Eyüp Can’a Sorular

Sarphan Uzunoğlu - 30 Ekim 2012 - Güncel Politika / Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Entelektüelin rolü, herkes hakkındaki ifade bulamamış gerçeği söylemek için biraz öne ya da biraz yana çıkmak değildir; entelektüelin rolü, daha çok iktidar biçimlerine karşı, bu biçimlerin hem nesnesi hem aracı olduğu yerde mücadele etmektir: “Bilginin”, “hakikatin”, “bilincin”, “söylemin” oluşturduğu düzende. *

Bunlar benim sözlerim değil, iktidar kavramının kabusu Foucault entelektüelin toplumdaki rolünü açıklarken bu cümleleri kullanmış. Türkiye’de ise entelektüeller ve özellikle de “köşe yazarları” bu söylemin oldukça dışında kalıyorlar. Hatta öyle ki iktidarın “gaza tuttuğu”, “ölüm oruçlarında unuttuğu” kitlelere akıl verme sırasına giriyorlar.

Muhtemelen bu yazının da yayınlanacağı Radikal Blog’un ortaya çıkış sürecindeki “karar verici” ekibin başında olan Eyüp Can ise tüm yazılarında “yana ya da öne çıkma” alışkanlığını sürdürüyor. Dahası bu “yana çıkma” olayının da hakkını veremeyip, garip bir biçimde “yumuşak bir söz” ile devletli ağızı birleştirerek. Son örnek ise tenis turnuvasındaki “protesto” olayı.

Bu nasıl ülke Allah aşkına! başlıklı yazıda geçen kimi ifadelere kulak verelim, Eyüp Can’a göre “birinci yanlış” şuymuş:

Ev sahipliği yapmak dışında Türkiye ve siyasetinin Dünya Kadınlar Tenis Turnuvası ile ne alakası var Allah aşkına?
Siyaseti ilgilendiren bir platform olsa anlarım.
Ama turnuvanın ne siyasetle ne de Türkiye ile alakası var.
Orada Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ve Fatma Şahin’i Serena Williams ve Maria Sharapova’nın şaşkın bakışları arasında ıslıklayınca ne geçti elimize?
Bu kadar mı tahammülsüz bir toplum olduk?
Olduk maalesef.

Eyüp Can Sağlık “yiğidi öldür hakkını ver” mi demiş bilinmez bir de durumu kurtarır mı bilinmez yazısının devamında “Orada bakanların ne işi var?” diyebilmiş. Bu noktada kendisine sorulması gereken sorular ortaya çıkıyor.

Birincisi şu ki bir Bakan’ın nerede protesto edilip nerede edilemeyeceğine karar vermek “yasama” organının yahut “kolluk kuvvetlerinin” tekelinde bir durumdur, gazeteciler meclisin bir parçası mıdır yahut kol kola girdikleri asker ve polislerin karakterleri artık içlerine mi yansımıştır?

İkincisi ve daha önemlisi de Eyüp Can Sağlık’tan rica ettiğimiz “eylem yapılması tahammülsüzlük sayılmayacak mekanlar” listesi ne zaman kitapçılara ulaşacaktır. Arkadaşlarla konuştuk, o güne dek eylem yapmayacağız.

Üç numaralı soru da şu: Protesto kültüründen bile bu kadar “acı çeken” bir iktidarın olduğu ülkede direniş kültürüne geçildiğinde her daim “terörize etme” potansiyelini göstermiş “muzaffer Türk basını” içerisinde Radikal’in yerinin farklı olduğunu düşünen bir kesim mevcut. Size gelin gerillaya katılalım demiyorum; ancak bir ıslığın hesabını soranın bu dünyadaki haklar ve özgürlükler üstünde ıslık kadar hakkı var mıdır bunu hiç düşündünüz mü?

Gazetenizde yayın yönetmenliğinizin başından beri birçok protestocunun mağduriyetine dair haberler yer aldı. Aklıselim hiçbir ülkede verilmeyecek bu cezalara karşı olduğunuzu yahut eğer Foucalt’ya kulak veren bir insansanız olmanız gerektiğini düşünüyorum. Bir yasağa karşı olmanın tek başına bir şey ifade etmediğini bile bile hem de. Kafataslarında kırıklar tespit edilen insanların ülkesinde çoğunluğu beyaz türk bu kalabalığın eyleminden bile “nem kaptığımız” durumda, Kürtler ve sivil toplum kültürünü aşıp direnişe geçmiş tüm diğer toplulukları ne yapmalıyız, hepsini kafese mi atalım yoksa ıslıktan daha “etkili” yöntemler kullandıkları için ölüme mi terk edelim?

Devletlerin toplumlar için olduğu dünyada devlet erkanını “usul ve edep” gereği protesto etmemek kaçıncı yüzyılda kaldı? İktidarla karşılaştığımız her yerde çarpışamayacaksak, hele ki bu kadar az fırsat buluyorken nerede çarpışacağız? İnsanlar ancak “görünmez” oldukları durumlarda bu çarpışmaya cesaret edebilirken, gözetim toplumunu güçlendirmek bir genel yayın yönetmenine mi düşüyor? Hele ki bizim “Radikal” dediğimiz gazeteninkine.

Eyüp Bey, bu arada oradaki “protestocu” kitleyi pek bir yabancılamış; Eurosport’tan Onur Akmeriç ki kendisi kısa bir süre çalışma arkadaşım olmuştu Eyüp Bey için bir derleme yapmış, son paragrafı alıntılıyorum:

Avustralya Başbakanı Julia Gillard, bu sezon başında Avustralya Açık erkekler yarı finalini izlemek için tribündeki yerini almıştı. Tabii hükümeti yöneten kişiyi kameralar da çekecekti. Gillard maçın başlamasını beklerken dev ekranda belirdi. Konuşma yapmayacaktı. Sadece maçı izlemeye gelmişti ve kameralar ona yönelmişti. İşte o anda Rod Laver Arena’da ıslık ve yuhalama tufanı koptu. Avustralya halkı yönetimini beğenmediği başbakanını, konuşma bile yapmadığı sırada, sadece dev ekranda belirdi diye yuhaladı. Kimseye de rezil olmadı. Bunları aşabilmek lazım.

Bırakın devletin itibarını “devlet” korusun, onu da “yapabiliyorsa” yapsın. Türkiye’nin protestoya dahil olması Türkiye için “onur” olabilecek bir durumdur. Yoksa Allah korusun Türkiye’de bir Kürt Baharı yaşansa siz dahil köşecilerimizin yazacakları şimdiden kanımı donduruyor. Avustralya’yı yeterince medeni bulduğunuzu umuyorum ya da en azından kıtalar ötesinden Avustralyalı yurttaşlara akıl öğretmekten çekineceğinizi.

* Foucault, Michel, Entelektüelin Siyasi İşlevi, Ayrıntı Yayınları, 2005, İstanbul. (s.32,s.83)

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Eyüp Can /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.