Dr. Zafer Yörük: Gazetecilerin tutuklanması yeni değil

Sol Defter- Haber - 9 Ocak 2013 - Güncel Politika / Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Yeni Özgür Politika’nın 7 Ocak tarihli sayısında Dr. Zafer Yörük, Türk devleti ve hükümetinin, PKK’nin siyasal/düşünsel egemenliğinin dışta bırakılması koşuluyla Kürt halkının taleplerini ele almaya hazır olduğu iddiasını ortaya atığını söyledi.

Türk cezaevlerindeki açlık grevinin kritik bir döneminde akademisyenlerin katıldığı imza kampanyasına öncülük eden isimlerden biri olan Dr. Zafer Yörük, Türkiye’nin kuruluş felsefesini „düşünce ve düşünceyi ifade özgürlüğü hakkının ihlali üzerinden“ kurduğunu söyledi. Yörük, „Cezalandırılmakta olan gazetecilerin çoğunluğu Kürt hareketini ya da radikal sol hareketleri destekleyen kimlikleri nedeniyle oradalar“ dedi. İngiltere’de Londra Üniversitesi’nde ve Hewler’deki Kürdistan Üniversitesi’nde siyaset bilimi dersleri veren ve halen İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde çalışmakta olan Zafer Yörük ile öncülük ettiği imza kampanyası, Türkiye’de tutuklu gazeteciler ve BDP’li vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılması üzerine konuştuk.

pdf_big
Açlık grevlerine ilişkin bir çok akademisyenin de dahil olduğu bir kampanyaya öncülük ettiniz. Gelen destekten memnun kaldınız mı?
Oldukça tanımlı, belli bir çevrenin (Kürt meselesi üzerine araştırma yapan uluslararası akademisyenler) desteğini hedefleyen bir kampanyadan beklentimiz en çok birkaç yüz imza ile sınırlıydı. Bu nedenle, iki gelişme beni oldukça şaşırttı:
*Oldukça kısa bir süre içinde beş binden fazla kişi bu kampanyaya katıldığını beyan etti.
*Katılımcılar arasında sosyal bilimler alanında Judith Butler ve Noam Chomsky gibi dünya çapında isimler mevcuttu.
Bu başarının en önemli nedeninin, 80 civarındaki çağrıcılar grubunun militanca çabaları olduğunu teslim etmek gerekir. İkinci temel neden, açlık grevi ile yükseltilen taleplerin, her türlü insani ölçüt açısından meşruluğu olmalı. Kürt hareketinin dünya genelinde ulaştığı tanınmışlık ve empati düzeyi de kuşkusuz bu kampanyanın kazandığı destek ile ortaya çıkmış bulunuyor. Son olarak, teknik ama oldukça önemli bir mesele olarak kampanya metninin açık bir dille yazılmış olması; politik jargon ve kalıplardan uzak oluşu yanında apolitik hukuki-teknik ayrıntılarla boğulmuş olmaması bu faktörler arasında sayılabilir.

Son dönemlere siyasi gelişmelere yönelik Türkiyeli akademisyenlerin daha duyarlı olduklarını görüyorum. Buna katılıyor musunuz, nedir sizce bu değişimin sebepleri?
Kanımca kayda değer bir ‘eksen kayması’ndan söz etmek için vakit oldukça erken ama on yıllık süre dilimleriyle geriye, 1980’li yıllara kadar dönerek aşama aşama baktığımızda, ırkçılık ve şovenizmden demokratik mentalitelere doğru bir ilerleme grafiğinden söz etmek mümkün. Bu da Türkiye’de toplum olarak bu uzun süreçte kaydedilmiş bir ilerlemeye işaret ediyor.

Tabii ki üniversite çevrelerinden ya da genel olarak entelijansiyadan beklentilerimizin bundan çok daha fazla olması gerekir. Çünkü akademia, tanımı gereği bir ilerilik, öncülük, en azından bir marjinallik iddiasını taşıdığı ölçüde değerlidir. Oysa Türkiye’de akademisyenliğin – bakkallık, astsubaylık ya da mühendislik gibi – bir meslek grubuna indirgenmiş olduğunu gözlemliyorum ve oradaki değişimler, toplumun barometresi olmaktan öte bir anlam taşımıyor. Yakında bir siyasetçimizin televizyona çıkıp, ‘Akademisyenler de bu milletin bir evladı’ demesi şaşırtıcı olmayacak. Evet öyle, ama maalesef öyle.

Toplumun parçası, göstergesi ya da buradaki değişimlerin barometresi olmak bir toplumun entelijansiyası ve akademiası için marifet değil konsensüse teslimiyetin ve bu nedenle de değersizliğin, sıradanlığın göstergesidir. Bugün nihayet gözlemeye başladığımız genel olarak siyasete, özel olarak da Kürt sorununa yönelik akademik/entelektüel duyarlılığın çok geç ve sıradan göstergeler olduğunu düşünüyorum. Cumhurbaşkanının Kürt sorununu en önemli sorun ilan ettiği bir ülkede bu cümleyi tekrarlamayı nihayet başaran bazı YÖK profesörlerini takdir etmek, 16 Ağustos 1984 gününden itibaren, akademisyen kimliğinin sorumluluğunu gösterebilmiş ve bedelini hala ödemekte olan İsmail Beşikçi gibi sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen bilim insanına haksızlık olur kanısındayım.

zaferhoca

Gazetecileri Koruma Komitesi’nin son yayınladığı rapora göre Türkiye gazetecileri tutuklama konusunda başı çekiyor. Fikir ve basın özgürlüğü bağlamında bu durumu yorumlar mısınız?
Bu soruyu yanıtlamaya, on üç yıl Türkiye cezaevlerinde yatmış şair/muharrir Nazım Hikmet’in 1959 yılında ‘gazeteci’ Ahmet Emin Yalman hakkında yazdığı dizeleri alıntılayarak başlamaktan kendimi alamıyorum:

„Hapse atacaklarmış Ahmet Emin Yalman’ı
Amerikana yaranmaktaki rekabet yüzünden.
Hapisteki hırsızlara acıyorum ben,
ahlâkları bozulacak
Emin Beyle aynı damda yaşayarak…“

Ben bugün Türkiye’nin tutuklu gazeteci sayısıyla dünya sıralamasında zirvede olmasını şaşırtıcı bulmuyorum. Çünkü bu yöntemle fiilen cezalandırılmakta olan gazetecilerin çoğunluğu Kürt hareketini ya da radikal sol hareketleri destekleyen kimlikleri nedeniyle oradalar. Ve bu, Türkiye için hiç de yeni bir durum değil. Son birkaç yıldır Türkiye ve dünya kamuoyunda bu durumun görünür hale gelmesinde, mukaddesatçı hükumetle ideolojik görüş ayrılığına düşmüş Kemalist elit mensubu birkaç gazetecinin Oda TV ve Ergenekon davalarından yargılanıyor olması etkili olmuştur (Nazım’ın dizeleri de buraya oturuyor). Oysa modern zamanların birçok üçüncü dünya rejimi gibi, Türkiye de kuruluş felsefesi itibarıyla düşünce ve düşünceyi ifade özgürlüğü hakkının ihlali üzerinden varlığını gerçekleştirmiş ve sürdürmektedir.

Türkiye’de 1909’dan bu yana 112 gazeteci öldürülmüştür. Bu cinayetlerin çoğunluğu ‘faili meçhul’ kalmaları nedeniyle devletin resmi olmayan güçleri tarafından işlenmiş suçlar hanesine yazılıdır. 1990’lı yıllarda Kürt gazetecilere yönelik, öldürme, hapsetme bombalama biçiminde devletin bizzat yürüttüğü sistematik bir kıyım yaşanmıştır. Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze kadar hapsedilmiş binlerce gazetecinin çoğunluğu toplumsal muhalefet saflarında olmaları nedeniyle bu muameleye maruz kalmışlardır. Muhalif gazetecilik, ‘terör örgütüne yardım ve yataklık’ tanımı üzerinden bugün de sistematik olarak cezalandırılmaktadır. Umarım bu görünürlük ve duyarlılık hali devam eder ve Kemalist elitler yarın dışarı bırakıldığında ‘gerçek’ gazeteciler, tarih boyunca olduğu üzere cezaevlerinde unutulmaz.

BDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması bir süre önce gündeme getirildi. BDP’lilerin de umarsız bir tavrı var. Bu konuda ne söyleyebilirsiniz?

Bu hamleyi Başbakan ve MHP’den başka bir kesimin destekleyici biçimde dillendirmiyor oluşu, Başbakan’ın açlık grevleri sonucunda içine düşmüş olması muhtemel ruh halinin agresif bir semptomu olduğu izlenimi yaratıyor. Bundan daha güçlü bir ihtimal ise, zinayı suç sayma, kürtajı yasaklama, idam cezasını geri getirme gibi yine Başbakan’ın usta olduğu gündem saptırıcı hamlelerden biri olmasıdır. Ama sanırım gerçeklik bu iki ihtimali de içermektedir. Daha derin bir analiz, iktidar partisinin Kürt açılımı perspektifini ‘Kuzey Suriye’ olgusuyla birlikte mercek altına almak suretiyle yapılabilir.

Özetle Türkiye devleti ve hükumeti, PKK’nin siyasal ya da düşünsel egemenliğinin dışta bırakılması koşuluyla Kürt halkının taleplerini ele almaya hazır olduğu iddiasını ortaya atıyor. Böyle olursa, içinden konuştukları Türk-İslam sentezi çerçevesinde bu meselenin çözümlenmemesi ve bu çözümden siyasal/ideolojik rant elde etmemeleri için hiçbir neden olmadığı fikrindeler. Ama 30 yıla yakın bir mücadele pratiği içinde oluşmuş bir siyasal/ideolojik hegemonyayı yok saymak ve BDP’li milletvekillerini polise teslim etmek suretiyle bu olguyu tasfiye edeceğini zannetmek, bunların yerine hükümeti seven ‘Kürt aydınlarından’ bir heyet oluşturup müzakerelere başlamak vb. hayalcilik olduğu ortadadır.

Ben böyle bir silahlı/cebri hamle yerine BDP’yi Kürt seçmenin gözünden düşürme ve Kürt halkına alternatif bir önderlik yaratma amaçlı sistematik, uzun vadeli bir stratejinin zaten devrede olduğunu düşünüyorum. Bu, yalnızca Türkiye’nin Kürt illerini değil Kürdistan’ın bütün parçalarını ve bütün siyasal oluşum ve önderlikleri hesaba katan bir stratejidir. Tabii ki bu tespitleri, Kürt siyaseti içinde var olan farklı siyasal eğilimlerden birini tercih ettiğim için değil, temel bir siyaset-bilim prensibinden hareketle yapıyorum: Bir insan topluluğunun haklarını ancak bu hak taleplerini uyandırmış ve bunlar için mücadele etmiş siyasal kesimler sonuna kadar savunabilir.

ABD, Vietnam’dan çekilme anlaşmasını on yıl terörist ilan ettiği Vietnam Komünist Partisi ile yaptı, Güney Vietnam kukla devleti ile değil. Apartheid rejimi kendini feshederek özgür seçimlere gitme kararını 27 yıl bir adada hapsettiği Mandela’nın Afrika Ulusal Kongresi ile birlikte aldı. İrlanda, İspanya, El Salvador vb. örnekler çoğaltılabilir. Bunları çıkardığımızda ortada Nazilerin ‘sıfır çözüm’ politikasından ya da Türkiye devletinin ‘koruculuk’ sisteminden başka bir şey kalmıyor. Bu hatırlatmanın öncelikli muhatabı iktidar partisidir. Umarım Türkiyeli her gerçek demokrat yurttaş gibi onların kadroları arasında da Özgür Politika okurları mevcuttur.

ÖZLEM GALİP/LONDRA

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Kürt Sornu / PKK /