Ak Baba’dan ‘bülbül’ olmaz tarla da kargasız kalmaz – Veysi Sarısözen

Sol Defter- Haber - 11 Şubat 2013 - Güncel Politika

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Başbakan, gerekirse BDP’yle anlaşarak, “başkanlık rejimini” getirecek olan anayasa taslağını referanduma götürmekten söz etti.

Şu ana kadar “diyalog” denmeye layık ilk ve en önemli demeç budur.

Başbakan’ın böyle bir “ittifakı” pek de “iyi niyetli” olmayan bir tarzda dile getirdiği söylenebilir. Kafasının arkasındaki “dikta” hevesleri dile getirilebilir. Bu tür konuşmalarla BDP’yi oyalamaya çalıştığından da söz edilebilir. Kısaca her şey söylenebilir…

Ama bu söylediklerimizin, politik hayatta hemen hemen hiçbir önemi yoktur. Politikayı peygamberler, embiyalar, evliyalar yapmıyor. Düzen açısından bakarsak, her biri farklı nice menfaati temsil eden partiler ve onların liderleri yapıyor. Burada “temiz niyet” ve “masum ittifak” aramak, çölde kaybedilmiş dikiş iğnesini aramaya benzer.

O halde, Başbakan’ın şimdilik sadece “ihtimallerden biri” olarak dile getirdiği “anayasa konusunda AKP-BDP işbirliği” sözüne yaklaşırken, bu sözün yirmi dört ayar altın ya da 86 karatlık kaşıkçı elması olmadığını unutmamak gerekir. Burada sözün saflık derecesini yani “ayarını ya da karatını” ölçmek yerine, bu sözün politik bakımdan “kullanım ve değişim değerinin” olup olmadığını anlamak gerekir.

BDP bunu anlamıştır.

Başbakan’ın bu sözü, bugünkü “politika pazarında” bir “kullanım ve değişim değerine” sahiptir.

O “başkanlık rejimini” istiyor, Kürtler de “eyalet” ya da “özerklik” sahibi olmaya çalışıyor.

Hepsi şu an için, buraya kadar.

Ve buradan sonra asıl diyalog da başlıyor.

Başbakan Kürtlerin talep ettiği özerkliği “vermeden”, “Başkanlığı” kapmaya çalışmakta. Yani “kazan kazan” değil, “hep kazan” ya da eskilerin tabiriyle “Rabbena, hep bana” hesabı. Normaldir. Dedik işte, bu işte “saflık” yok.

Bu durumda BDP ne yapacak? Onun ne yapacağı belli, eğer Ankara’da, bütün “kuvvetleri” tek elinde toplamış olan bir “despot” varsa, dünyanın en geniş kapsamlı “özerkliği” Kürtlere özgürlük sağlayamaz. O nedenle bu diyalogda, BDP de, despotluğa yol açmayacak bir başkanlık rejiminde ısrar edecek. Örneğin tüm yargıyı Başkanın ve (Kürtlerin asla çoğunluk olamayacağı) Meclis’teki çoğunluğun seçmesi durumunda, en başta kendilerinin ilk fırsatta “ağırlaştırılmış müebbed hapse” mahkum edileceklerini bildikleri için, Demirtaş, Kışanak, Türk, Tuğluk “kuvvetler ayrılığını yok eden” düzenlemelere karşı çıkacak. BDP, dün Kadir Gürsel’in milliyette sözünü ettiği, “Türk usulü Başkanlık” rejiminin kolunu kanadını yolarak, onu “kuşa çevirmeye çalışacak”. Kuş dediysek yanlış anlamayın, elbette “bülbüle” çeviremeyecek, olsa olsa “Ak Baba” olmaktan çıkarıp, diyelim ki, “kargaya” dönüştürecek. “Olmaz, besle kargayı oysun gözünü” demeyin. O kadar olacak. Ölüm üzerinde uçuşan “Ak Baba” sürülerinin, Kürt toprağındaki tohumluk buğdayları yağmalayan karga sürülerine dönüşmesi az şey değildir. Tarlada “korkuluk”, elde “sopa”, kovarsınız gider.

İşte böyle… Yani BDP’yle diyalog asıl şimdi, Başbakan’ın “anayasa için ittifak” sözünden sonra başlamış bulunuyor.

Peki, bu diyalog “barışçı” bir ortamda mı sürecek, yoksa “savaş” ortamında mı?

Bu, doğrudan doğruya hükümete bağlı. Kürt tarafı açısından elbette diyaloğun barışçı koşullarda yürümesi tercih edilir bir seçenek. O yüzden de BDP sabahtan akşama kadar “kesin şu operasyonları, sona erdirin şu tutuklamaları, bırakın tutsakları” deyip duruyor. Ama diyelim ki, hükümet barış koşullarında diyaloğun işine yaramayacağını, bundan zararlı çıkacağını, Kürt tarafının taleplerini daha yüksek sesle duyuracağını, Türk halkının bu talepleri duyması durumunda Kürtlere artan ölçüde hak vereceğini düşünebilir. Top sesleri arasında yapılacak bir diyalogda Kürtlerin seslerinin Hakkari’den ta İzmirlere kadar duyulmayacağını hesap edebilir. “Diyalogtur”, herkes nasıl işine geliyorsa öyle yapacaktır.

Bu durumda ne olacaktır?

Diyalog yine de sürecektir. Sürmelidir.

Çünkü diyaloğun bir konusu da, “bu diyaloğu nasıl yaparız da, barış koşullarında yürütürüz” sorusuyla ilgilidir.

Bu konuda da iki yaklaşım olacak; Başbakan hem “silah sussun, hem de siz susun” derken, BDP de, “silah susacaksa bırakın da halk konuşsun” diyecek… Diyalog yani…

Silahlar nasıl, ne zaman susar ben bilemem. Ama halkların konuşacağı zamanlar bellidir.

O halde… Günleri başlayalım saymaya…

Newroz’a Şubat’tan 18, Mart’tan 21 gün hesabıyla, tam 30 gün kaldı… Arada 15 Şubat var. “Silah sustuğunda” halkın konuşup konuşamayacağının işaretini bu günlerde göreceğiz. Haydi hayırlısı…

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Anayasa Referandumu / BDP / müzakere süreci /