Ayaklanmanın doğasında sorumluluk var

Sarphan Uzunoğlu - 18 Haziran 2013 - #direngeziparkı / Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

aha-C6F4-1E1C-35F6Gezi Parkı direnişi sürerken ve yeni eylem tipleri her gün bizi şaşırtmaya devam ederken Gezi’den hem iletişimsel hem eylemsel olarak kopmamak adına yapmamız gereken çok şey var.

Gezi Direnişi’nde karşımıza çıkan temsil krizleri ve başta ‘flamasız gezi’ olmak üzere siyasal anlamda vizyonu olan örgütlerin şeytanlaştırılması hepimiz açısından iyi bir ders niteliği taşıyor. Keza, ortaya ‘isyan’ bayraklarıyla çıktıktan sonra ‘bu bir ağaç direnişi’ diyerek sorumluluklardan saklanmak hem iktidarın olası saldırılarına karşı bugün olduğu üzere elimizi zayıflatacak, hem de yakın ve orta vadede gelebilecek kitlesel tutuklamalar ve sokak hareketine yönelik baskıların önünü açıyor, açacak da. Bugün gözaltına alınanların bir kısmının ‘tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmaları’ hiç de hayra alamet görünmeyen stratejik bir hamle olduğu izlenimi bırakıyor.

Burada bahsettiğim nokta ‘eylemin flamalılara devri’ değil elbette, keza eylemin ruhu buna izin vermez; ancak burada aslolan, örgütlü ya da örgütsüz sokağa çıkanların sokağa çıkarak iktidarı TDK’de ‘darbe’ sözcüğünün anlamını değiştirecek kadar korkutup Kazlıçeşme’ye uçakla adam taşıyacak korku noktasına taşıdıklarının farkına varmalarıdır. Bu, bize sorumlu ve anlamlı hareketler oluşturmak, internette paylaştığımız bilgilerden telefon konuşmalarımıza dek ‘gözetim toplumunun’ radarlarından uzakta durmak ama korkakça değil akıllı bir cesaretle hareket etmek bilinci aşılamalı.

Karşımızdaki gücün askeri güçlere ve polis gücüne bu kadar hızla ‘rücu etmesi’, CHP liderinin bile konuşmasında özetle ‘istersen askeri istersen polisi arkana al bu gençlerin hareketi’ diyerek harekete CHP’nin genetik asıllarına oldukça uymayan bir biçimde sahiplenmesi tek başına bir kopuşu yaşadığımızın işareti. Keza özellikle CHP ve BDP’nin grup toplantılarında hakim olan ve liderlere yansıyan bu ‘güven havasını’ neden bizim yaşamadığımızı konuşmamız şart.

Geçtiğimiz akşamlarda Şişhane’de ve Tünel’de direnenler için yaşanan en büyük tereddüt etrafımızdaki insanlardan göreceğimiz tepki idi. Kadıköy’den Karaköy’e bir vapur dolusu insan halinde geçerken bile vapurda aramızda olan tek bir AKP’linin bize açıkça hakaret etmesine ve rövanşist bir tutumla bizi suçlamasına karşı donup kaldık. Birçok anlamda sokakta, işte ve diğer her yerde AKP’yi ve politikalarını savunanlarla karşı karşıya geleceğiz. Kendimize ortak bir akıl oluşturduk evet; ama farklı şikayetlerimiz konusunda birbirimizle konuşmak açısından bu akşam itibariyle başlayacak olan forumlar ve bu forumların katılım bakımından sayısal anlamda artması bizim için çok büyük önem taşıyor.

Elbette forum ‘karnavallaşan eylem’ havasına ziyade politik tartışmanın da yoğun düzeyde olacağı yeni bir alan anlamına geliyor. Ama bu ‘kaçmak isteyeceğimiz’ kravatlı bir tartışma olmayacak, bundan hepimiz eminiz. Yine de politik anlamda irademizi ‘öncülere’ değil kendi ifade gücümüze teslim etmemiz gereken bir alandayız, keza AKP mitinglerinde gördüğümüz ve otobüslere doldurulup alanlara getirilen sloganları bile henüz ezberleyememiş kitleye nazaran bir arada hareket edebilme ve kolektif zeka bakımından oldukça üstün olduğumuzu söyleyebiliriz. Tam da bu noktada kendi içimizdeki ‘öne çıkışlardan’ ziyade kendimizi ifade etmek için daha özgürlükçü ve daha eşitlikçi alanların sayıca çoğalması için (hem siber hem reel alanda) mücadeleyi öne çıkarmamız gerekiyor.

Öyle ki Gezi Parkı ve çevresi özelinden daha ileriye taşıyıp, kamusal alanların tamamını birer forum haline getirmememiz için herhangi bir ‘hukuki’ engelle karşı karşıya değiliz, muhtemelen yaşayabileceğimiz tek engel AKP’nin hukuk tanımaz kolluk kuvvetleri olacaktır; ancak bu bile demokratik karar alma süreçlerimizi oluşturmamız konusunda ‘caydırıcı’ bir nitelik taşımamaktadır.

Bu akşam Haydarpaşa’dan kalkacak son tren öncesi yapılacak buluşma da dahil olmak üzere İstanbul özelinde tüm Türkiye’ye sıçramış olan kent mücadelesinin neoliberal çağda elimizdeki en önemli mücadele alanı olduğunu unutmamamız gerekiyor ve kentin de demokratik eşitlikçi güçler için parti binalarından ve flamalardan çok daha güçlü bir araç olduğunu fark etmemiz artık farz olmuş durumda.

Kentlerin markalar tarafından işgaline karşı bir kentin ‘demokratik bir tartışma’ için yeniden ve yeniden işgali, hem kendi kent realitemizi oluşturmak, hem de kente işleyen ve ‘moda haftaları ve fuarlardan ibaret’ olan direnci fazlasıyla kırılmış  kapitalist kültürü zayıflatmak adına büyük bir şans. Raymond Williams’ın Türkçe’ye Ferit Burak Aydar tarafından çevirilen kitabının daha girişinde Blackbook’a (Otoriter eğitim sisteminin ve elitist algının el kitabı) yaptığı göndermeler ve çapulcuların yanında aldığı tavır, 1860′taki Avrupa’dan bugüne çapulcuların mücadelesine dair üsttenci ve yıkıcı söylemlerin tarihsel olarak kendilerini tekrar edecek yeni mecralar bulsalar da ayakta kalmasının imkansız olduğunu ve bir hegemonya alanı olan kentte dahi kültürel ve politik bir çatlak yaratabileceğimizi bize söylüyordu.

Üsttenci söyleme karşı aşağıdan gelen ama üstünde sorumlulukla ve kolektif bir biçimde düşünülmüş bir söylem üretip bu söylemin sağlıklı bir şekilde yayılmasını sağlamak çatışmalarda yaralananlara dair bilgi akışı konusundaki dikkatimiz kadar büyük önem arz ediyor.

 

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: ayaklanma /