Yerelleşme eğilimlerine eleştirel bir bakış ve asgari ücret- Yasemin Çelik

Sol Defter- Haber - 5 Aralık 2012 - Güncel Politika / İşçi Gündemi

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Küreselleşme bağlamında bölgeselleşme/yerelleşme eğilimlerine eleştirel bir bakış ve asgari ücret- Yasemin Çelik

“Gerçeklik asla bütün sırlarını ele vermez, sen gerçeklikten payına düşenleri kurtarmalısın.”(1)

Kapitalizm için mekanların düzenlenmesi ve yeniden üretimi, kendi yeniden üretimini sağlaması açısından son derece önemli bir araçtır. Sermaye önceleri ulus devlet ölçeğinde hareket ederken günümüzde ölçekler konusunda da bir farklılaşma olduğu söylenebilir. Buradan hareketle sermaye hem ulus üstü ölçekte hem de ulus altı ölçekte etkin faaliyet göstermektedir. Ulus üstü ölçek küresel boyut olarak adlandırılırken ulus altı ölçek de yerel/bölgesel ölçek olarak adlandırılmaktadır.

Son yıllarda tüm dünya hızlı bir dönüşüm ve farklılaşma içerisindedir. Özellikle Türkiye’de 1980 sonrasında toplumun tüm kesimlerince daha belirgin bir biçimde hissedilen bu durum araştırmacılar tarafından değişik biçimlerde değerlendirilmiştir. Globalleşme çağı olarak nitelendirilen bu süreci; “kapitalist ilişkilerin yeni tezahürü”, “azgelişmiş ülkeler için fırsat dönemi” ya da “küresel bağımlılığa gelen yeni dinamizm” şeklinde yorumlayanlar olmuştur. Bu yeni dönemi kapitalizmin önceki süreçlerinden bağımsız, apayrı bir süreç olarak değerlendirmek bizi yanıltabilir. Dolayısı ile yaşanmakta olan bu zaman kesitini kapitalizmin önceki dönemlerini de göz önünde bulundurarak, ulaşım, iletişim ve teknolojik gelişmelerde yaşanan değişimlerin etkilerine bağımlı oluşturulan politikalar/düzenlemeler çağı olarak adlandırmak yanlış olmayacaktır.

1970’li yıllara kadar gelişmiş olarak adlandırılan ülkelerin iç pazardaki üretim hacimlerinin doruk noktasına ulaşması, bununla birlikte yeni teknolojilerin ortaya çıkması, ülkeleri yeni üretim tekniklerinin kullanılması yolunda teşvik edici bir etmen olarak gösterilebilir. Kullanılan yeni üretim teknikleri ile birlikte yeni ve çeşitlenmiş mal ve hizmetlerin sunumu, hızlı iletişim ve ulaşım kolaylığının sağlanması küresel rekabetin keskinleşmesine neden olmuştur.

Küresel rekabetin getirmiş olduğu yeni koşullar neticesinde, o döneme değin uygulanmakta olan görece refah politikalarının yeni ihtiyaçlar karşısında işlevsiz kalması, sermaye birikim rejiminin sürekliliğinin sağlanabilmesi açısından üretim ilişkilerinin, piyasanın ve devletin yeniden yapılandırılması gereksinimini gündeme getirmiştir. 1980’li yıllarda yaşanan dönüşüm, bu projenin hayata geçirilmesi için atılmış bir adımdır. İhracata dayalı sanayileşme modeline geçiş, doğrudan yabancı yatırımların serbest bırakılması, kamu görev ve sorumluluklarının kademe kademe piyasaya devredilmesi, devletin piyasada rolünün yalnızca düzenleyici olarak sınırlandırılması, özelleştirmeler, kamu ile işbirliği içerisinde yerel/bölgesel üretim alanlarının teşvik edilmesi (2) bu fikri açıklar niteliktedir. Oluşturulmak istenen bu yeni politikalar aynı zamanda ulus devlet biçiminde -tek merkezci- yönetim modelini bir engel olarak görmüş ve yetki mekanizmaları konusunda yeniden düzenleme yapılması gerektiğini vurgulamıştır. Bu amaçla merkez kapitalist ülkeler ve giderek onun etki alanında olan diğer bölge/ülkelerde yetkiyi daha küçük ölçekli denetim birimlerine devreden, küçük üretime dayalı, yerel ve bölgesel ekonomilerin kendi kaynaklarını kullanarak etkinleşmesini sağlayacak bölgesel/yerel uygulamalara geçilmiştir.

Yerel/bölgesel alanlarda gerçekleştirilen ekonomik faaliyetlerin küresel rekabette başarılı sonuçlar elde etmesi; IMF, DB, DTÖ, BM, AB, NAFTA gibi ulus üstü kurumların desteği ile yerel/bölgesel alanların mekansal ölçekte yetki alanının yeniden tanımlanması ihtiyacını doğurmuştur. Buradan hareketle bölge kavramına yeni tanımlamalar getirilmiş ve kalkınma politikalarında “bölge kalkınması” ya da “kalkınmada bölgesel dinamiklerin etkinleştirilmesi” ülke kalkınmasının ve özellikle küresel rekabetin sürekliliğinin motoru/teminatı olarak görülmüştür. Kapitalist dünya ekonomisi içerisinde yer alan Türkiye de 1980 yılı ile birlikte dünya piyasaları ile tam bir entegrasyon amacıyla ulus üstü kurumların belirlediği uyum programlarını hayata geçirmeye başlamıştır. Gerçekleştirilmeye çalışılan bu programlarla hem 1990’lı yıllardan sonra aşırı boyutlara varan bölgesel dengesizliklerin giderilmesi hem de yerel/bölgesel dinamikler üzerinden sağlanacak bir bölgesel kalkınma politikası oluşturulmak istenmiştir. Ancak beklentiler ve gerçeklikler düzeyinde inceleyecek olursak, 1960’lı yıllardan itibaren sermayenin mekansal olarak ülke geneline eşitsiz bir biçimde yayılması, uygulanmak istenen yerel/bölgesel politikalar altındaki zeminin sağlam olmadığını kanıtlar niteliktedir. Örneğin 1960’lı yıllarda yapılan planlar daha çok sektörel ağırlıklı planlardır. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planında esas hedef olarak ulusal kalkınmaya işaret edilirken, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planında Bölgeler arası eşitsizlik gündeme getirilerek bu eşitsizliğin giderilmesi ile sağlanacak bir ulusal kalkınmadan bahsedilmektedir. Gerçekten de o döneme bakıldığında; üretken sermayenin mekansal olarak dağılımı; İstanbul, Kocaeli, İzmir, Bursa, Antalya, Adana, Hatay gibi çoğunluğu sahil şeridinde ve ulaşım imkanı ülkenin iç bölgelerine oranla daha gelişmiş bölgelere yöneldiği görülmüştür. Bu durum da gelişmemiş diye adlandırılan bölgelerden/mekanlarda gelişmiş bölgelere/mekanlara doğru işgücü akımını yoğunlaştırmıştır. Yine ikinci kalkınma planında bu durum (sermayenin ülke çapındaki eşitsiz dağılımı ve beraberinde gelen bölgesel dengesizlik durumu) “azgelişmiş bölgelerin tasarruf oranlarının kıt olması” (3) şeklinde değerlendirilmiştir. Burada vurgulanması gereken nokta; bölgesel eşitsizlikleri gidermek için hükümetin plan ve programlarını neye/kim(ler)e göre oluşturduğudur.

Tarihsel olarak diğer birçok etmen olmak ile birlikte kapitalizmden aslan payını almak isteyen Türkiye’deki sermaye sınıfı tarafından özellikle 1980’li yıllardan sonra bahsi geçen bölgeler arasındaki eşitsiz koşullar değerlendirilmek istenmiştir. Bu makalede birikim ilişkilerinin bölgesel eşitsizliği nasıl derinleştirdiği açıklanmaya çalışılmış, bunun için kalkınma planları ve Ulusal İstihdam Stratejisi (2001-2023) göz önünde tutulmuştur. Makalenin asıl amacı kalkınma politikalarında bölgesel kalkınmanın ve rekabetin motoru olarak görülen yerel/bölgesel politikalara, yerelde hangi özneler tarafından ihtiyaç duyulduğunu göstermektir.

Sermaye birikimi emek ve sermaye ilişkileri ile mekan üzerinde gerçekleşen bir süreçtir. Üretim aşamasında emek- sermaye ilişkisinin yanında devlet-sermaye, devlet-emek ilişkisi de göz ardı edilemez. Kuşkusuz bu durum emek-sermaye arasındaki bağımlı ilişkiyi anlamamızı sağlarken devletin sınıfsal karakterinin yanında, kapitalizmin mekan üzerinde yarattığı dönüşümün hangi öznelerce gerçekleştirildiğini anlamamıza da yardımcı olacaktır.

İhracata dayalı sermaye birikim rejimine geçişle birlikte bir önceki dönemle karşılaştırıldığında değişenin yalnızca refah politikaları yada devlet merkezli gelişme stratejileri olmadığını görüyoruz. Bu süreçte değişen uygulamalardan biri de –bizim analizimiz açısından en önemli uygulama- sermaye birikim coğrafyasının da değişmiş olmasıdır. (4) Bu yeni gelişmelerle birlikte sermayenin hareketliliği ve ulus devletin bu alanda daha az müdahaleci hale gelmesi, yerel girişimcilerin liderliğinde, yerel birimlerin kendisini aktive etmeye başlamış, yerel birimler uluslar arası mekansal işbölümünde kendilerine daha iyi bir konum elde etmeye yönelik olarak birbirleri ile yarışmaya itilmiş, dünya kentleri hiyerarşisi olarak adlandırılan yapılanma içinde kentler kendilerine olabildiğince avantajlı bir konum elde etmeye yönelik olarak stratejiler izlemeye başlamışlardır. (5) Bu süreçte devlet yalnızca sermaye birikimi adına yapılması gereken organizasyonların düzenleyici/yönetici unsuru olarak yer almıştır. Yaşanan bu sürecin yalnızca ülkenin/bölgenin kendi dinamiklerinin ihtiyacı sonucu ortaya çıktığını iddia etmek hatalı ve eksik bir değerlendirme olacaktır. Daha çok ulus üstü kurumların ve yereldeki/bölgedeki güç odaklarının bu konuda teşvik ve ısrarlarının yaşanan dönüşümlerde büyük ölçüde etkili olduğunu söyleyebiliriz. Avrupa Konseyi’nin 1999 tarihli 29 nolu “Tavsiye Kararında” yerellik ilkesinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında yer alması açıkça istenmiştir. (6)

Avrupa Birliği uyum kapsamında görüşülen konular arasında devletin ekonomik organizasyonlar ve karar alma süreçlerinde yetkiyi bölgede oluşturulacak yerel komisyonlara bırakması işaret edilmiş, bu doğrultuda 2004 yılında yerel seçimlerde ülkedeki belediyelerin %48,8 ini alan AKP, yerel yetkilere/yetkililere yönelik bir reform başlatmıştır. Ancak dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından “Yetkileri zayıflayan vali, devletin ve hükümetin ildeki temsilcisi olmasına karşın, gücünü ve yetkisini yitirmektedir” (7) düşüncesi ile yeniden görüşülmek üzere taslağı meclise geri göndermiştir. Kanunun ilk değiştirilen şekli, il genel meclisine valinin onaylamayı reddettiği, oylanmış bir kararı geçirme olanağı tanıyordu. Bu durumda vali karara ilişkin onayına değil, sadece prosedürle ilgili sebeplere dayanan bir argümanla idari mahkemelere başvurabiliyordu. Ancak Anayasa Mahkemesi kanunun bu şekilde değiştirilmesini “idari birim içinde birlik ve bütünlük” ilkesine dayanarak değiştirdi.

Bunun yanı sıra bölgeselleşme/yerelleşme olgusu analiz edilirken yapılan diğer bir yanlışlık da yaşanan dönüşümleri “yerel”in talepleri olarak addetmektir. Bu, gerçekte ne derece “yerelin/bölgenin” talebidir? Bir bütün olarak yerel’in hepsini kapsamakta mıdır, yoksa duyulan talepler yalnızca yerel’deki güç odaklarının talepleri midir? sorusu aklımıza takılmaktadır. Sanırım bu soruya verilen adil, cesur ve gerçekçi bir cevap, bizim bu makalede anlatmak istediğimiz gerçekliği ortaya sererek yerelleşme/bölgeselleşme olgusunun gerçekte ne anlam ifade ettiğini ve bir bütün olarak toplumun ihtiyaçlarına mı yoksa belli başlı çıkar gruplarının ihtiyaçlarına mı karşılık geldiğini cevaplamış olacaktır.

2009 yılının ekim ayında çalışmalarına başlanan ulusal istihdam stratejisinde, temel politika ekseni olarak; işgücü piyasasının esnekleştirilmesi bunun yanı sıra kadınlara ve gençlere yönelik işgücü piyasasında istihdamı arttıran politikalar uygulanacağı belirtilmiştir. Ancak yine aynı stratejide bunu yaparken, uygulanacak yeni teşvik politikalarının maliyetleri firmalarca değil genel bütçe ve işsizlik sigortası fon kaynaklarıyla karşılanmalı, böylelikle işletmelerin rekabet gücünün gözetilmesi gerektiğine özellikle vurgu yapılmıştır. Böylelikle sermayenin yapacağı yeni atılımlara devlet eli ile genel bütçeden kaynak aktarılacağı alenen belirtilmiştir. İşgücü piyasasının esnekleştirilmesi hususunda ciddiyetle durulan stratejide, küresel ölçekte rekabetin artması sonucu, büyük ölçekli işletmelerin ağırlıkta olduğu, işçilerin basit ve monoton işler yaptığı, bu nedenle de değişen tüketici isteklerini bu sistemin karşılayamadığı belirtilmiştir. Bunun doğal bir sonucu olarak da tüm dünyada çeşitli malların küçük ölçekli olarak üretildiği, üretimi talebin yönlendirdiği, işletme ve fabrika ölçeğinin küçüldüğü, esnek ve güvencesiz çalışmanın yaygın olduğu post-modern üretim tarzına geçildiği vurgulanarak, yerel/bölgesel ve küçük ölçekli bir sisteme olan ihtiyaç açıkça dile getirilmiştir. Dolayısı ile yerel/bölgesel bir birikim modeli için de bölgesel asgari ücret uygulamasına geçişin gerekli olduğu söylenmiş fakat uygulama konusu yerel sermayenin tercihine/insafına bırakılmıştır. 2005 yılının Haziran ayında yayınlanan Ankara Sanayi Odası raporunda (9) Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan; ekonominin sürekli büyümesine rağmen işsizliğin bölgeler arası eşitsizliğin bir sonucu olduğunu vurgulayarak, dünya nüfusunun neredeyse yarısının uyguladığı bölgesel asgari ücret uygulamasının bölgeler arasındaki eşitsiz gelişmişlik farklılıklarını gidereceğini ifade etmiş ve azgelişmiş bölgeler için ulusal asgari ücretin adaletsizlik unsuru yarattığına dikkat çekmiştir. Bu bölgelerde (6. bölge- Doğu ve G.Doğu Anadolu illeri) bölgesel asgari ücrete geçilerek mevcut gelişmişlik farkları ve istihdamın dengeye oturtulacağını iddia etmiştir.

Bununla birlikte DPT tarafından hazırlanan ve 1 Temmuz 2006 tarihinde resmi gazetede yayınlanan 9. Kalkınma Planı’nda; bölgesel düzeyde, küresel rekabet koşulları altında kendileri birer rekabet birimine dönüşen şehir ve bölgeler için, dinamik ve potansiyellerini değerlendiren uygun stratejiler çerçevesinde, bütün kesimleri kalkınma sürecine katan iyi yönetişim modelleri öngörülmektedir. Ancak yine aynı planda yerel aktörlerin bu potansiyele sahip olmadığı, dolayısıyla da devletin yerel aktörlerin kapasitesini geliştirmeye yardımcı olacağını vurgulamıştır. Bunlara yönelik olarak 5 Nisan 2012 tarihinde yeni teşvik paketiyle ilgili düzenlenen toplantıda hükümet, bölgesel teşvik sisteminin etkinliğini arttırarak il bazlı bölgesel teşvik sistemi uygulanacağını, buna mukabil her durumda 6. bölge olarak adlandırılan Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerinin teşvikte aslan payını alacağını duyurmuştur. Yapılan yatırımlar karşılığında %55’e varan oranda vergi muafiyeti, sigorta primlerinin 10 yıl süreyle devlet tarafından ödeneceğini garanti ederek genel bütçeden sermayeye kaynak aktarma mekanizmasını devreye sokmuştur. Ancak TÜSİAD, DPT tarafından hazırlanan bu plana, sosyo-ekonomik göstergelerde eksi değer alan illerin teşvik kapsamına alınmasını kaynakların israfı olarak değerlendirerek eleştirmiştir. Burada kendisi de büyük bir sermaye gurubu olan TÜSİAD’ın hükümete yönelttiği eleştiriyi, bölgesel asgari ücreti desteklemediği yönünde algılanmaması gerektiğini özellikle belirtmek gerekir. Eleştirinin nedeni yalnızca toplam kaynaktan alınacak payın diğer sermaye gurupları ile paylaşımına dair bir eleştiri niteliğindedir.

DİSK’in, 2012 yılı Aralık ayı itibari ile açlık ve yoksulluk sınırı verilerine dayanarak yaptığı bir araştırmanın sonuçlarına göre (10) ; sağlıklı beslenmek için yetişkin bir kadının yapması gereken günlük harcama tutarı 8,69 TL olurken, bu rakam yetişkin bir erkek için 8,95 TL, 15-19 yaş erkek çocuk için 9,49 TL, 4-6 yaş bir kız çocuğu için 6,59 TL olarak tespit edilmiştir. Buna göre 4 kişilik bir ailenin sağlıklı beslenmesi için yapması gereken günlük gıda harcaması 33,71 TL (11) olmaktadır. Aynı hesaplamaya göre 4 kişilik ailenin sağlıklı beslenmek ve insanca yaşayabilmek için yapması gereken asgari harcama tutarı ise aylık 3197 TL’dir. Söz konusu ailenin gereksinimlerini karşılamasında “gıda, içecek vb.” için ayırması gereken tutar 1011 TL, giyim ve ayakkabı için ayırması gereken tutar 200 TL’dir. Diğer harcama kalemleri ve ayrılması gereken tutarlar ise şöyledir: kira, su, elektrik vb. için 904 TL, mobilya, ev bakımı vb. için 183 TL, sağlık için 71 TL, ulaştırma için 312 TL, haberleşme için 137 TL, eğlence ve kültür hizmetleri için 70 TL, eğitim için 63 TL, lokanta, yemek, otel vb. için 133 TL, çeşitli mal ve hizmetler için 113 TL(12) olmaktadır. Buna göre 2012 yılı itibari ile net asgari ücret 799,42 TL’dir. 28 Kasım 2012 itibari ile yapılan toplu pazarlıkta 2013 Ocak-Temmuz aylarında asgari ücrete %3 oranında bir zam uygulanması kararlaştırılmıştır. Hesapladığımızda bu rakam yaklaşık; ocak ayında 823,42 TL, temmuz ayında ise 848,12 TL olması beklenmektedir. Ancak; bu rakamlar değil 2013 yılının, 2012 yılında belirlenen açlık ve yoksulluk sınırlarının bile altındadır. Bu veriler ışığında yerelleşme/bölgeselleşme eğilimi ve bölgesel asgari ücret talebinin çalışan kesimlerin ihtiyacı doğrultusunda oluşturulmuş politikalar olmadığı açıkça görülmektedir. Asgari ücretin bile yoksulluk ve açlık sınırının altında olduğu Türkiye’de çalışan kişilerin bölgesel asgari ücret uygulaması ile daha düşük ücretlere razı olması oldukça ironik görünmektedir. Bununla birlikte bölgesel asgari ücret uygulaması anayasanın “eşitlik” ilkesine ve çalışanların asgari geçimlerini sağlayacakları düzeyden daha düşük ücretlerle çalıştırılmasının engellenmesi ilkesine de aykırı görünmektedir. Bu bağlamda yapılması gereken tüm ülke çapında gündemine eşit işe eşit ücret hakkının kabul edildiği yeni bir politika oluşturulması ve hükümetin sermayenin baskısından sıyrılarak insan onuruna yakışır düzeyde bir asgari ücret seviyesinin belirlenmesidir.

Sonuç olarak işaret edilmek istenen nokta; yerelleşme/bölgeselleşme söyleminin gerçekte sermaye birikiminin sürekliliğini sağlamak ihtiyacına yönelik bir zorunluluk/atılım olduğunu vurgulamak, yerel/bölgesel, aynı zamanda da sosyal olanın, yani yerel’i oluşturan bütünün asli bir unsuru olan “sermaye dışı kesimlerin” tüm bu düzenlemeler içerisinde -sermayenin mitleştirdiği bölgeselleşme/yerelleşme kavramı karşısında- daha fazla eşitsizlik ve daha fazla yoksulluk ile karşı karşıya kaldığını/kalacağını vurgulamaktır.

Yasemin Çelik
Marmara Üniversitesi
Yüksek Lisans

Notlar:
(1) Murathan Mungan, Şairin Romanı, Metis Yayınları.
(2) Berna G. Müftüoğlu, Küresel Rekabetin Cazibe Merkezi: Yerel/Bölgesel Dinamikler, Bölgesel Kalkınma Politikalar ve Yeni Dinamikler, 2006, İstanbul, Derin Yayınları.
(3) http://www.dpt.gov.tr/PortalDesign/PortalControls/WebIcerikGosterim.aspx?Enc=83D5A6FF03C7B4FC9C34CFA04C7928C4
(4) H. Tarık Şengül, Devlet ve Kent Mekanı, İktisat Dergisi, 2000, sayı; 404, s:53.
(5) H. Tarık Şengül, Devlet ve Kent Mekanı, İktisat Dergisi, 2000, sayı; 404.
(6) Ahmet Apan, “Avrupa Yerel Ve Bölgesel Yönetimler Kongresi Ve Yerel
Yönetimlerimiz”, Hukuk Ve Adalet (Eleştirel Hukuk Dergisi), Yıl 1, Sayı 2, Nisan-Haziran 2004.
(7) http://www.mahalli-idareler.gov.tr/MahalliIdarelerKanunTasarilari/ilozelidaresikanunu.htm
(8) Elıse Massıcard, Türkiye’de Bölgeselleşme Süreci, Bölgesel Kalkınma ve Avrupa Birliği, Karabük, Valenciennes ve Katowice Karşılaştırmalı Analizi, Der: Ayhan Kaya, François Bafoil, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Aralık, 2009.
(9) Ankara Sanayi Odası, İşsizlik ve Bölgesel Gelir Dağılımı Eşitsizliğiyle Mücadele İçin Yerel Asgari Ücret Uygulaması, Haziran, 2005, s.1.
(10) http://www.disk.org.tr/default.asp?Page=Content&ContentId=1275
(11) http://www.disk.org.tr/default.asp?Page=Content&ContentId=1275
(12) http://www.disk.org.tr/default.asp?Page=Content&ContentId=1275

sendika.org

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Asgari Ücret / küreselleşme / yerelleşme /