişinin kodlarını en iyi o anlatıyor:
“Çünkü savaş ancak, askerler cepheye gitmeyi reddettiklerinde, işçiler gemilere ve uçaklara silah yüklemeyi kabul etmediklerinde, insanlar İmparatorluk’un dünyanın dört bir yanındaki ticari ileri karakollarını boykot ettiklerinde durdurulabilir.”

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: radikal siyaset / sokak hareketi / sol mücadele /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.