Çanakkale: “Milliyetçiliğimizin Manifestosu”

- 18 Mart 2013 - Güncel Politika / Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Çanakkale: “Milliyetçiliğimizin Manifestosu”

Erdoğan, Çanakkale Savaşı’nın milliyetçilik anlayışlarının “manifestosu” olduğunu söylemiş. Aslında Çanakkale’nin (Erdoğan’ın deyimiyle) “bir kavmin ya da ırkın” zaferi değil de Türk kadar Arapların ve Kürtlerin de galibiyeti olduğu söylemi bir süredir hayli revaçta. Samsunlu ile Diyarbakırlının aynı mezarlıkta yatıyor olması üzerinden bir “ortaklık”, belki “kardeşlik” anlatısı oluşturulmaya çalışılıyor: Düvel-i Muazzama’ya karşı tekmil “mazlum milletlerin” verdiği ortak bir mücadele ve ortaklığın (siper kardeşliğinin) yarattığı yeni bir “millet”. “Şehadet kültünün” eseri olan bir ortak millet.

Erdoğan şöyle diyor mesela:  “Çanakkale Zaferi, bir etnik kökenin, bir kavmin, ırkın zaferi değildir. Çanakkale Zaferi, Türkiye’nin, Anadolu’nun ve Trakya’nın olduğu kadar dünya üzerindeki tüm kardeş milletlerin, kardeş halkların, tüm kardeşlerin zaferidir.Bu büyük zafer karşısında İstanbul ne kadar sevindi ise Diyarbakır da o kader sevindi.”Başbakan şöyle devam ediyor: “Bizim millet anlayışımızın, milliyet anlayışımızın, milliyetçilik anlayışımızın çerçevesi,, sınırları Çanakkale’de çizilmiş, milliyet kavramı Çanakkale’de ruhunu, özünü, kökünü bulmuştur. (…)Çanakkale’de tarihi akışını değiştirecek, tarihe yön verecek bir destan yazılırken, aynı zamanda millet ve milliyet anlayışımızın da adete manifestosu yazılmıştır (…)Çanakkale’de şehitliklerdeki mezar taşlarına İstanbullunun yanında Diyarbakırlı var. İzmirlinin yanında Bitlisli var. Bingöllünün yanında Rizeli var. Batmanlının yanında Aydınlı var.” Alıntıyı daha da uzatmayalım, kastedilenin ne olduğu aşikâr.

Kısa bir paranteze müsaade edilsin: İngiliz erkân-ı harbine bağlı kuvvetlerle Alman genelkurmayına tabi kuvvetler arasında gerçekleşen ve emperyalist karakteri aşikâr bir kanlı bölüşüm savaşının parçası olan bu muharebelerden “mazlum milletlere” dair nasıl bir pay çıkarılabileceği meselesinin tam bir muamma olduğunu belirtip es geçelim. Sadece Çanakkale’nin bir “antiemperyalist” savaş olarak vaftiz edilmesinde solun belli bir bölümünün de payı bulunduğunu not edip geçelim. Ama geçerken de bu solun dönüp dolaşıp, Erdoğan’la Çanakkale’ye dair neticede farklı bir jargonla da olsa benzer şeyler söylediğini atlamayalım.

Konumuza dönelim: Erdoğan belli ki Çanakkale’yi (tıpkı geçenlerde Sarıkamış için olduğu gibi) belli bir “millet” versiyonunu haklılaştıracak bir ortak referans noktası ya da “köprü anlatı” olarak kullanıyor, kullanmak istiyor. Kimileri Erdoğan’ın bu argümanını yetersiz bularak eleştiriyor ve büyük bir iyi niyetle Çanakkale’nin unutulan “gayrimüslim şehitlerini” hatırlatıyor mesela. Barış için halklar arasında ortak tarihsel referanslar öne sürmek, halklar arasında köprü teşkil edecek anlatılar ortaya koymak elbette çok kritik. Ancak dikkat, devlet erkânı ne hikmetse bu ortak referansları hep savaşlarda, şu ya da bu biçimi alan boğazlaşmalarda arıyor (kimileri malum ta Malazgirt’e kadar geri gidiyor). Oysa devletler arası kapışmalardan ortak referanslar icat etmek halklar arasında kalıcı bir barış ve anlayışa değil, olsa olsa devlet etrafında “yeni” (yeniden vurgulamak gerek: ortada yeni bir şey yok aslında) bir “bütünleşmeye” varabilir. Özlediğimiz barışı bir “devlet-millet kucaklaşması” olarak görmüyorsak eğer bu tarihsel anlatıyla aramızda büyük bir mesafe olmalı. Çanakkale (ya da Sarıkamış) barışın değil, Erdoğan’ın deyimiyle “milliyetçiliğimizin” manifestosu olabilir ancak, bu iki savaşın halklar için bir “kurtuluşun” değil 1915’teki “büyük felaketin” prelüdü olması gibi…

O zaman gelin biz köprü anlatılarımızı, ortak referanslarımızı başka tarihsel örneklerde, çoğu Çanakkale ya da Sarıkamış gibi “büyük” tarihsel hadiseler olmayan, aslında büyük harfle “Tarihin” sessizleştirmiş olduğu hikâyelerde arayalım. “Ama Çanakkale’de gayrimüslim şehitler de var” demekten ziyade, ortaklığı Kürt, Arap, Türk, Ermeni asker kaçaklarında, firarilerinde, savaşın şu ya da bu biçimde parçası olmak istemeyen yüz binlerce insanın küçük hikâyesinde arayalım. Anlatılan onca menkıbeye rağmen Osmanlı ordusundaki kaçak sayısının büyüklüğünün ortaya koyduğu tek gerçek var: Osmanlı topraklarında halkın büyük çoğunluğu, düzenli orduya ve savaşa karşıydı. Köylülerin birçoğu kendilerini askerden kaçan köylü çocuklarına devlete ya da orduya olduğundan daha yakın hissediyordu. Uzatmayalım; bu topraklarda modern savaş aygıtına ve Karl Liebknecht’in “halkın kendi kendisine karşı silahlandırılması” dediği düzenli orduya karşı direnişin tarihi hâlâ yazılmayı bekliyor.

Neticede barışı “şehadet kültünün” güncellenmiş formlarında değil, cepheye zincire vurularak götürülen yoksul köylü çocuklarının hikâyelerinde aramak en iyisi. Halkları birleştiren ortak tarihi referanslar ancak onların ortak mücadelelerinde, o ortak direnişlerin kolektif hafızasında bulunabilir. Dolayısıyla bize düşen, Çanakkale’de “gayrimüslim şehitler” aramak da değil, Çanakkale’den bir antiemperyalist destan icat etmek de. Bize düşen, ezilenlerin belleğinde izleri bugüne kadar gelmiş mücadelelerin anılarını canlı tutmak, o kolektif hafızayı bugünün ortak mücadeleleri temelinde kışkırtmak.

antikapitalisteylem.org

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Çanakkale savaşı /