Selçuk Candansayar: “Sağlık alanı kapitalistleştikçe sağlık emekçilerinin mücadelesi de ortaklaşacak”

Sarphan Uzunoğlu - 9 Ocak 2013 - Güncel Politika

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Birgün’ü elime aldığımda iki insanın yazdıklarını kaçırmamaya özen gösteririm. Bu iki insandan biri “acaba bizim doktor ne yazmış” diye baktığınız yazılarında sizi asla pişman etmeyen Selçuk Candansayar. Söyleşi boyunca rahatlıkla farklı konulara geçme şansımız oldu, medyayı, iklim mücadelesini, sağlığı ve sınıfı birarada konuşabileceğiniz birilerini bulmak gittikçe zorlaşırken Candansayar’ı dinlemekte büyük fayda var.

Önce şu soruyla başlayalım: Kaç yıldır sürüyor bu Birgün macerası? Ve muhtemelen karşılıksız olarak günlük bir gazeteye inatla yazmanızın ardında yatan neden ne? Bir şeyleri değiştirebileceğinizi mi düşünüyorsunuz yoksa Birgün okuru dışında bir okur tipi beni anlamaz mı diyorsunuz?

BirGün gazetesinin kuruluş sürecinden bu yana içindeyim. Aslında gazetenin hazırlık döneminde benim yazarlık da yapacağım düşünülmemişti. Gazetenin sağlık ve bilim sayfalarını hazırlayacak ekibi oluşturmayı üstlenmiştim. gazete başlangıçta tümüyle ekonomik nedenlerden dolayı bazı alanları profesyonel gazetecilerle kotarabilecek güçte değildi. Sağlıkla ilgili doktorlardan oluşan bir grup kurmuştuk.Bilim sayfasını da ben hazırlayacaktım ve o sayfada bir kişi bilimle gündelik hayatı birleştiren bir köşe yazısı da yazacaktı. yayının başlayacağı hafta köşeyi yazacak kişi vazgeçti ve biraz da zorunluluktan ilk yazıyı ben yazdım, sonra da bu güne kadar devam etti. İnatla değil hala heyecanla yazıyorum. Bunca yıl düzenli yazmak benim düşünme pratiğime ve disiplinime çok büyük katkı yaptı. Bir de zaten bir şeyleri değiştirebileceğinizi düşünmüyorsanız zaten hiç bir şey yapamazsınız ki, yazarak dünyayı değiştiremeyiz ama değişimden ne anladığınızı en azından kendinize göstermiş olursunuz. ben en çok kendim için yazıyorum sonra dünya için. bundan daha büyük bir karşılığı bana kim verebilir ki. Okurla girdiğim etkileşim bana çok şey öğretiyor, bu da yetiyor. ana akım medyada yazar olmayı ise açıkcası kendime yakıştıramam.

Gazetenizde bir “yenilenme” rüzgarı yaşandı, Ahmet Şık ve Ertuğrul Mavioğlu’nun katılımlarıyla gazetenin gazetecilik niteliği ve politik niteliği de yükseldi. Ama malum reklamda yer alan yazarlar gazeteye gelmedi. Sizce bu gazetedeki havayı nasıl etkiledi, yahut Birgün’ün “geleceği” üstünde bu durumun nasıl etkileri oldu?

BirGün öncelikle bir gazete, politik bir gazete olması ikincil özelliği. biz öncelikle gazete gibi gazete olmasına çalışıyoruz. politik yanımız ise gizli saklı değil. 1960 ların başından bu yana gelişen sosyalist devrimci geleneğin bir parçasıyız. BirGün asıl entelektüel ve politik gücünü bu tarihsel sürecin en güçlü temsilcilerinden biri olmasından alıyor. Ahmet Şık ve Ertuğrul Mavioğlu’nu politik figürler olarak görmek öncelikle onların gazeteciliklerine saygısızlık olur. her ikisi de çok ama çok iyi gazeteciler, en çok da bu yüzden ana akım medyadan uzaklaştırıldılar, tutuklandılar. Onlarla yenilenmedik çok güçlendik, daha da güçleneceğiz. BirGün, gazetesinin kusurları çok ama bu kusurlar gücü ya da politik yapısından değil, somut yoksulluğundan kaynaklanıyor. Türkiye’de seksen bini aşkın gazete satış noktası var. her noktaya en az iki gazete ulaştırmak için 160 bin baskı yapmanız gerekli. BirGün’ün bayi satışı 7000, internet sayfası günde 50 binden çok görüntüleniyor, twitter takipçi sayısı 60 bini bulmak üzere. Şık, Mavioğlu ve diğer arkadaşlar bizi çok zenginleştirecekler. Ben kendi durduğum noktada bile BirGün’de yazabilmek için neredeyse üste para verecek çok sayıda insan biliyorum. Gazete başlangıçtan bu yana açıkcası kapısında yazar adaylarıyla dolu bir yer oldu. okur sayfasının, forum sayfalarının zenginliği de bunun kanıtlarından biri.

Birgün Gazetesi Taraf Gazetesi’yle ciddi bir mücadele yürüttü denebilir. Birgün’ün eski ekibinden Ali Şimşek hesapladı: 77 yazı yazmış Taraf’ı eleştiren. Hatta bir ara bu iki gazeteyi sırf bu “savaşı” izlemek için alıyorduk. Şimdi Taraf ciddi yazarlarını yitirdi, geriye “malum kitle” kaldı. Bu Birgün’ü nitelikli muhalefet açısından olumlu etkiler mi sizce?

Bu sorunun önermesine katılmıyorum. BirGün, Taraf gazetesini hiç bir zaman rakip ya da ideolojik mücadele edeceği bir mihrak gibi görmedi. 77 yazı biraz da Ali Şimşek’in takıntısını gösteriyor. Ama tersi doğruydu. Taraf gazetesi yeni bir ‘solculuk’ tarzını dayatmaya, yerleştirmeye çalışan bir anlayış sergiledi. yeni de değildi, daha önce Radikal’in soyunduğu alandı. üstelik dünya için de yeni değildi. aynı süreç Güney Amerika ülkelerinde de oldu. Askeri darbelerden sonra kıyım, kırım ve sürgünlerin ardından devrimci olmayan, sözüm ona liberal bir entelektüel cemaat orada da oluş(turul)muştu. bu röportajın sınırını aşacak bir tartışma bu. aynı sürecin Türkiye’deki yansıması olan Taraf macerası, kendi entelektüel hegemonyasının önünde BirGün’ü de düşman belledi. her iki gazetenin haberlerini değil ama politik çözümlemelerini karşılaştırırsanız, Taraf’ın BirGün’le neden durmadan kavga ettiğini anlamanız mümkün olacaktır.

Türkiye’de SES’in başlattığı hareketlilikle sağlık emekçilerinin ve yine sağlık kurumlarında çalışan taşeron işçilerinin direnişlerini düşündüğümüzde sağlık gibi mühim bir sektörün hükümetin ayağını kaydıramaması neden? Taşeronlar her gün daha fazla sömürülüp bir sabah işten atıldıklarını görebilirken, doktorların çalışma koşulları beterleştirilirken hükümet nasıl oluyor da hala en büyük primi sağlık politikalarından topluyor?

Bu soruya sağlık alanı dışına taşarak AKP neden çok oy alıyor sorusu bağlamında yanıt vermek istiyorum. Sağlık alanındaki uygulamalar, eğitimle birlikte AKP nin seçim başarısında çok büyük katkısı olan iki alandı gerçekten. Dili geçmiş zamanı kullanmamın bir nedeni var. çünkü artık öyle değil. önce kısaca eğitim; tek başına ücretsiz ders kitabı uygulaması bile AKP nin var olan eğitim sisteminde basit müdahalelerle çok önemli başarılar göstermesinin örneklerinden biri. Benzer şekilde engelli çocukları olan ailelere eğitim katkısının sağlanması da bir diğer örnek. seçmen AKP ye diğer alanlarda olduğu gibi eğitimde de dindar olduğu için oy vermiyor ki, sosyal demokratların, kemalistlerin ve dahası liberallerin en temel yanılgılarından biri bu. Seçmen, gündelik hayatında pratik bir sorunu çözebildiği için oy veriyor. çocuğum okula gittiğinde ders kitapları önüne ücretsiz konuluyor ya da korkudan, utançtan, çaresizlikten sokağa bile çıkaramadığım engelli çocuğumu özel eğitime gönderebileyim diye bana para veriyor, diye bakıyor seçmen ve son derece haklı. Sağlıkta da benzer bir durum oldu. SSK’lı hastanın SSK hastanesine, emekli sandığına mensup hastanın devlet hastanesine gitmesi kadar aptalca bir uygulama yoktu. Ya da ilaçlarını sadece şu eczaneden alabilirsin diğerlerinden alamazsın gibi.

İletişim altyapısının güçlenmesiyle birlikte AKP iktidarı sağlık alanında çürümüş bürokratik yapıyı ortadan kaldırıp hızlı ve kolay hizmet alabilme koşulları yarattı. asıl göreli başarıyı bu uygulamalarla sağladı. tabi ki eğitim ve sağlık alanında yapılan ‘reformlar’ halkın yararına ve kamucu anlayışla yapılmadı. Eğitim ve sağlığı küresel sermayenin yatırım alanına açabilmek için yapıldı bu uygulamalar. AKP için her iki alan, özellikle sağlık özelleştirilmeden önce yapısal düzenlemeden geçirilip, kapitalizmin talip olabileceği bir sektör haline getirildi. Seçmene sunulan ise sadece sığ bir popülizmle makyajlanmış bir yanılsamaydı. dünyanın hiç bir ülkesinde ya da eğitim düzeyinde seçmen bir uygulama karşısında uygulamanın uzun vadeli sonuçlarına göre karar vermez; şimdi, şu an pratik olarak hayatında neyi değiştirdiğine bakar.

Eğitimdeki özelleştirmenin on yıl sonra çocuğunu ancak parasını ödeyebilirse okula gönderebileceği sonucunu doğuracağına bakmaz. Şimdi çocuğunun önüne ücretsiz ders kitabı konmasına bakar. aynı şekilde yarın sigorta priminin tümünü kendisinin ödemesi gerekeceğini, ödemezse bırak muayene olmayı hastanenin kapısından içeri alınmayacağını hesap etmez. Şimdi şu anda gece acil bir durum olduğunda SSK mı devlet mi üniversite mi hangisi yakınsa ona gidebileceğinin sağlanmasına bakar. Her iki alanda piyasanın hizmetine açılırken halk için yapılıyormuş popülizmi tüm ideolojik aygıtlarla pompalandı. şimdi gelelim dili geçmiş zamana. eğitim ve sağlıkta yolun sonuna gelindi. eğitimde 4+4+4 ve sağlıkta katkı paylarının giderek artmasıyla AKP nin yanılsaması dağılmaya başladı bile. bana göre 4+4+4 sistemi AKP ye oy kaybettirecek.

AKP’nin dindar olduğu için oy aldığı yanılsaması ideolojik körlükten başka bir şey değil. seçmen AKP ye kapitalist olduğu için oy veriyor. Sağlık çalışanlarına gelince bu alan oldukça karmaşık bir süreç. Sağlık çalışanları kendi içinde tekil bir sınıf karakteri göstermiyor. Sağlık alanı hiyerarşik yapısını eğitim ve gelir alanlarında da gösteriyor ve bu durum benzer çıkarları olan bir sağlık emekçisi profili oluşmasının önünde büyük bir engel. Tabi bu üretim ilişkisi biçiminde böyle. Bu yüzden sağlık alanındaki emek mücadelesinin bir çatı altına toplanmasına daha zaman var. Ben iki yıl önce sınıf seni çağırıyor diye bir yazı yazmıştım ve meslektaşlarım hak vermişlerdi. Sağlık alanı kapitalistleştikçe sağlık emekçilerinin mücadelesi de ortaklaşacak.

Sol, bugün kendi gazetelerinde çalışanları bile sigortalayamayacak durumda. Bir arkadaşımızın abisi “devrim yapılacaksa ona da para lazım” diyerek bizle sık sık dalga geçer, sahiden, öz kaynaklar ne kadar önemli? Sendikal yahut benzeri bir eylemi düzenlemek için. Yahut açarak sorarsak, solun sorunu maddi bir örgütlenme sorunu mudur?

Kişisel olarak yerine ne gelmesi gerektiğini söyleyemesem de sendika denilen kurumun artık devrimci olamayacağına inananlardanım. Kapitalist örgütlenme o denli güçlü ve nüfuz edici ki ona karşı yapılacak mücadeleyi örgütlerken de paraya ihtiyaç var ve paranın olduğu yerde her zaman tek galip kapitalizm oluyor. Para ekonomisinin dışına çıkabilecek örgütlenmelere gereksinim var. İddialı ve röportajın sınırlarını aşacak bir önerme olabilir ama belki de Benjamin’in ‘geçmişe kaplan sıçrayışı’ diye tanımladığı bir hatırlama sürecine ihtiyacımız var. O sıçrayış bizi dar, çelik çekirdek bir öncü partiye götürebilir. Bir çok bakımdan benzediğimiz 19. yüzyıl sonunun devrimci çözümlerine dönüp bakmalıyız galiba.

SINIF GEÇİŞLİ BİR KAVRAM OLDU

Enformasyon toplumu sizin de malumunuz ki sınıfsal yapıda genişlemeye yol açtı. Hizmet sektöründe taşeronlaşma günden güne artıyor. Kimin hangi sınıftan olduğunu ona hatırlatma görevi kime ait? Siz sınıfsal mücadelenin mevcut toplumsal yapıyı okumada yeterli olduğunu düşünüyor musunuz?

Bir önceki yanıttan devam edeyim. Değişen sınıf mücadelesi değil, sınıftan ne anladığımız. 19. yüzyıl sonuna dönmeliyiz ama 21. yüzyılda olduğumuzu unutmadan. aynı sınıf kavramına dayanmaya kalkarsak komik oluruz. Esnek üretimin olduğu bir çağda sınıfın da sabit bir değişmezlik olamayacağını idrak etmeliyiz. 19. yüzyıl sonunda bir sınıfa dahil olan kişi hayatının her alanında o sınıfın sınırları içindeydi. Bugün öyle değil ki! İş yerinde burjuva sınıfına dahil olan yönetici bir kadın, evde kocasından dayak yerken ezilen kadın sınıfına dahil oluyor. Demem o ki sınıf geçişli bir kavram oldu. buna kafa yormalıyız diye düşünüyorum.

Bilim ve Teknik Ocak ayıyla birlikte geçmiş bütün sayılarının arşivini bir DVD olarak verdi. Bu sizce “bilime veda” sayısı sayılabilir mi?

Dünya bilime Hiroşima’da veda etti. aklın araçsallaşmasıyla bilimin araçsallaşması koşut. bu bağlamda TÜBİTAK, Bilim Teknik te olanlar falan ayrıntı. zaten ölmüş bir yapıyı üç beş tane çapsız yaratılışçı ele geçirdi diye hayıflansak ne olacak ki?

KÜRESEL ISINMA KARŞITI MÜCADELE DAHA DİKKATLİ YÜRÜTÜLMELİ

Bir sağlıkçı ve bir eylemci olduğunuz için soruyorum. Naomi Klein yakın zamanda artık en önemli mücadele iklim mücadelesidir dedi, buna katılıyor musunuz?

Katılamıyorum. Bu iklim işini çok da anlayamıyorum. Küresel ısınma dünyanın değil, insan türünün sorunu. küresel ısınma hakkaten söylenen etkiyi yaparsa bir gezegen olarak dünya bitmez. memeliler yeryüzünden silinir, en fazla 100- 200 bin yıl sonra da atmosfer kendini toparlar, dünya ‘yaşamaya’ devam eder yani. şaka bir yana iklim mücadelesini kapitalizmle mücadele ekseninde yürütmediğinizde gelişmekte olan ülkelerin sanayileşmelerini engellemiş olma riskiniz doğuyor. Sanayileşme iyidir demiyorum ama eşitsiz bir sanayileşmenin olduğu dünyada küresel ısınma mücadelesinin daha dikkatli yürütülmesinin gerekli olduğunu düşünüyorum. kapitalizmi yık, hava temizlenir zaten.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: sağlık hakkı /