Sansür komedidir ama trajedi de yaşatabilir

Özcan Özen - 17 Ocak 2013 - Edebiyat/Sanat / Türkiye

facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Sansür komedidir ama trajedi de yaşatabilir

Sansür, hedefine aldığı çalışma ya da eser özelinde başarılı olamaz. Çoğu kez aksine sonuçlara neden olur. Şu an Fareler ve İnsanlar ile Şeker Portakalı’nın satışları muhtemelen artmıştır. Ahmet Şık’ın İmamın Ordusu kitabının dijital kopyasının indirilmediği kaç bilgisayar vardır acaba? Geceyarısı Ekspresi filmini zamanında seyretmek için ne kadar uğraşmıştık: BetaMax, VHS videokasetleri bir gizli ajan titizliğinde saklar, taşır ve seyrederdik. Bu kadar kötü bir filmi ve rezilliği yasaklayanların aklına şaşarken aynı titizliği de göstermemiştik ama. Bu noktada “yasak” ilan edilenin ya da “sansür” uygulananın cazibesinden söz etmek hafiflik olur. İnsanları yasağı ya da sansürü aşmaya iten cazibe değil öfkedir; saygısızlığa, keyfiyete duyulan öfke; tahammülsüzlüğe değil tutuculuğa, tek tipleştirmeye, çokbilmişliğin herkesi biçimlendirme cüretine karşı öfke.

Tabii bu aslen kolektif bir öfkedir ve aracı, her zaman zekâ olmuştur; iktidarı gülünç duruma düşürmeye kilitlenmiş bir zekâ. Gün ortasını karanlık eyleyen iktidarı faka bastırmanın utkusuyla kendini ödüllendiren bir öfke neticede. Sansürün getirisi hemen her zaman alaya alınmak olmuştur. Bugün ya da yarın için sansürü bekleyen kader de farklı olmayacaktır.

Ancak sansürün etkisi hedefine aldığı çalışma ya da eser üzerinde değil bizim üzerimizde görünür. “Portakalı,” “fareler”i değil insanı etkisine alır. İktidarın aklı deneye yanıla gelişir. Top yekûn bir yasakçı, sansürcü zihniyet ve eylemin doğrudan sonucu tepkisellik ve direniştir. Ancak ara ara, tane tane ve çoğu kez başarısızlığa uğramayı göze almış bir sansür anlayışı, zamana yayılarak sabırla uygulandığında bunun doğrudan, kestirme ve feci sonucu otosansür olacaktır. İktidarın aklı henüz bu kadardır, ancak bu dahi sonuç alıcıdır.

TRT’de Imagine şarkısının din ile ilgili dizesinin çevrilmemesi, sansürden çok bir otosansürdür. Anlık gelişen bir durum karşısında pek çok sunucu, yayıncı benzer bir tutum alabilmektedir. Akşam televizyonlardaki sunucuların zekice yaptığı manevraları izleyin, konuklarının sözlerinin hangisinin üstünde duracağını ve hangisini geçiştireceğini bir otosansür mekanizmasıyla anlık olarak belirlemektedirler. Her gün kim bilir kaç muhabirin kaç haberi otosansüre uğruyordur. Vapurda, otobüste, dolmuşta sözünüzü sakınmıyor musunuz? Bari bu soruya cevap verirken otosansür uygulamayın lütfen. Kimseye yüklenmeyelim, ama en azından benim yukarıdaki cümleyi şöyle kurmam gerekmez miydi?

“TRT’de Imagine şarkısının ‘dinin olmadığını düşle’ dizesinin çevrilmemesi…” Artık haberlerin dili bu değil, önceki. Bu dili kullanamıyorsak bu otosansürdür ve iktidarın sansür harekâtı başarılı olmuştur; bizi yenmiştir.

“Ben mi düzelteceğim” ya da “Aman başım belaya girmesin” dediğimiz an yenilmişizdir zaten, sadece kendimize hainlik ediyoruzdur, sonra bir diğerimize… Ama masum kalmış olmakla avuturuz kendimizi. Utanırız ama belli etmeyiz; utandıkça aşağılık duygusu ne demekmiş idrak ederiz. Kendimize saygımızı yitirdikçe üzerimizde eğreti durduğunu bildiğimiz yapay kimlikleri ve değerleri kuşanırız ama daha kötüsü bir sonraki adımda bir kez daha utanmaya daha açık hâle geliriz.

Öfkemizle kolektif bir öfke örgütleyememenin sonucu, öfkemizin özyıkımımızın mimarı haline gelmesidir. Depresyonun nedeni işin, trafiğin, hayatın getirdiği gerilim değil, saygısızlığa uğramanın neden olduğu öfkeyi bünyemizde hapsetmek zorunda kalmamızdır.

Sanatçı da yazar da bunu yapıyor, o yüzden “Fikri ve zihni bir çöldeyiz.” Kahramanların neslinin tükendiğinin ilan edilmesinden neredeyse bir yüzyıl sonra bile hâlâ kahramanlar bekliyoruz, roman karakterlerinden kahramanlar çıkmasını bekliyoruz boş yere. İki yüz yıl ve daha eski roman kalıplarına sıkışmış bir edebiyattan daha belirgin bir otosansür örneği olabilir mi? Konular, kahramanlar, tiradlar öylesine klişe ki kimin yazmış olduğunu ya da hangi yazarın kahramanı olduğunu bile unutuyoruz. Çiğ bile değil edebiyatımız, işlenecek, pişirilecek gibi değil; çürümüş eti çiğneyip duran gurmeler sarmış etrafımızı, “köşeleri” tutmuşlar, bir ışık demetinin sızmasına bile izin vermiyorlar.

Yeni bir anlatımı ve yeni bir tarzı olan çıkmıyor. Çıkamaz da. Çünkü yerleşik değerlere, klişelere, sabitlere, iktidara, tutuculuğa sataşan yok, bugünü on yıllar yüz yıllar öncesinin değerleriyle okumaya kalkışan “ilericiler,” “devrimciler” var o kadar. Bunun pek çok nedeni var ancak konumuz itibarıyla ortaya çıkan tek neden korku ve getirdiği otosansürdür. Türk bayrağını sırtına almadan konuşamıyorlar. İktidarı bir başka iktidarın silahlarıyla eleştirmenin ötesine gidilemiyor. Bunlardan bağışık kaldığını iddia edenler ise ilkesiz, sıfatsız, ortaya bırakılmış soyut bir demokrasi veya demokratik hak nakaratının bed sesli dillendiriciliği rolüne soyunuyorlar. Kutup ayılarının kış uykusunda rahatsız edilmemesi için imza toplayanlar; dağa küsüp teslim ol da barış olsun diyenler; başka ülkelerin cumhurbaşkanlarına mektup arkadaşı muamelesi yapanlar…  Şahsına verilen bir ödülü ülkesine mal etmeye çalışan sanatçıyla 100 uçak satın aldı diye milli bir gurur duymamızı reklam eden işadamının özdeş zihniyet dünyasını, değerlerini, yargılarını satın alıp kullanmaya zorlandığımız bir yerde ve zamandayız.

İktidarların paralel iktidarları var ve buralardakiler otosansürü kanıksamış ve tarz hâline getirmişlerdir. Ermeni soykırımı hakkında mı yazacaksın, resmi tezin, iktidar söyleminin en suya sabuna dokunmayanını, en hakkaniyetli görüneni, en demokratik bilineni savunursun: “Tarihi tarihçilere bırakalım, diaspora da kini bıraksın…” Buralardan edebiyat çıkmaz, otosansürden sonra edebiyat olmaz.

On yıl önce de sansür vardı; yirmi, otuz yıl önce de. Hükümetlerin ötesinde iktidarın ektiği bir politikadır sansür ve çok uzun bir süredir ve bugün otosansür biçiyorlar. Otosansür ile hesaplaşmadan sansür hakkında konuşabilmek utanç olmanın ötesinde tam da hükmedenlerin tayin ettiği, sınırladığı, tehlikesiz görerek feveran edilmesine izin verdiği bir “özgürlük” kullanımıdır. Sansürden çok otosansür hakkında konuşursak, kendimize yalan söylemeye bir son verebilirsek otosansürden kurtulacağız. O zaman sansürün hükmü olmaz çünkü toplum iktidardan daha zekidir, tüm sansür çabalarını alaya alır ve tehdidi iade eder.

Rakı reklamında balıkla ilişki kurulmasını yasaklarsanız, birileri çıkıp köprü üzerinde balık tutanların fotoğrafını kullanıp üzerine sadece ve sadece rakı yazar ve bu tabakta balık, bardakta rakı fotoğrafından binlerce kez daha etkili olur. Üstelik yasak kolayca aşılarak gülünç kılınır.

Kitapları, sanat eserlerini inceleme ve değerlendirme komisyonları da sadece ve sadece mizahı besleyebilir, çok zorlanırsa, ayrıca rakıdan sağlanan vergi gelirleri isabetli olarak harcanmamış da sayılabilir. Var olan değer yargılarına dayanarak, bunları yeren ve aşan sanat hakkında yapılacak bir inceleme ve değerlendirme mi? Ödül jürileri mi?

Sansürün sadece iki etkisi olabilir: Komedi ya da trajedi; mizah ya da otosansür. Hangisinin baskın çıkacağını belirleyecek olan sizsiniz iktidar değil.

Özcan Özen – edebiyathaber.net (17 Ocak 2013)

facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Fareler ve İnsanlar / sansür / Şeker Portakal /