Newroz 2013 – Yalçın Yusufoğlu

Sol Defter- Haber - 24 Mart 2013 - Güncel Politika

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Newroz 2013

21 Mart 2013 Perşembe günü Diyarbakır’da Newroz Alanı’nda 1 milyona yakın insan özgürlük için toplandı, demokrasi için toplandı, ulusların hak eşitliği için toplandı.

AKP’nin gayrı resmi sözcülüğünü yapan yorumcuların TV ekranlarında, gazete sayfalarında bu tabloyu Tayyip Erdoğan’ın başarısı gibi göstermeleri meşreplerine uygun içtensizlikten başka bir şey değildi.

Oysa Kuzeyiyle, Güneyiyle, Batısıyla Kürdistan’ın pek çok yöresinden gelmiş insanlar sizin lideriniz Tayyip Erdoğan için gelmemişlerdi. Tayyip Erdoğan bugüne dek Diyarbakır’da 50.000 den fazla insanı toplayamamış, bazen azlık belli olmasın diye parti teşkilatı Genel Başkanlarına kapalı spor salonunda toplantı düzenlemişti.

Bu yıl Newroz’da toplananlar varlıklarını ve kararlılıklarını kim bilir kaçıncı kez kanıtlıyorlardı: “Biz Halkız ve tabi ki, 5000 gerilladan ibaret değiliz; her yaştan milyonlarca insanız, gerillaya katılmış evlatlarımızdan Kuzey’de bulunanlar Güneye çekilecekler, ama günün birinde Kuzey’dekiler de, Güney’dekiler de mutlaka evlerine, yurtlarına dönecekler, yeni bir toplumun sosyal ve siyasal olarak inşa edilmesine katılacaklar “ diyorlardı.

21 Mart 2013 günü sadece miting alanı değil, bütün Diyarbakır sokakları şenlik yeriydi. Aynı coşkuyu Habur akşamında da görmüştük: İnsanlar “savaş sona erecek, çocuğumuz, kardeşimiz, kocamız, akrabamız eve dönecek” diye sevinmişlerdi, Ne var ki, Türk şovenizmi o kitlesel coşkuyu hazmedemedi, o sevinci Kürtlere fazla gördü.

Bir kez daha “PKK imiş, HPG imiş, ben kudretliyim, hepsini ezerim” zehabına kapıldı. 2011 Genel seçimlerinin oy hesabını yaptı. psikolojik harbini şiddetlendirdi, PKK, KCK, BDP gibi siyasal kuruluşları yaylım ateşine tuttu, binlerce Kürt siyasetçisini hapishanelere kapattı.

Fakat o politikayı sürdüren partinin seçimlerde sandalye sayısı azaldı, bir anayasa taslağını referanduma götürmek için gereken 330 sayısının altına düştü.

Buna karşılık, BDP’nin seçilen milletvekilleri 21’den 36’ya yükseldi. CHP ve MHP oralardan oy alamadığına göre, kaybedilen bütün iskemleler AKP’den gitti. Yani Tayyip Erdoğan’ı 330’un altına düşüren BDP idi.

Tayyip Erdoğan ne yaptı? Seçilmiş milletvekillerini cezaevlerinde tutmaya devam etti, KCK diye daha fazla sayıda siyasetçiyi tutukladı.

Peki, ne oldu? Gene çok sayıda insan öldü, acılar devam etti, gerilimler tırmandı. Düşmanlıklar arttı. Türk toplumu içinde Kürtlere karşı yeni linç kalkışmaları yaşandı.

Fakat Kürt siyasi tutukluları açlık grevi direnişinden de galip çıktılar. Sonunda Tayyip Erdoğan yönetimi PKK Genel Başkanı’yla sürdürdüğü gizli görüşmelerini açıklamak zorunda kaldı.

“Öcalan” demedi, “İmralı” dedi, “PKK” demedi “Kandil” dedi, oysa kamuoyu Türk devletinin her ikisiyle de görüştüğünü öğrenmiş oldu. Onların meşruiyetini Türk halkı tanımdıysa bile, Hükümet tanıdı.[En yeni yoklamada deneklerin üçte ikisi,( % 63’ü) görüşmelere karşı olduklarını söylüyorlar.]

Ve PKK Genel Başkanı’nın çağrısı Diyarbakır’da yüz binlerce insanın karşısında, canlı yayınlar aracılığıyla milyonlarca izleyicinin önünde okundu.

2013 Diyarbakır Newroz manzarası Türk toplumunun, onu yöneten kurumların üzerinde düşünmeleri gereken bir gerçekliktir. Orada 1 milyon kişi Tayyip Erdoğan Başkan olsun diye toplanmadı, orada 1 milyon insan “siz ve kurumlarınız bizi yönetemezsiniz” demek için toplandı. Bugüne değin Ankara siyasetçilerinin bol paralar harcayarak yaptığı hiç bir siyasi Açıkhava toplantısı (en kalabalık olanları Tayyip Erdoğan’ın 14 milyon nüfuslu İstanbul’daki genel seçim mitingleridir) Diyarbakır’daki topluluk sayısının üçte birini bile aşabilmiş değildir.

İster Tayyip Erdoğan’ın geri demokrasisi olsun, ister bir başka rejim, Türk toplumu kendi idari ve askeri kurumlarıyla Kürt toplumunu yönetemeyeceğini ne zaman kavrayacak, merak ediyorum.

Bu kadar politikleşmiş, bu kadar örgütlenmiş bir toplum kendisine hak eşitliği tanınmadığı, ülke yönetiminde siyasi müştereklik kurumsal olarak gerçekleşmediği müddetçe, sizi niçin kendinden görsün. Sizin onlardan istediğiniz tek şey, kardeşlik, dindaşlık lafları altında otoritenize itaattir.

Onların istediği ise siyasi eşitlik.

1 milyon kişi içinde bir Türk bayrağının a bulunmaması meselesine gelince: Türk toplumunun lideri Tayyip Erdoğan “Tek Millet-Tek Devlet söylemini “Tek Bayrak”ta somutlaştırmaya devam ediyor. Newroz’dan üç gün önce, 18 Mart 2013’de Çanakkale’de yaptığı konuşmada hem Türklerle Kürtlerin birlikte savaştığını söyleyecek, hem de “Tek Bayrak” vurgusu yapacak, Kürt halkı da, “Tayyip Erdoğan’la kardeşiz” diyecek, öyle mi?

Nasıl ki, İskoçya’nın, Galler’in, Kuzey İrlanda’nın, İngiltere’nin bayrakları ayrı ayrıysa, Birleşik Krallık her birisinin ulusal bayrağının yanı sıra varsa, nasıl ki, Katalonya’nın bayrağı ile İspanya Krallığı’nın bayrağı eşit tutuluyorsa, nasıl ki, BM’e kayıtlı 193 devletin 133’ünün siyasal yapısı, şu veya bu şekilde, çok uluslu, çok etnili bir statü ise, Türk toplumu da günün birinde o evrensel normları tanıdığı zaman, “bayrak sorunu” kalmayacaktır.

Bayrağı sorun yapan, “tek, tek, tek” manisi yaratan sizsiniz, oysa bayrak bir semboldür, kutsallaştırılmamalı, mitleştirilmemelidir. Bayrağın simgesel bir anlamı vardır, Türk bayrağının da, Kürt bayrağının da, Alman bayrağının da anlamı bu kadardır ve her sembol gibi bir soyutlamadır. Siz bayrağı sorun haline getirdiğiniz, mutlaklaştırdığınız için Newroz Meydanında kimsenin aklına ay-yıldız imgesi gelmemiştir.

Bu ne bir emirle olmuştur, ne de kasıtla. Zaten 1 milyon kişiyi ne Belediye, BDP, ne de başka bir kurum kontrol edebilir, katılım tamamen gönüllüdür, sizin olmazsa olmaz gördüğünüz bayrağı getiren getirir.

Eğer getirmiyorsa, onu “Türk bayrağı” diye Türk olmayanlara dayattığınız içindir. “Neden bizim bayrağımız yoktu” diye kızacağınıza, onu herkesin müşterek bayrak olarak benimseyeceği bir hukuki ve siyasi yapıyı getirmek üzerinde düşünmeniz gerekir.

Bütün milli bayrakların müzeye kaldırıldığı ve yarınki kuşaklara “bakın insanlar eskiden bu bezlere tapıyorlarmış” denildiği bir insanlık hepimizin özlemi olduğu zaman dünya kalıcı barışa ulaşmış olacaktır.

2013 Newroz Mitingi o toplumun kendi kendini yönetme yetisini de kanıtladı. Eylem günü bütün Diyarbakır’da kamu düzenini Belediye ve BDP örgütü sağladı, Merkez’in emrindeki polis hiç karışmadı, görüldüğü gibi tek bir hadise çıkmadı. 17 Ocak 2013 Perşembe günkü Paris’ten suikast kurbanları için düzenlenen törende de öyle olmuştu.

Abdullah Öcalan’ın gönderdiği mesaj bir yanıyla eylemsizlik çağrısıydı. Silahın işlevi çoktan sona ermişti, bu mitin onun tescili oldu. Zira 5000 adet silah orada toplanmış 1 milyon insanın mücadele azmi, dinamizmi ve kolektif aklı yanında neydi ki?

Öcalan’ın çağrısı aynı zamanda yarına dönük olarak –geçmişten beri söylediği—bölge çapında siyasal, sosyal ve kültürel bir perspektifi de içeriyordu. Bu öngörü, Osmanlı’yı yeniden oluşturma heveslerine, Türkçü, ekonomik ve politik emellere uygun düştüğü zannıyla beğenildi, oysa PKK Genel Başkanı uluslar üstü bir yapısallıktan söz etmekteydi, Davutoğlu’nun hegemonik temennisinden değil.

Bütün bu siyasal ve toplumsal hareketlilik içinde, Türkiye sosyalist hareketinin etkisizliği, yetersizliği, güçler dengesindeki ağırlıksızlığı Sol’un gidermesi gereken nakısa olarak önümüzde duruyor.

Çünkü Türk toplumu önyargılarını kırmadığı, evrensel değerle kucaklaşmadığı, uygar dünyanın ölçütleriyle donanmadığı, kendi sosyal ve sınıfsal sorunlarına gözbağı olan körleştirici milliyetçiliği aşmadığı müddetçe, ne demokrasi gelebilir, ne de Türk-Kürt barışı.

Türk burjuvazisinden ve onun devlet partilerinden toplumdaki asırlık koşullandırmayı yıkmasını ummak olası değil. Bu misyon Türkiye Solu’nu beklemektedir.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Newroz 2013 /