Madenci ölümleri, bir iş cinayetidir, nedeni taşeron sistemdir – Recep Adıgüzel ile söyleşi

N. Cemal - 2 Mart 2013 - İşçi Gündemi / Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Bu Bir İş Cinayetidir Nedeni Taşeron Sistemidir!

(MESELE Dergisinin Şubat 2013 tarihli sayısından alınmıştır.)

Recep Adıgüzel 1979 yılında Türkiye Taşkömürü Kurumu İşletmeleri’nde (TTKİ) işe başladı. 1990 Aralık ayı ile 1991 Ocak ayı arasında gerçekleşen 35 günlük tarihi maden işçileri grevi ve 4 – 8 Ocak 1991 tarihleri arasındaki büyük Ankara yürüyüşünde de yer alan Adıgüzel 2000 yılında TTKİ’den emekli oldu. Birçok öncü işçi gibi siyasi bir duruşu da olan Adıgüzel, emekli olduktan sonra bir dönem TKP Zonguldak İl Başkanlığı da yaptı. Daha sonra Zonguldak merkezde Merdiven Kitapevini kurarak, kendi deyimi ile birçok yazarı Zonguldak’a o getirdi. Yaşadığı ekonomik sıkıntılar nedeniyle 2009 yılında yeniden maden işçiliğine dönen Adıgüzel Star adlı taşeron firma aracılığıyla işe başladı ve taşeron işçiliğinin ne demek olduğunu bizzat yaşayarak gördü. Taşeron işçilerinin örgütlenmesiyle uğraşırken sorunlar yaşayarak işten atıldı ve taşeron firma ile mahkemelik oldu. Solcuların da kitap okumadığından yakınan Adıgüzel, bir yandan taşeron işçilerinin sendikalı olması için uğraşırken diğer yandan da kısıtlı emekli maaşıyla kitapevini ayakta tutmaya çalışıyor. Yerel Halkın Sesi gazetesinde makalelerde yazan Recep Adıgüzel’le maden işçiliğini ve taşeron sistemini konuştuk.

– TTKİ’den Emekli olduktan sonra tekrar maden işçiliğine döndün ve Star adlı taşeron firmada çalıştın. Bize maden ocağında taşeron işçiliğinin ne demek olduğunu anlatır mısın?

Emekli olduktan sonra ekonomik zorluklar çekmeye başladım ve 1000 lira maaşla 2009 yılında Star şirketinde işe girdim. 50 yaşında tekrar ocakta çalışmak zorunda kaldım. TTKİ ile taşeron bir şirketteki çalıma koşularının arasında dağlar kadar fark olduğunu da görmüş oldum. Taşeron işçileri normal mesai saatlerinden çok daha fazla çalıştırılıyor. İşçilere sürekli olarak psikolojik taciz yapılıyor ve verilen her işi yapmazsanız, istenildiği kadar çalışmazsanız işten atılırsınız, deniyor. Çok kolay bir şekilde yarın işe gelmeyin, deniliyor. Yani iş ve çalışma garantisi yok. İşçiler ocakta kendi sanatlarının dışında başka işlerde de çalıştırılabiliyor. Maaşlar ise zamanında ödenmez. Sürekli baskı var ve beğenmiyorsan işe gelme, diyorlar. Şirkette işe başlamak için sırada bekleyenler var, yüzlerce isim listemizde ve bizden haber bekliyorlar, deniyor. İşsizliği koz olarak kullanıyor ve psikolojik taciz uyguluyorlar. Ayrıca, işçilere sürekli olarak hakaret ediyor ve kişiliksizleştirmeye çalışıyorlar. Psikolojik taciz var. Taşeron işçiliği demek sürekli mobbing demek. Taşeron işçilerine iş kanununun maddeleri uygulanmaz. Maden ocağındaki taşeron işçisi işçi olmanın hakkına ve hukukuna hiçbir zaman kavuşamaz. Bu yüzden de biz taşeronlaştırmayı köleleştirme olarak tanımlıyoruz ki ortaya çıkan durumda zaten bu. Bunları gördüm.

– 1990 Aralık ayı ile 1991 Ocak ayı arasında gerçekleşen 35 günlük başarılı bir grev deneyiminiz ve Ankara yürüyüşünüz var. Bu deneyim ve birikiminiz bir yanda duruyor ve birden karşınıza bu kölelik tablosu çıkıyor. Bu süreçteki örgütlenme çabalarınızı da biliyoruz. Bu tablo karşısında neler yaptınız, anlatır mısın?

Ekonomik olarak benim 1000 lira maaşa ihtiyacım var ama bir de ortada yaşadığımız somut durum var. Genç işçilerin bu konuda fazlaca bir bilinçleri de yok ve ne yapacaklarını bilemiyorlar. Genç işçi arkadaşlarla bütün bunları aynı ortamda yaşayıp paylaşırken, şöyle yapın böyle yapın demeye başlıyorsunuz ve bir ilişki oluşuyor. Örneğin, maaşların iki ay ödenmediği oluyor, ya da maaş eksik ödeniyor. Bu durum dört beş ay boyunca böyle gide biliyor. İşveren, maaşlarınızı tamamlayacağız hak edişimizi daha henüz alamadık, diye oyalıyor. Bir sürü bahanesi var. Böyle devam etmeye başlayınca da işçi eylemleri patladı. Ocaklara inmemeye ve çalışmamaya başladık. Şirketin Kozlu’da da işyeri var. Bağlantılar kurduk ve Kozlu’da da eylemler başladı. Asma’da sürekli olarak ocağa inmeme eylemleri yapıyoruz. İşveren Ankara’dan geliyor ve ikna ediyor. İşçiler işbaşı yapıyor. Ama bakıyorsun ki elde – avuçta hiç bir şey yok. Yani somut bir gelişme olmuyor. Bunun durumun böyle gidemeyeceğini ve işçilerin örgütlenmesi gerektiğini konuştuk. Sonunda da işçiler, “sendikaya üye olalım” dediler. İşçileri sendikaya üye olma konusunda ikna ettik. Asma’dan ve Kozlu’dan yürüyüşler yaparak Zonguldak’a ve sendika binasına geldik.

– Sendikaların büyük bir çoğunluğu yakın zamana kadar taşeron işçilerini üye yapmaya yanaşmadılar. Ya görmezlikten geldiler, ya da ayak dirediler. Genel Maden İşçileri Sendikası (GEMİS) bu noktada nasıl bir tutum aldı?

Taşeron işçilerinin ve hatta özel sektörde çalışan işçilerin sendika üyeliği konusunda GEMİS’in geçmiş dönemdeki tavır ve tutumları hiç de olumlu değil. TTKİ bir kamu kurumu ve işe alınan işçiyi bizzat kurum göndererek “git ve önce sendikaya üye ol” derdi. Bu durum bir tür kolaylık ve rahatlık sağlamış. Alışkanlık yapmış. Armutçuktan Hema işçileri ve özel sektörden bazı işçiler, geçmiş yıllarda sendikaya üye olmak istediler. Sendika kabul etmedi ve üye yapmadı. Taşeron firma Star’daki süreç ise 2009 yılında gelişti. Ben sendikacılarla sık sık görüşüyordum. Süreç içinde sendika yönetimi biraz olumlu bakmaya başladı.

GEMİS’in, özel sektör de dâhil olmak üzere genel olarak taşeron işçilerini örgütlemek gibi bir kararı mı var? Bu tutum sendikanın yeni yönetimine mi ait?

Mevcut yönetim 2010 yılında seçildi ama bu yönetim kurulunun içinde de eski yönetim döneminden üyeler var. 2010 yılının Şubat ayında eylemlerimiz vardı. O dönemde işçileri sendikaya üye yapma çabalarımız arttı. Sendika Genel Başkanı Ramiz Muslu’ydu. Benim sıklıkla görüştüğüm yönetici ise Taci Altay’dı. Sendikanın Genel Başkan Yardımcısı. Eylemlerin, mücadelenin üzerinden yaptığımız görüşmeler sürecinde, “arkadaşlar gelsin sendikaya üye yapalım,” dediler. Bunun üzerine bir talebimiz oldu; “Eğer taşeronda çalışan maden işçilerini sendikaya üye yapacaksanız bunun için Zonguldak’ta merkezi ve resmi bir açıklama yapın. GEMİS olarak özel sektörde ve taşeron şirketlerde çalışan maden işçilerini örgütlenme kararı aldık, deyin. Bu açıklama basında yer alsın. Bir gün sonra da işçilerle birlikte topluca gelelim,” dedik. Sendika bu açıklamayı yaptı. 2 Mart 2010’da yerel basında yayımlandı. 3 Mart 2010’da da Asma ve Kozlu’dan işçilerle birlikte yürüyerek topluca sendikaya geldik. Sendika da noter hazır vaziyette bekliyordu. Sendika üyeliği sürecimiz böyle gerçekleşti. 300’ün üzerindeydi ve işçilerin büyük çoğunluğu üye oldular. Böylece taşeron şirkette örgütlenmeye başladık. Star işçilerinin dışında Hema’da da bir örgütlenme süreci oldu. Hema’nın Amasra ve Kandilli şirketlerinden sendikaya 1100 civarında üye yapıldı. Özel sektöre de girilmiş oldu.

– Senin kendi yaşadıklarına ve işten atılma sürecine de değinir misin?

İşçiler sendikaya üye olduktan sonra taşeron şirketin bana karşı tavrı da değişti. Şefler farklı davranmaya ve baskı uygulamaya başladılar. Baskılar sonucunda, ocakta çalışırken işverenin şefiyle işçilerin önünde kavga etmek zorunda kaldım. İşçilerin önünde bana hakaret etti. Üzerime geldi ve tartışmanın sonunda da bana vurdu. Bu durumda sessiz kalmak ve bir şey olmamış gibi sineye çekip gitmek olmazdı. İşçilerin önünde işçi önderliğinin de işyeri temsilciliğinin bir anlam ve değeri kalmazdı. Ben de ona karşılık verdim ve şefle kavgaya tutuştuk. İşçilerde bir özgüven oluştu ama ben de iş kanunun 25. maddesini ihlalden -ihbarsız ve tazminatsız bir şekilde- işten atıldım. Şirket sahibinin MHP’li, karısının ise MHP milletvekili olduğunu da belirtmeden geçmeyeyim. Yargı sürecine taşıdık. İşe iade davası açtım. İşçi arkadaşlar işverenin ağır baskısı yüzünden objektif bir şekilde tanıklık yapamadılar. İşsiz kalma korkuları ağır bastı. Yerel mahkemede işe iade davasını kaybettim. Şu an Yargıtay aşamasında. Bu süreçte sendikadan da herhangi bir destek ve yardım olmadı. İşten atıldığım zaman işyerinden 872 lira alacağım vardı. İşyerinin muhasebecisi, işten ayrılırken bir kâğıda alacağım olduğunu yazdı ve bana verdi. Resmi bir yazı değildi. Sonrasında ise işveren alacağımın olmadığını söyledi. Hala da kendi alacağımı dahi alabilmiş değilim. Sözde işçi önderiyiz, ama kendi hakkımızı bile savunamıyoruz ve alacağımızı alamıyoruz. Diğer bir husus da şu; Maaşım 1000 liraydı ama işveren benim maaşımı resmi olarak asgari ücret üzerinden gösteriyordu. Bu her yerde uygulanan bir sistem. Kayıt dışı olunca da ispatlayamıyorsun. Alacağında olsa alamıyorsun. Elimde muhasebecinin kendi el yazısı ile yazdığı kâğıt var. Bu hukuksal bir dayanak yaratır mı yaratmaz mı onu da bilemiyorum.

– Bugün yaşanılanlardan ve 8 maden işçisinin iş cinayetine kurban edildiği patlamaya nasıl gelindiğinden bahseder misin?

7 Ocak 2013’de Kozlu’da patlama oldu. 8 işçi arkadaşımız öldü. Bunun öncesi de var. Sendika üyeliğimizden sonra 2010 yılında Karadon’da bir grizu patlaması oldu ve 30 madenci arkadaşımız öldü. O süreçten sonra basın açıklamaları yaptık, yazılar yazdık. Zonguldak olarak avantajımız oldu. Türkiye genelinde taşeron sisteme dair bir türlü yaratılamayan kaşı duruşu Zonguldak’ta yaratılmış olduk. Zonguldak’ta taşeron sistemi mahkûm edilmiş durumda. Önümüzdeki sürece dair de buradan bir çıkış noktası yakalayabiliriz. 30 işçi öldüğü zaman sendika tarafından gerektiği kadar bir tepki ortaya konamadı. 7 Ocak’ta 8 işçi öldüğünde sendika çok daha net bir tavır koyabildi. Sendika olayın olduğu andan itibaren “bu bir iş cinayetidir nedeni taşeron sistemidir,” diyebildi. Sendika yönetiminin niyeti burada çok önemliydi. 27 Ocak 2013’te bu iş cinayetini protesto eden ve TTK işletmelerindeki taşeronlaştırma uygulamalarına son vermeyi talep eden bir miting düzenlenecek. Sendika işin dışında kalırsa bu eylem diğer kurumların dışarıdan baskı yapmasıyla başarılamaz. Daha ileri bir noktaya taşımak ise sosyalist harekete, işçi sınıfı mücadelesinin içinde yer alanlara düşüyor. Mitinge katılan kurumların kendi pankartlarını taşıyabileceği söylendi.  Taşeronlaştırmaya karşı Türkiye’nin değişik yerlerinde lokal direniş ve eylemler var. Bunlar yürütülüyor ama kamuoyuna tam olarak yansıtılmıyor. 7 Ocak’ta Zonguldak maden işçilerinin yaşamış olduğu bu acı olay, Türkiye’deki taşeron sisteminin daha derinlemesine sorgulanır duruma gelmesini sağlarsa, bizim için önemli bir yol alış olur.

– 8 İşçinin ölümünden sonra hükümet kanadında ve TTKİ tarafından yapılan açıklamalarda, işçi sağlığı ve iş güvenliği konularında bir eksik ve firmanın kapatılmasını gerektiren bir durum yok denildi. Taşeron şirketlerin ise maliyetleri düşürmek amacıyla iş güvenliğine dair malzemeleri temin etmekten kaçındığını biliyoruz. Bu konulara dair ne diyeceksin?

İşçilerin gereken süreden çok daha fazla çalıştırıldığı ve aşırı yoruldukları bir gerçek. Maden ocağı içinde ise hızlı ve kontrolsüz  ilerlemeye zorlandıkları da bir başka gerçek. Maden Mühendisleri Odası’nın açıklamasında sondaj deliklerinin yeterli sayıda ve ölçüde olmadığı belirtildi. İşçi sağlığı ve iş güvenliği tüzüklerine göre yer altında çalışırken yatay olarak 25 metre derinliğinde açılması gereken kontrol amaçlı sondaj delikleri yetersizmiş. Bir kaç tanesinin 9.5, birkaç tanesinin 10.5,  bir – iki tanesinin de 21 metre derinliğinde olduğu söyleniyor. Yani 25 metrelik sondaj deliği yok. Bu sondajlar sayesinde gaz oranı ve sıkışma tespit edile biliyor. Yine tüzük ve yönetmeliklere göre metrekareye bir delik düşmesi gerekiyor. Star Madencilik 14 metrekare yer açtırmış, ki bu da 14 delik demektir. 7 delik olduğu tespit edilmiş. Gerekenin yarısı kadar ve açılanlar da istenilen derinlikte değil. İşin esas boyutu kazanın yaşandığı alanla ilgili teknik raporların açıklanması ile açıklık kazanacak. Bizim beklentimiz ise, teknik raporun gerçekleri yansıtmasıdır.

Çalışma Bakanı Faruk Çelik’e mecliste sorulan soru, “TTK işletmelerinde taşeron uygulaması gerekli mi değil mi?” biçiminde ve belirsizdi. Kendisi ise, “tehlikeli iş kollarından taşeronu kaldıracağız” vari bir açıklama yaptı. Bu bir ilerleme mi, hep birlikte göreceğiz. Fakat, Haziran ayında meclise getireceklerini söyledikleri yasa değişikliğinde taşeronlaştırmayı hukuksal bir zemine oturtmaya çalıştıklarını da görmemiz lazım. Burada işçi sınıfına dair bir saldırı var. Taşeron sistem Türkiye’de meşrulaştırılacak ve yasal hale getirilecek.  İş yasanın 2.  maddesi değiştirilerek, uzmanlık gerektiren asıl işlerde artık taşerona şirketlere verilebilecek. Bakan Çelik’in açıklaması şöyle de anlaşılabilir; tehlikeli işlerde ve yeraltında taşeronluğa son vereceğiz. Zonguldak’tan yükselen tepkiyi durdurmak için de yapmış olabilir. Zonguldak’ta ve maden ocaklarında taşeron uygulaması kalsa bile taşeron sisteme karşı mücadeleyi yükseltmek zorundayız. AKP’nin vaatlerine güvenilmeyeceğini ise zaten biliyoruz.

– Taşeron sisteminin kaldırılması mücadelesi esas alınmalıdır diyorsunuz. Bu hedefe ilerlerken de şu anki mevcut taşeron işçilerinin sendikaya üye olmasının gerekli olduğunu söylüyorsunuz, doğrumu anladım?

Zonguldak’ta yaşadığımız örnekte de olduğu gibi, taşeron işçilerine yasal mevzuatlar ve haklar uygulanmıyor olsa da, taşeronun işçilerinin sömürmesine göz yummamalıyız. Bu konuda devlet gerekli yasal denetimleri yapmıyor ve yaptırımlar uygulamıyor. Taşeron sisteme karşı direnen işçilere ise polisi saldırtıyorlar. Örgütlenmenin önünde zorlukların olduğu doğru, ama Zonguldak örneği bunun mümkün olabileceğini de göstermiştir. Taşeron şirketlerde örgütlenirken bizim bir şeyi daha gündeme getirmemiz gerekiyor; Taşeron şirketler kamudan çekilsin derken, taşeron şirketlerde çalışan işçilerin işiz kalmaması ve asıl işçi olması için de mücadele etmeliyiz.  Burada Star şirketinin işine son verilse bile, Star şirketinde çalışanların TTKİ tarafından işe alınması gerektiğini gündeme taşıyacağız ve bunun mücadelesini vereceğiz. Asıl işveren konumunda olan TTKİ denetimlerden de işçinin hukuksal haklarından da sorumludur.

– 1990 – 1991 grevinden sonraki süreçte birçok maden işçisinin siyesi tercihi oldu ve muhtelif sosyalist örgütlenmelerin içinde yer aldılar. Sosyalistlerin sınıftan kopukluğu bilenen bir gerçekliğimiz. Zonguldak ve maden işçileri özelinde de bu sınıftan kopukluk devam ediyor. Buradaki sosyalist örgütlerin çoğu yöneticisinin işçi olmasına karşın bu “makus talih” sürüyor. Neredeyse, “örgütlü” işçiler de kendi sınıfından kopması söz konusu. Sizce neden?

Türkiye’deki sol örgütlerin işçileri sınıftan kasıtlı olarak koparttıklarını düşünmüyorum. Bu, o örgütlerin algıları ve kendi öznel ihtiyaçları çerçevesinde yaşanıyor olabilir. Sosyalist örgütler bir işçiyi örgütlediklerinde, bu işçinin işyerinden ve işçilerden oluşan çevrelerinden kopmadan yaşamını sürdürmesine özen göstermeliler. İşçiyi örgütleyip de sınıfından, çalıştığı işyerinden kopartıyorsan, onu kendi sınıfına bile yabancılaştırıyorsan sınıf içinde örgütlenmiş sayılmazsın. İşçi o zaman kendini örgütleyenler gibi sınıftan kopuk bir aydın olmaya çalışıyor. Omzuna bir çanta, sırtına bir deri yelek, çenesine de top sakal kondurup, ortalıkta dolaşıyor. İşçi sınıfına ulaşmak isteyen sol örgütlerin önüne koyması gereken şeylerden biriside; işçileri kendi yaşam ve iş alanlarında tutarak hayatlarını sürdürmesini sağlamaktır İşçi bir siyasi örgütle katılınca önce bir – iki tane panelde bulunuyor. Birkaç aydın ve yazarla aynı masada oturup sohbete katılıyor. Üç – dört tane de kitap okuyor ve sonrasında da tamam ben oldum diyor.  Kendini aydın zannediyor. Yabancılaşmaya başlıyor. Bunun önüne geçmemiz gerekiyor. Tamam, işçiler aydınlansın, öğrensin ve örgütlensin. Böyle bir  işçinin doğal olarak diğer işçilerden farklı yanları da olacaktır. Diğer işçilerden farklı olmakla, diğer işçilere yabancılaşmak ayrı şey değil. Farklı olmakla birlikte yabancılaşmamalıdır. İşçi arkadaşlarına o siyasal bilincini taşıyabilmesi için de yabancılaşmaması gerekir. Star’da çalışırken işçiler benim solcu ve sosyalist olduğumu zaten biliyorlardı. İşçi arkadaşlarla her oturduğum yemekte, masada, işyerinde “ben sosyalistim” dememin de bir anlamı yok. Benim bunu çalışma hayatımla, işçilerin mücadelesine katkımla göstermem gerekiyor. Dürüstçe çalışarak işçilere güven vermek gerekiyor. Önce güvenecekler. Buradaki işçi arkadaşlarla mücadelemizi ihtiyaçlar üzeriden sürdürdük. İçlerinde dini inançları ile hareket edenler de var. Bunları sorun etmeyeceksin. Bizim asli sorunumuz işçilerin patronlarıyla yaşadığı sorunlar, haksızlıklar olmalıdır. Çalışma yaptığımız işçilerin 1. kuşağının MHP’li ve ülkücü olduğunu, 2. kuşağın ise İslamcı olduğunu hiçbir zaman unutmamalıyız. İşçilerin sınıfsal olarak bilinçlenmesi ancak mücadele içerisinde olabilir. Mücadelenin içinde değilsen bir şey veremezsin. Hiçbir sol-siyasi örgüte üye olmayan arkadaşlarla yürüyüşler yapıyor, döviz taşıyor, basın açıklaması okutuyoruz. Bunu pratik olarak burada görmüş olduk. Önemli olan işçilere yabancılaşmamak ve onlarla aynı hayatı paylaşmak.

Sosyalistlerin sendikalara bakışında da bu anlayış görülebilir. Sosyalist hareket sendikaları ve sendikacıları eleştirmelidir. Fakat dışarıdan sürekli olarak sendikaları eleştirmekle bu işin olmayacağını da kavramalılar. Sınıf hareketi şu an çok zayıf.  Sendikalar da dibe vurmuş durumda. Neredeyse uzlaşmacı sarı sendikacılığın bile sonu geldi.  İşverenle işbirlikçilik değil, siyasi iktidarla işbirlikçilik gündemde. Gangster sendikacılık başladı. Sendika ayırımı yapmadan, DİSK’te de olsa, Türk-İş’te de olsa işçilerin örgütlü olmasının önünü açmamız gerek. Ekonomik alanda örgütlenebilen işçinin siyasal alanda örgütlenmesinin de önünü açacaktır.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Kozlu / Taşeron sistemi /