Neoliberal kentleşme ve kent hakkı – Miloon Kothari ile söyleşi

Sol Defter- Haber - 27 Şubat 2013 - #direngeziparkı / Dünya / Güncel Politika

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Neoliberal kentleşme ve kent hakkı – Miloon Kothari ile söyleşi

Cihan Uzunçarşılı Baysal

Açık Radyo – Mart ayının son haftasında TMMOB Mimarlar Odası’nın davetlisi olarak Türkiye’ye gelecek olan, konut hakkı ve zorla tahliyeler konusunda çalışmaları ile tanınan ve 2000-2008 yılları arasında Birleşmiş Milletler’in ilk Konut Hakkı Raportörü, mimar Miloon Kothari ile neoliberal kentleşme, kentsel apartheid ve kent hakkı üzerine bir söyleşi:

Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın önemli bir açıklaması ile başlayacağız. Sayın Bakan, hükümetin marka şehirler oluşturmak için İstanbul’da ‘Yenişehir’ çalışmalarının devam ettiğini söylemiş. İstanbul’da iki tane yeni büyük şehir projesi bulunduğunu hatırlatan Erdoğan Bayraktar şöyle devam ediyor:

“Avrupa yakasındaki şehrin çekirdeği Kayabaşı olacak.  Bu proje, 3. havalimanını da kapsayarak Kemerburgaz’dan başlayıp Başakşehir’i, Kayabaşı’nı içine alan ve Küçükçekmece’ye kadar uzanan ekolojik bir yerleşim olacak. Bu Yenişehir’in proje çalışmaları bitti. Şu anda kamulaştırma, arazi satın alma gibi kentsel tasarım çalışmaları yapılıyor; proje, İstanbul’un kentsel dönüşüm sürecine katkı yapacak.”

3. Köprü, 3. Havalimanı gibi her biri birer doğa ve çevre kırımı projeleri planlayanların, “ekolojik yerleşim’’ yaratma planlarını takdirlerinize bırakıyoruz. Bayraktar, ayrıca, “İstanbul’da kazanma devri bitti” uyarısında da bulunarak, müteahhit firmalara yeni projeleri için İzmir, Bursa ve Diyarbakır gibi gelişen şehirleri işaret etmiş. Anlaşılan, yöneticilerimizin derdi imanı, artık ne kentlilerin ne de kentlerin dertleri, sorunları. Her biri birer girişimci, emlakçı, müteahhit, kentsel rantın adreslerini işaretle iştigaldeler.

Kentlerini marka kente dönüştürme gayretkeşliğindeki girişimci yöneticiler, kentlerini pazarlamak üzere vitrine çıkarttıklarında, kabak ilk önce alt gelir grupları ile emekçilerin başına patlıyor; iki kere iki artık tecrübeyle sabit. Yenişehir Projesinin mevkiini inceleyince, Küçükçekmece Kanarya’nın da sıraya girmesine şaşırmamak gerek. Alt-gelir grupları ile tüketemeyenlere marka şehirde yer yok. Kanaryalılar bakın nasıl itiraz ediyorlar:

“Bizler yıllardır, İstanbul/Küçükçekmece Kanarya Mahallesi sınırları içerisinde Taş Ocakları mevkiinde yaşayan yurttaşlarız. Mahallemizde, yol ve altyapıya dönük basit çalışmalar bile yapılırken, zeminin işçilik yapmayı zorlaştıran yanları olduğu bilinmektedir. Üstelik riskli alan ilan edilen alan ‘Taş Ocakları’ olarak bilinen ve evlerimizin inşaatlarının gerçekleştirildiği zamanlarda temellerin ne kadar zorlukla kazıldığının öyküleriyle dolu bir mevkiidir. Karar yerleşimlerimizin ve tarihimizin rant amaçlı projeler için tasfiye edilmek istendiği izlenimi oluşturmaktadır.”

Konuyla ilgili bir başka haberi İstanbul’dan “Büyük Göç Planı” manşeti altında, Hürriyet internet sitesinden aynen alıntılıyoruz:

“İstanbul’u rahatlatacak göç planı. İstanbul’un en eski organize sanayi bölgelerinden İkitelli ve Dudullu Organize Sanayi Bölgelerinin taşınması için düğmeye basıldı. Yaklaşık 200 bin kişinin çalıştığı her iki bölgenin Trakya’da Ergene Havzası’na taşınması gündeme geldi. Proje, aileleriyle birlikte en az 800 bin İstanbullunun büyük göçüne neden olacak.”

Ergene Havzası en önemli tarım alanımız. Burada zaten var olan sanayileşmenin doğa ve çevreye verdiği ölümcül zararı gidermesi gereken yöneticilerimiz, yetmedi Havza’ya İstanbul’daki sanayiyi naklediyor. Bu nasıl bir mantık? Peki, İstanbul’da boşaltılan alanlar ne olacak? Alt manşet, “İstanbul’u rahatlatmak” diyor ama sakın heveslenmeyin, haber şöyle devam ediyor:

“İkitelli’nin taşınmasıyla boşalacak 700 hektarlık ve Dudullu’daki 265 hektarlık bölgenin ‘kentsel dönüşüm’ alanı ilan edilerek, deprem ve sel felaketlerine dayanıklı konut ve ticaret merkezi yapılabileceğine dikkat çekiliyor.”

800 bin nüfus işsiz aşsız bırakılırken, boşaltılan alanlar, lüks konut, ticaret merkezi ve elbette AVM ve elbette otellere açılacak. Bu gidişatın rantsal getirisinin hesaplandığına şüphe yok da, toplumsal maliyeti acaba hesaplanmış mı sormak isteriz!

Mahalleler yıkılırken, çevre, doğa, tarih, kültür, onlara hiç girmeyelim. Kentsel rantın karşısında her biri önemsiz. Ne demek istediğimizi deneyimlemek için, lütfen Unkapanı Köprüsüne gidin ve oradan Süleymaniye’ye doğru bakın. Boynuzlu ucube bitmek üzere; Süleymaniye’nin silueti ne halde, Sinan’ı ziyaret edip özür dilemeliyiz. Bu kentin en yüzük taşı eserinin kıymetini bilmediğimiz için.

Yüzük taşı demişken, artık bu kentin yüzük taşları kültür/tarih varlıkları değil, Etiler, Nişantaşı, Bağdat Caddesi gibi müteahhitlerin ağzını sulandıran alanlar. Geçen programda bahsettiğimiz üzere, Okan Üniversitesi’nden profesör titrli bir hukukçu, buraları ‘Kaşıkçı Elmaı’’ gibi bölgeler ilan etmişti. Programın hemen ardından e-posta kutumuza düşen bir mesajda şöyle yazılmış:

“Aynen programınızda bahsettiğiniz gibi, bizim ‘kaşıkçı elması’ bölgemizde (Nişantaşı), bir insaat şirketi bizim apartmandan bir daire satın alıp (sonucundan emin olduğu!!) deprem risk raporu için özel bir firmaya başvurdu. Tabii ki binamız riskli çıktı.”

Kentsel kültürel mirasa dönersek, Süleymaniye’den sonra güzergâhınız Gezi Park olsun. Proust’un güzelim minyatür yaya köprüsünü arayın, arayın ki bulasınız. Taksim Gezi Parkı’nın iki yakasını birbirine bağlayan ve Fransız Mimar Henri Proust tarafından yapılmış olan 70 yıllık yaya köprüsü, Taksim Meydanı düzenleme çalışmaları sırasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yıktırılmış. Peki, kime soruldu? Bu kentin sakinlerinin Kent Hakkı yok mudur?

Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın demeci ile devam edersek, Bayraktar, dünyada Kuala Lumpur, Canberra, Vancouver, Seattle gibi yeni kurulan iddialı şehirler bulunduğuna işaret ederek, bu şehirlerle yarışacak bir şehir kuracaklarını söylemiş. Diğerlerini ileriye bırakarak, iddialı şehir Vancouver’ın, sorunları nedeniyle BM tarafından ‘Acil Bölge’ ilan edildiğini belirtelim.

Sözü çok önemli bir isme bırakacağız; üstelik Vancouver’dan konuşacak. BM’ in ilk Konut Hakki Özel Raportörü olarak 2000-2008 arasında 8 yıl görevde kalan, Konut Hakkı ve Zorla Tahliyeler üzerine literatürü genişleten Miloon Kothari’ye kulak vereceğiz. 2009 senesinde Vancouver’de yapılan bir mülakatı dinleyeceğiz. Kothari, bugün, uluslararası bir örgüt olan ve toprağa erişim, suya erişim, barınma ve konut hakkı konularında çalışan Habitat International Coalition-HIC’in bünyesinde görev yapıyor. HIC, BM-Habitat’a danışmanlık yapmakta, ancak organik bağı yok, isim yanıltıcı olmasın. Konut Hakkı ve barınma alanlarında uluslararası üne sahip bu isim, Mart ayının son haftasında, Kent Hareketleri bağlantısıyla ve TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin davetlisi olarak Türkiye’ye gelecek. Ayrıca TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Şube katkılarıyla da 2 gün İstanbul’da kalacak, mahalle ziyaretleri de yapacak

Dünyadaki gidişatı okuyamayan, kentleri yoksular ve varsıllar olarak ayrıştırarak kentlerde yeni bir apartheide sebep olan yöneticilerimiz için her bir cümlesi birer uyarı niteliğindeki konuşmasında, Kothari, Çevre ve Şehircilik Bakanı Bayraktar’ın örnek gösterdiği Vancouver’ın hali pür melalini de ortaya döküyor. Ayrıca, harıl harıl Olimpiyat Kenti olamaya çabalayan İstanbul’u ilgilendiren önemli uyarılar var. Olimpiyatlarla mega etkinliklerde konuya daha önce yer vermiştik.

Kothari de deneyimlerine dayanarak aynı görüşleri dile getirmekte. Kothari konuşmasında, 1996 tarihli İstanbul Habitat II Organizasyonuna da atıf yaparak, İstanbul’da sivil toplumun etkinliğini methediyor. Bu gelişinde ne yazık ki hayal kırıklığına uğrayacak. Kent Hakkı’na yönelik çalışan Kothari, umarız vesile olur da, bizim üzerimizdeki ölü toprağını da silkeler. Kendisini Ankara ve İstanbul’da ağırlamayı heyecanla bekliyoruz.

* * *

Miloon Kothari ile, Vancouver’da British Colombia Universitesi Liu Institute Global Issues Merkezi’nde yapılan söyleşi:

Dinleyiciler Merhaba. British Colombia Universitesi Liu Institute Global Issues Merkezi’ndeyiz. Miloon Kothari ile konuşacağız. Miloon, insan hakları, özellikle ekonomik, sosyal ve kültürel haklar üzerine önde gelen uluslararası bir isim. Bay Kothari, neoliberal ve askeri güvenlik politikalarıyla insan hakları ve demokrasiye ulaşacağını sanan ülkeler ile kurumlara karşı sözünü sakınmayan bir eleştirmen. 2000-2008 arasında BM-İnsan Hakları Komitesi Konut Hakkı Raportörü olarak görev yaptı. Aynı zamanda Habitat International Coalition bünyesindeki Housing and Landrights Network toplantılarının organizatörü ve uluslar arası bir sivil toplum kuruluşu olan, Ticaret ve Yatırımda İnsan Hakları Komitesinin de kurucularından. Ayrıca, yoksulluk, suya erişim ve sağlık hizmetlerinin insan hakları boyutuyla da etkin bir şekilde ilgili. Raportorlük görevi sırasında, çatışma-ertesi ve afet ertesi durumlarda insan haklarına saygı yükümlülüğünün yerine getirilmesine yönelik stratejilere odaklandı. Miloon Kothari, 2007 tarihli BM İnsan Hakları Komitesi yayını, Kanada’da Elverişli Konut Hakkı’nın yazarı. Hoş geldin Miloon.

– Bir Mimar olarak konut sorunlarına ve konut politikalarına seni neyin yönlendirdiğini merak ediyoruz.

İlk olarak, mimarlık eğitimi alırken ve mesleğimi uygularken konut ve insan yerleşimleri sorunlarıyla alakadar olmaya başladım. Mimarlık mesleğinin elit bir meslek olduğunun o zaman farkına vardım ve toplumsal problemlerle daha çok ilgilenmeye başladım; bu da, konutun insan hakları boyutunu görebilmemi sağladı. Konutun, bazı profesyonellerin görüşlerindeki gibi bir mal değil sosyal bir fayda olduğunu anlamamı sağladı.

– Teşekkür ederiz. Elverişli konut hakkı nedir?

Elverişli Konut Hakkı, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nden bu yana uluslararası kabul gören bir insan hakkıdır ve ardından uluslararası deneyimlerden faydalanarak yapılan çalışmalar, çok geniş kapsamlı bir hak olduğunu göstermektedir. Suya, elektriğe, sıhhi hizmetlere erişimi kapsar; yerinden edilmeye karşı korunmayı sağlar; kadınların mülk, toprak, miras ve konut hakları boyutları vardır. Kanımca, bir yerde güven içinde yaşama hakkı olarak düşünebiliriz. Dolayısıyla sadece bir barınaktan fazladır, emniyetli ve onurlu bir yaşam için elzem bir haktır.

– Peki,  derme çatma binalı mahalleler /slumlar* konut olarak kabul edilebilir mi?

Bir çeşit konutturlar ama elverişsiz konut olarak düşünülebilirler ve ben ‘mağdur konut’  terimini kullanıyorum ve bunlar hiçbir şekilde ideal değiller ve dünya üzerindeki ‘slumların’ şartlarının değiştirilmesi acil bir gereksinimdir, bir olgu olarak ‘slumlar’ giderek artmakta.

– Kanada’daki elverişli konut hakkı üzerine yaptığınız 2007 tarihli araştırmanızdan çıkan bulgularda sizi neler şaşırttı merak ediyoruz Başetmemiz gereken kilit sorunlar neler? Küresel perspektiften, bir insan hakkı olarak elverişli konut hakkının uygulanmasına yönelik hangi sorunlar devam ediyor?

Çok, birçok sorun beni şaşırttı. En başta, elverişli konut hakkının yanı sıra diğer sosyal, ekonomik ve kültürel hakların temel haklar olarak Kanada Hukukunda, Anayasa’da veya yasalarda tanınmamaları benim için büyük bir sürprizdi.  Ancak, ülkeyi ziyaretimde beni asıl çarpan, bu kadar zengin bir ülkede neden bu kadar çok yüksek seviyelerde evsizlik olduğuydu, neden bu kadar sayıda insan emniyetsiz ve elverişsiz konutlarda yaşamakta, neden çocuk yoksulluğu probleminiz var? Birçok farklı sorunlar silsilesi ve Kanada yerlilerinin yaşamakta olduğu koşullar ve maruz kaldıkları şiddet ve mülksüzleştirme karşısında şok oldum. Yerlilere karşı iktidarların süregelen ataerkil tutumlarına şaşırdım. Sanırım çoğunlukla, işte, gelişmiş olarak tanımlanan ülkeleri ziyaret ettiğimde her zaman dikkatimi çeken, bu kadar refahın olduğu ve nüfusların o kadar fazla olmadığı bu yerlerde, dikkatimi çeken,bu refahın çok az bir kısmıyla herkesin elverişli konut hakkına sahip olmasının garanti altına alınabileceği. Kanımca Kanada’da gerçekleşen, onlarca yıldır elbette Amerika Birleşik Devletlerinde ve Avustralya ve bazı Batı Avrupa ülkeleri gibi diğer bazı ülkelerde de gerçekleşen, neoliberal ekonomi politikaların toptan benimsenmesidir. Böylece sosyal konut sağlamada, sosyal konut inşa etmede, konut seçenekleri ve değişik sübvansiyonlar sağlamada  Kanada’nın daha önceden sahip olduğu iyi sicilden geriye gidilmiş ve bu mekanizma ve programlar sistematik olarak terk edilmişlerdir. İşte bu yüzden bu kadar yüksek düzeyde evsizlik var. BM bir zaman önce bunu Ulusal Aciliyet olarak tanımladı ve ben de bunu kesinlikle teyit ediyorum.

– Bugün Vancouver’dayız ve Kanada’daki en yüksek çocuk yoksulluğunun burada olduğunu biliyoruz. Raporunuza göre, buradaki toplumumuza yardımcı olabilecek tavsiyeler neler?

Kanımca, Raporun genel olarak tavsiyesi değişik politikalar olmasına rağmen bunları birleştiren bir şey olmadığı. Dolayısıyla, Kanada’daki kadınların, çocukların ve gençliğin maruz kaldıkları,spesifik problemlerle ilgilenen,spesifik stratejiler tarafından desteklenen ulusal bir konut stratejisi olabilmesi için çağrıda bulunacağım. Eğer böyle birleştirici bir ulusal politika olmazsa ve eyalet ve federal düzeylerde fonlanmazsa, bu dağınık çabaları tekrar göreceğiz. Raporun bir diğer tavsiyesi, insan hakları temelli bir yaklaşımın gerekliliği. İktidarların, piyasanın konut ve diğer ihtiyaçları temin edeceği hakkındaki saplantılarının üstesinden gelinmeli ve hükümetlerin piyasaya daha fazla ilerici müdahaleleri olmalı. Piyasanın işlediği yerlerde dahi tavsiye edilen regülasyon, kontrol ve işte gördüğümüz spekülasyonun önlenmesi. İşte Vancouver ve diğer yerlerde, 1 milyon dolarlık apartman daireleri görüyoruz.  Bu gidişat sadece alt gelir gruplarının emniyetli bir yer bulmasını zorlaştırmıyor, aynı zamanda orta sınıf ve orta-üst sınıfın bir kesiminin de zorlaştırıyor. Yaklaşım çok kaotik ve çok yıkıcı, o nedenle Rapor, konut politikaları ve ilgili politikaların tamamen elden geçirilmeleri için çağrıda bulunuyor.

– Burada Vancouver’da bir olanak, büyük bir uluslararası etkinlik gerçekleşecek, 2012 Şubat, Kış Olimpiyatları buraya geliyor. Tecrübelerinize dayanarak bu çeşit etkinlikler acaba konut politikaları oluşturmak için olanak yaratır mı? Burada, Kanada’da, uluslararası camiaya Vancouver’daki konutların şartlarını düzelteceğimize söz verdik ve merak ediyorum acaba diğer ülkelerde bu etkinlikleri konut için bir başarı olarak gördünüz mü?

Hayır tam aksine, Olimpiyatlar ve benzeri küresel etkinliklerle ilgili tarihsel deneyim, bu etkinliklerin yer aldığı kentlerde oturan yoksul insanların haklarına zarar verici oldukları yönünde. Spekülasyon artmakta, gettolaşma artmakta, evsizlikte yükseliş oluyor ve hükümetlerin oyunlara aday olurken verdikleri sürdürülebilirlilik sözü ve diğer sosyal taahhütlere rağmen, son 20-30 yıl içinde Olimpiyat Oyunlarının gerçekleştiği kentlere göz atarsanız,  gidişat yoksullar için hiç de olumlu değil. Vancouver için de farklı değil. Oyunlar anons edildikten bu yana istatistiklere baktığınızda,  kentteki değişik mahalleleri ziyaret ettiğinizde, evsizliğin arttığını, yoksulluğun arttığını görüyoruz. Giderek daha çok insan mahallelerinden ve diğer oturdukları yerlerden zorla tahliye edilmekte. Aslında spekülasyon artıyor ve dolayısıyla alım gücü sorunu da yok olmuyor. Kanımca Vancouver’ın elbette bu spor olanağını ve oyunlar nedeniyle gelen fonlamayı kullanarak sosyal koşulları iyileştirme  şansı vardı ama bunu görmüyorum ve bu gerçekleşemedi.

– Vee bu bizi sonunda küresel düzeye tekrar geri getiriyor. Financial Process, kent sakinlerinin 3te 1’inin, yani aşağı yukarı 1 milyar insanın slumlarda yaşadığını alıntıladı. BM, önümüzdeki 25 yıl içinde bu sayının iki katına çıkacağını tahmin etmekte. 2 milyar evsizin olası sonuçları neler?

Evet olası sonuçlar oldukça şiddetli. Ben size bir başka istatistik vereyim. 3 milyar insan, dünya nüfusunun yarısı kadarı, bugün kentsel bölgelerde yaşamakta. 2030’lu yıllarda bu rakam 5 milyara ulaşarak %60 olacak. Kentleşme olgusu hakkında rahatsız edici olan şu ki, bu insanları kabul eden kentlerin, artarak gelen nüfuslara yönelik planları yok. Dolayısıyla, dünya çapında gördüğümüz üzere, bir çeşit küresel kentsel bir aparteid vuku bulmakta; varsıl ve yoksul giderek artan bir şekilde ayrışmakta, insanlar ayrılmış mahallelerde yaşamakta, daha çok gettolaşma, daha çok ayırım /tecrit. Dünyayı gezerken keşfettiğim çok rahatsız edici bir şey ise, sosyal kontrol politikalarındaki artışının buna eşlik etmesi. Yersiz yurtsuzlara / başıboşlara yönelik olumsuz politikalarda artış, yoksulların ve evsizlerin kriminalleştirilmeleri ve bu, burada, Vancouver’da da gerçekleşiyor. Ve dolayısıyla, artan bir mülksüzleştirme, el koyma kentleşmeye eşlik etmekte ve sorunlar giderek asayiş sorunlarına dönüştürülmekte. Küresel ya da ulusal boyutta ‘’İçerici kentler inşa edelim, insanların bir arada yaşayabilecekleri kentler inşa edelim ’’ düşüncesi ortada yok. Aslında, bunu, uzağı görememe olarak kabul ediyorum çünkü kentleri işçiler ve yoksullar sürdürürler. Şehrim, yaşadığım kent Delhi, eğer yoksullar olmasa çöker ve aynı şekilde gelişmiş ülkelerde işçiler çok, mülteciler çok, azınlıklar var dolayısıyla, çok-çok büyük bir senaryo karşısındayız. Eğer gidişattan bir geriye dönüş olmaz ve hükümetler kentleşmenin aslında içerici kentler yaratmak için bir fırsat olduğunu anlayamazlarsa çok kolaylıkla tahmin edilebileceği üzere, gelecekte toplumsal çatışmalarda artış göreceğiz ve bu, siyasi, etnik veya başka nedenlerden değil varsıl ile yoksulun bu şekilde ayrışmasından doğacak. Bunu dünya üzerinde görebiliyoruz kapalı siteler var,  insanlar bu alanlarda tamamen güvenlik tedbirleri altında yaşamaktalar. Ve bu, şunu meydana getiriyor, son derece rahatsızlık verici buluyorum, bu gidişat,  ‘’Bize karşı onlar’’ olgusunu yaratmakta. Kapalı sitelerde yaşayanlar ‘’Biz diğerlerinden farklıyız’’ diye hissetmekteler;  diğerleri /ötekiler problem olarak görülmekte. Kanımca, büyümekte olan bu zihniyet, bir bütün olarak,  daha fazla asayiş politikalarını, daha fazla başıboşluk karşıtı politikaları, yoksulların daha fazla kriminalize edilmelerini besleyecek. Terörizmi yok etmeye yönelik çabalar vesaire bunlar bir bütün olarak, bizleri şöyle bir noktaya getirecek, hükümetler sorunlara sosyal adalet tedbirleriyle karşılık vermek yerine,  kanun ve düzen temelli karşılık verecekler. Böyle bir küresel ortamı getirecek.

– Seneye Rio’da gerçekleşecek olan Habitat 2010’a gelirsek, evsizlerin sayılarındaki artış da dâhil olmak üzere bu sorunların bazılarını çözümlemek için odaklanmamız gereken temel politikalar neler?

2010 Mart’da Rio’da gerçekleştirilecek olan Dünya Kent Forumu, az önce tartıştığımız konulara,  dünyada neler olduğuna göz atmamızı sağlayacak bir fırsat. Hükümetler ve uluslararası toplumun bir araya gelerek ‘’Bizim artık yol haritamızı değiştirmemiz gerekiyor’’ demeleri için bir fırsat. Ve bence, bunu gerçekleştirecek olmanın,  gerçekleştirebilmenin bir yolu da insan hakları yaklaşımını esas almak ve kentin herkese ait olduğunu söyleyerek kent hakkını kabullenmek. Kent hakkı, kentin sunduğu vatandaşlık hizmetlerinden, kaynaklarından, herkesin yararlanma hakkıdır. Ve bence, piyasaya verilen üstünlük üzerinde de ciddi olarak düşünülmesi gerekiyor, aynı şekilde mülke tanınan üstünlük ve konut gibi çok önemli sosyal faydaların metalaştırılmalarına verilen önceliğin de üzerinde düşünülmesi gerekiyor. Ve bu şekilde bir yeniden değerlendirme yaparak, kentleşmenin sorunlarını çözmenin yolunun ‘slumları’ yok etmek değil aslında iyileştirmek olduğunu, planlama süreçlerine kentteki insanları daha çok katmamız, katılımcılığı sağlamamız gerektiğini, böyle bir yeniden düşünmeye ihtiyaç var. Ancak ben Rio için fazla optimist değilim çünkü bunu küresel hamleden, hükümetlerin ekonomik krizi aşarken kullandıkları tedbirlerin cinsinden anlıyoruz.  Bu tedbirler hala çok neoliberal. Bu tedbirler, mülksüzleşen, işlerini ve evlerini kaybeden insanlara yönelik değil, hala bankaları kurtarmak üzerine. Dolayısıyla bir tuzak olduğunu düşünüyorum,  hükümetlerin pazarlık yaparak satın almaya çalıştıkları bir tuzak. Hükümetlerin etkin olarak ruhlarını neoliberal yaklaşıma sattığını düşünmekteyim ve bu Kanada’da da farklı değil. Bence, yerel, ulusal ve uluslararası düzlemlerde sivil toplum işte burada önemli bir rol oynamakta; Habitat II’de İstanbul’da olduğu gibi veya gelecek sene Rio’da gerçekleşeceği üzere. Cevap belki de sivil toplumun küresel etkinliklere aktif katılımı çünkü sivil toplum alternatifler önermekte. Kent Hakkı mesela, aslen sivil toplum hareketlerinden ve kampanyalarından çıktı. Birleşmiş Milletler dönemimdeki çalışmalarım esnasında ve ertesinde devamlı olarak vurguladığım diğer boyut ise, kırsal alanlardaki insanları unutmamamız gerektiğidir; dünyanın bir kısmında, insanların çoğu hala kırsal alanlarda yaşamakta. Şahsen, genellikle BM kaynaklı şu politikayı da kuvvetle eleştiriyorum. Diyorlar ki “Kentler dünyanın gelişmesinin motorlarıdır.” Hayır, buna inanmıyorum. Bence kırsal alanların da kendilerine özgü sürdürülebilirliliği ve öz kaynakları bulunmakta ve kentleşme hızını durdurma olmasa bile, düşürmenin bir yolu, köylüler ve çiftçileri de kapsayacak şekilde,  kırsalda yaşayanların geçim kaynaklarını garantilememiz ve kırsal alanlarda, ekonomik olarak sürdürülebilir ve ekinsel olarak sürdürülebilir toplumlar yaratmamızdır.

– Birkaç gün içinde Delhi’ye döneceksiniz, eve döndüğünüzde neler üzerine çalışacaksınız?

Hindistan’da birkaç soruna yönelik çalışıyorum. Aslında 2010’da, bizde de İngiltere Uluslar Topluluğu Oyunları olacak. Benzer problemlere maruz kalmaktayız. Delhi’de evsizlere, dilencilere karşı yaptırımlar çoğalıyor, uluslararası misafirlerimiz gelmeden önce, insanları sokaklardan atmak istiyorlar ve çok sert tedbirler alınmakta. Örgütüm olan Housing and Landrights Network bu sorunlarla ilgili çalışıyor. Ayrıca, sosyal kontrol ve kent üzerine daha çok araştırma yapmaktayım. Dünya üzerinde, konuyla ilgili politikaları inceleyip bunlarla nasıl baş edilir araştırıyorum. Kent Hakkı kavramı üzerine de çalışmaktayım. Kuvvetle inanıyorum ki Kent Hakkı değişik sektörleri bir araya getirebilir ve karşılaştığımız bir sürü soruna karşı toplumsal bir mobilizasyonu örgütleyebilecek bir prensip olabilir. Ve konferanslara, üniversiteleri ziyarete devam edeceğim.

* Slum, yani kent merkezinde ‘çöküntü’ diye tabir edilen alanlardaki derme çatma binalardan oluşan mahalleleri, kenar mahalle olarak tanımlanan bölgeleri, ‘gecekondu’, olarak çevirmek yanlış olduğundan ve zaten gecekondu daha çok Türkiye’ye has bir yerleşim olduğundan, ‘slum’ olarak bıraktık.

Başıboş, işsiz güçsüz diye dilimize çevrilen evsizleri de kapsayan ‘vagrant’ sözcüğünün tercümesi de kendi içinde bir önyargı, olumsuz bir çağrışımı barındırdığından sorunlu bir tercüme. Kothari, bu gruplara karşı devletlerin şiddet uygulamalarını ve asayiş odaklı tedbirlerini eleştirerek çözüm için sosyal ve ekonomik tedbirleri adres göstermekte.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: kentleşme / kentsel dönüşüm /