“Tabansız Ayakkabılar”!

Sol Defter- Haber - 22 Ekim 2012 - İşçi Gündemi

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

“Yasa yeni anlayış eski!”

Meclisten geçen Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmeleri Yasası, böyle nitelendirildi. “Eski anlayış” derken, öyle yüzyıllar öncesi de kastedilmiyor, 80 li yıllara uzandığınız zaman insan hakları, işçi hakları açısından bu ülkenin miladına varılıyor zaten! Son çıkarılan yasa ise o milattan bu yana bir arpa boyu yol alınmadığını ispat ediyor.

Ülkemizde 30’un altında işçi çalıştıran işletmelerde işten atılan bir işçinin işe iade davası açma hakkı eski yasada da yoktu. Örneğin Hava İş sendikasının patronlarının işten attığı emekçiler Şelale, Pınar, Özlem, Ayşe, Nilgün, Munzur, Ender bu nedenle işe iade davası açamadılar! Ama herhangi bir iş yerinde işçiler haklarını toplu pazarlıkla savunmak için, her türlü engeli aşarak iş yerindeki işçilerin yarısını aşan sayıda üye olduktan sonra işten atılırlarsa, sendikal tazminat talebiyle dava açılabiliyordu. Bu sırada üyeliğin noter kanalıyla yapılma zorunluluğu ise, işçiler % 50 ye ulaşamadan patronları haberdar edip başka gerekçelerle işten atma fırsatı veriyordu. (Sun Expres örneğindeki gibi.)

Adı yeni, anlayışı milattan önce olan bu yasayla artık işçiler yargıya başvurarak haksızlığa uğradıklarını dahi öne süremeyecek, dava dahi açamıyacaklar. Noter şartı kaldırıldı ama, daha da kötü olarak üyelik, e-devlet kapısına bağlandığından artık patronlar, devlet eliyle haberdar olacaklar.

Eski yasada işe iade davası açılamasa da sendikal tazminat davası açma hakkının olması sadece caydırıcı bir etki yaratıyor ve işçilerin sendikaya üye olma hakkına aykırı davranışları yaptırıma bağlıyordu. Askeri diktatörlükten 30 yıl sonra hem de darbelere karşı olduğu iddiasındaki bir iktidarın yapacağı yasa değişikliğinde bu saçmalığı düzeltmesi ve işe iade davası açma hakkını bütün işçilere teslim etmesi beklenmez mi? Ama böyle olmadı, iktidar bırakın işe iade davası açmayı sendikaya üye oldukları için işten atılanların da tazminat davası açma hakkını elinden aldı.

Bu ülkede işletmelerin %95 i 30 kişi altında işçi çalıştırıyor; toplam işçi sayısının ise yarıdan fazlası bu işletmelerde üretim yapıyor. Yani çalışan nufusun yarıdan fazlasına, hem de açık açık, hiç utanmadan, “birlik olur örgütlenirseniz işten atılır ve bunun bir haksızlık olduğunu dahi iddia edemezsiniz!” dediler. Fiilen sendikalaşmayı olanaksız hale getirdiler.

Tek başına bu örnek bile yasanın askeri darbe anlayışından daha da geri olduğunu gösteriyor. Meclis bu ayıbı, bu hukuka ve insan haklarına saygısızlığı 8 AKP milletvekilinin son anda verdiği önergeyle yaşama geçirdi. Grevi yasaklayan yasayı torbaya atan Metin Külünk bu 8 vekilin arasındadır diye tahminde bulunuyorsanız yanıldınız. Bu “şeref” başkalarına ait oldu!

Metin Külünk’ün daha önce kuyuya attığı taş, “grev yasağı” ise, THY yönetimi dışında hiç kimse tarafından savunulabilir olmadığı için bu yasayla çıkarıldı. Bunda sendikalarının aymazlığı nedeniyle ağır bedel ödemek zorunda kalan, tepki gösteren ve halen direnen THY işçilerinin payı kuşkusuz büyüktür. Şimdi bu 305 arkadaşımızın işe iadesini sağlamak için, başta yasayı onaylayan Cumhurbaşkanı olmak üzere herkes üzerine düşeni yapmak zorundadır.

Bu yasanın çıkmasına engel olacak tepkiyi örgütlemesi gereken sendikalar ise acınacak haldeler. Hemen hepsi, üzeri cilalanıp parlatılsa da altı delik ayakkabıya benziyorlar. Hatta bazılarının “tabanı” tümüyle yok! İşçiler de bu “tabansız” ayaykkabılarla yağmurda, karda yürümeye çalışıyor!

Emeğinden başka satacağı bir şeyi olmayanların, birlikteliğe ve dayanışmaya hep daha fazla ihtiyacı oldu. Çoğunluktaki mülksüzler olmasa da, azınlıktaki sermaye ve iktidar sahipleri bunun bilincindeler. O nedenle önce, bu amaçla oluşturulan kurumları, sendikaları kontrol altında tutmalıydılar. Bu yolda en büyük yardımcıları da işçilerden “devşirdikleri” yandaşlar oluyor!

Sendikalar tümüyle denetim ve kontrol altına alınırken, düzenle örtüşen bir yapı da kurumsallaşıyor. Bürokrasi çarklarına uymakta mahirleşen “yeni” çeriler devletin ta kendisi oluyorlar. Bu sürece uyum sağlamayanları kodese tıkıp yok ederken, yanlarına “kabul ettikleri” örneklere özendirmek için hiçbir “fedakarlıktan” kaçınmıyorlar. Öyle ki sendikacıların hedefledikleri “nihai kariyer” meclis oluyor! Sonra da bu yatırımın semeresini topluyorlar!

Sendikaların, işçilerin dayanışma ve mücadele örgütü olduğunu söyleyenler de, şimdiki acınası durumdan çıkışın yolunu nedense dolandırıp duruyorlar. Çözüm öyle karmaşık falan değil, sadece bu kurumları kimin yönettiğinde saklı. Belki faydası olur diye tek cümlelik yalın gerçeğin altını yeniden çizelim: İşçilerin mücadele ve dayanışma örgütlerini işçiler” yönetmiyor!

Sendika yöneticisi olan işçi, işçiliğini sıyırıp maaşını aidatlardan almaya, sendika kasasından seyahatlere çıkmaya, makam arabasına binmeye, özel ilişkilere girdiği işçileri temsilci atamaya, özetle etrafındaki pervanelere “başkanlık” yapmaya başladığında, kısa sürede zıttına dönüşüp patronlaşıyor. Sorunun çözümü de bu kadar net: Bu sınıf devşirmesine engel olmak, seçilenlerin işçi kalmasını sağlamak için profesyonel sendikacılığa son vermek gerekiyor. Bu gerçek bütün çıplaklığıyla ortada dururken, sendika yönetim sistemini değiştirmeden, sağcı gitsin solcu gelsin, Ahmet gitsin Mehmet gelsin, hırsızı uğursuzu değil, dürüstü, ahlaklısı gelsin demenin faydası yok. Gökkuşağı Hareketi bu alternatif sistemin adıdır…

airkule.com

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: TİİK /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.