“Türk’ün büyük, biçare ırkı” barış imtihanında

- 23 Şubat 2013 - Güncel Politika / Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

“Türk’ün büyük, biçare ırkı” barış imtihanında

“Sen de benim gibi, çaresiz mi hissediyorsun kendini?” diye dramatik bir tonla başlıyor bildiri ve hızla mevzuya giriyor: “Meydanda dalgalanan ay yıldızlı bayrağa bakamadan, başını önüne eğip mi geçiyorsun? Atatürk’ün resmini gördüğünde, sen de utanıyor musun? Oğlu şehit düşen kapı komşun amcaya görünmemeye mi çalışıyorsun sen de? Üzülme demiyorum sana, üzüleceksin. Ama çaresiz hissetme, çünkü değilsin.” Adına Genç Türk denen ve ırkçı ve karanlık “Türk Solu” dergisine yakın grubun pazar günü gerçekleştirilecek “Büyük Türk Yürüyüşü” adlı mitinge çağrı bildirisi işte böyle başlıyor. Bildirinin ön yüzünde ise çeşitli sloganlar var: “Bu ülkede Türkler de var” ya da “Türk’e saygı istiyoruz” gibi. Metnin “modern” Türkçesi olmasa ve Atatürk’ten bahsedilmese, Balkan Harbi’nin hemen sonrasında “sütçü Bulgarlara, meyhaneci Yunanlılara ve domuz çobanı Sırplara” yenik düşmenin yarattığı acı ve hınçla bol miktarda yazılmış milliyetçi risalelerden biri sanılabilir pekâlâ. Aynı özgüven bunalımı, aynı aşağılanmış olma hissiyatı, aynı milliyetçi seferberlik çağrısı ve bildirinin ilerleyen satırlarında aynı öfke.

Benzerlik tesadüf olabilir mi? Galiba olamaz. Türk milliyetçiliği, malum, Osmanlı İmparatorluğu’nun son devrinde, “medeni dünyaca” sürekli olarak aşağılanıyor olma hissinin, art arda gelen yenilgilerin, artık bir “büyük güç” olma statüsünü yitirmiş olmanın, “şanlı” geçmişle o günkü düşkünlük arasındaki farkın giderek açılmasının, “millet-i hâkime” konumunun yitiriliyor oluşunun yarattığı bir özgüven bunalımı atmosferine reaksiyon olarak doğar. Dolayısıyla Türk milliyetçiliğinde daha baştan, bu hor görülme ve aşağılanma duygusunun, Türk milletinin tarih sahnesinden silineceğine dair ciddi bir beka kaygısının tetiklediği bir saldırgan reaksiyon söz konusu olacaktır. Türk milliyetçiliği “hasta adam”ın her an öte dünyaya göçebileceği korkusuna ve çöküş hissine verilmiş kelimenin gerçek anlamında “şiddetli” bir yanıt olarak şekillenir. 1915 faciasını mümkün kılan işte bu siyasal atmosfer ve kolektif ruh durumudur.

Maziyi bırakıp bildiriye geri dönelim. Metin, Türk milliyetçiliğinin doğumundaki bu kırılgan ruh halini, haksızlığa uğramışlık hissinin yarattığı reaksiyonu hatırlatıyor. Tepkinin kökeni belli: Birgül Ayman Güler’in ifadesiyle “Türk ulusuyla Kürt milliyetinin” eşitlenmesi olasılığının gündeme gelmesi, yani bir kez daha “millet-i hâkime” konumunun yitirilmesi korkusu bu. Ertuğrul Özkök de mesela bir “Türk sorunu”ndan bahsederken aynı korkuyu yeniden üretiyor. Türklerin “manevi bir azınlığa indirgendiğini”, “Türküm demenin Kürdüm demekten daha zor hale” geldiğini, “Kürdüm diyene ilerici, Türküm diyene faşist” dendiğini yazarken hep aynı beka kaygısını vurguluyor. Netice itibariyle Kürt ulusal kimliğinin inşası sürecinin artık geri dönülemez bir noktaya varmış olması (Çek tarihçi Miroslav Hroch’un terminolojisiyle C aşamasına, yani ulusal hareketin kitleselleşmesi ve yaygınlaşması aşamasına gelmiş olması) karşısında Türk milliyetçiliğinin verdiği tepkiler, geçen yüzyıl başında Ermeni ya da Bulgar ulusal inşa süreçleri karşısında söz konusu olan fobiyi ürkütücü derecede hatırlatıyor.

Tam da bu nedenle ve aslında uzunca bir süredir ırkçı tonları olan açıkça Kürt karşıtı bir milliyetçilik versiyonu giderek yaygınlaşıyor. Yaygınlaştıkça Kürtlere karşı linç vakaları da sıradanlaşıyor. Sinop ve Samsun’da HDK heyetine yönelik linç girişimleri de Kürt karşıtı bu milliyetçi reaksiyonun bir başka tezahürüydü. İki kentteki saldırılar, solda çoklukla bunların arkasında kim ya da kimlerin olduğu zaviyesinden tartışıldı, tartışılmaya da devam ediyor. Aynı minvaldde, antikapitalisteylem.org’da da saldırıların ardında kim olursa olsun, bu tür provokatif girişimlere yol verilmesinin potansiyel müzakere sürecinin “sessiz sedasız” ve dolayısıyla AKP’nin kontrolünde gerçekleştirilmesine yarayacağı vurgulanmıştı. Ancak dikkat; ne Sinop ne Samsun sadece birer “provokasyon”. Bu hadiseler ayrıca reel bir toplumsal-siyasal dinamiğin de dışavurumu. O dinamik de “açıkça” Kürt karşıtı ve dışlayıcı bir Türk milliyetçiliğinin giderek ete kemiğe bürünüyor oluşu. Milliyetçi reaksiyon ve saldırıları aman bindirilmiş kıtaların veya kurulmuş oyuncakların eseri sayıp geçiştirmeyelim. Provokatif, yani bir siyasal kurguya denk düşen boyutları ne olursa olsun bu tür eylemler aynı zamanda dikkate alınması ve mücadele edilmesi gereken somut bir sosyal olguya işaret ediyor. Aksi, yani bu tür hadiseleri “birilerinin” düğmeye basmasıyla gerçekleşen bir provokasyondan ibaret saymak, milliyetçi muhafazakâr zihin dünyasının komplocu kalıplarını bu kez soldan yeniden üretmek anlamına gelecektir.

Fakat müzakere sürecinde tek bir milliyetçilikle de karşı karşıya değiliz. Müzakere sürecini bir ulusal aşağılanma olarak görüp ona tepki veren milliyetçi söylemin yanında ya da karşısında, potansiyel müzakere sürecini yönetme iddiasında olan bir başka milliyetçilik versiyonu daha var. Bu versiyon, müzakere sürecinin doğru yönetilmesiyle başarıya ulaşmasını, “büyük Türkiye” yolunda atılacak devasa bir adım olarak görüyor.  Hüseyin Gülerce şöyle yazabiliyor mesela: “PKK terörü Türkiye’nin en önemli sorunudur. Bu sorunu çözen Türkiye’nin bölgede ve dünyada yıldızı daha da parlayacaktır.” Yani Kürt meselesinin (gerçi meselenin adı bile konmuyor ya) çözümü, yani barış, “büyük Türkiye” hedefini gerçekleştirme yolunda, içilmesi konjonktür gereği zaruri sayılan bir “acı ilaç” olarak görülüyor. Bu milliyetçilik kendisini bazen bir milliyetçilik eleştirisi olarak dahi sunabiliyor. Mümtazer Türköne mesela bir süredir güya milliyetçiliği, Türkçülüğü yeriyor. Buyurun milliyetçilik eleştirisine: “Türk’ü şanlı bir milletin adı olmaktan çıkartıp, Bozkurt’la, Ergenekon’la, Kürşad’la, Ötüken ormanlarıyla –bu topraklarda bin yıl boyunca var olmayan sembollerle- bir etnik grubun kimliğine kim dönüştürdü? Soruyorum, bu koca millete bu oyunu kim yaptı?” Türköne, “Türk’ün etnik çağrışımlardan arındırılması” çağrısında bulunarak emperyal bir milliyetçiliğe, “büyük Türkiye”yi mümkün kılacak şümul ve esneklikte bir milliyetçiliğe (“koca millete”) işaret ediyor. Erdoğan da “kuru milliyetçiliği” eleştirmek adına kendi milliyetçilik anlayışlarında “şu güzel ülkemizi dünya ülkeleri arasında ilk 10’un içerisine sokmak var” derken bu yönelimi kastediyor. Böylece barış, emperyalist zincirde üst sıralara tırmanma arzusundaki Türkiye’nin “büyüme” hevesinin bir vasıtası haline getiriliyor, araçsallaştırılıyor.

Yeni bir durumla karşı karşıya da değiliz aslında: Türk milliyetçiliği muhayyel “şanlı” mazisinin (emperyal nostaljinin) tetiklediği böbürlenmeyle acz ve beka kaygısının arasında mütereddit bir denge bazen de dengesizlik üzerinde yürüdü daima. Milliyetçi şiddeti mümkün kılan da özgüven patlamalarıyla yok oluş kaygısı, “büyüklük” ile “biçarelik” arasında gidip gelen bu kırılgan “milli ego” oldu. Dolayısıyla unutmayalım: Barış, gururu incinmiş Türk milliyetçiliğinin saldırgan reaksiyonuyla emperyal milliyetçiliğin şişinmesi arasındaki şizofreniye teslim edilemeyecek bir mesele. Kesin olan, milliyetçiliklerden milliyetçilik beğenerek eşitlik temelinde bir barışa ulaşamayacağımız.

(Başlıktaki “Türk’ün Büyük, Biçare Irkı” ifadesi, Ümit Kurt’un aynı adlı kitabından “aşırılmıştır”.)

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: ırkçılık / Türk Solu /