occupy_gezi_taksim_square_turkey_protests_crackdown_13

Aldım verdim ben seni yendim

Sol Defter- Haber - 23 Haziran 2013 - Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Çocukluğumuzda sokakta oynanan top oyunlarından önce, iki kaptanın oyuncu seçimine kimin başlayacağını seçmek üzere uyguladığı düello tadında bir ritüel vardı: “Aldım verdim ben seni yendim”. İki kaptan birbirinden hafifçe uzak rastgele pozisyonlar alıp yüzyüze döner, sırayla “aldım verdim ben seni yendim” diyerek dört ayak ilerlerdi. İlk olarak diğerinin ayağına basan, ilk oyuncuyu seçerdi. Bu ritüelde sonucu belirleyen rastgele değişken tektir: iki kaptanın başlangıçta aldığı pozisyonlar. Yani, iki kaptan başlangıç pozisyonlarını aldığı anda, oyunu hangisinin kazanacağı bellidir.

Gezi direnişi, halkın çok büyük bir kısmı ile 10 yıldır iktidarda bulunan siyasi anlayış arasında gerçekleşen, yukarıda bahsettiğime benzer bir düellodur. “Başbakan hareketin başında farklı bir tutum alsaydı…” şeklinde başlayan cümlelerle ifade edilen görüşlere katılmıyorum. Başbakan ve temsil ettiği iktidar, siyasi pozisyonunu son 25 günde, 6 ayda, 2 yılda almış değildir. Bu pozisyon rastgele alınmış bir pozisyon olmadığından, karşılaştığı halk isyanına karşı aldığı tutum asla şaşırtıcı değildir. Bu durumu “Durmak yok, yola devam!” şiarı gayet güzel açıklar. “Durursak düşeriz” şeklinde de tercüme edilebilir bu şiar. Başbakan ve iktidarı, demokratik siyasetin bir parçası olmak için değil, iktidar olmak ve iktidarı sürekli olarak elinde bulundurmak için dizayn edilmiştir. Bunu söylerken amacım “AKP, ABD laboratuvarlarında tasarlanmıştır” gibi komplo teorilerine prim vermek değil. Fakat evet, AKP yukarıdan “dizayn edilmiş” bir siyasi harekettir. Karar mekanizmalarında, sıcak gündemlerinde, gizli pazarlıklarında aşağıdan gelen seslerin izine rastlanmaz. Gözlerinizi kapatıp AKP’nin ana muhalefet partisi olduğunu düşünmeye çalışın. Olmuyor değil mi? Gerçeklik duygusu veren bir görüntü değil. İktidarı kaybettiği anda başına gelecek olan“zorunlu şeffaflık” bile tek başına AKP’nin kaçınılmaz sonunu hızlıca getirecektir.

İktidarın pozisyonu belirli ve sabit olduğuna göre, Gezi direnişinin temel sonucunu tek başına belirleyen değişken, halkın başlangıçta aldığı pozisyon olmuştur. Direnişçiler, milli eğitimin ironik “mozaik” ezberinin sokakta gerçek bir izdüşümü olabileceğini ilk anlardan itibaren görmüş ve göstermiş, heyecan verici bir “devrimci kararsızlıkla” küçücük bir zaman dilimine kalıcı -fakat devingen- bir zafer sığdırmayı başarmıştır. Devrimin, henüz kağıt üzerinde bir kazanım sunmamış olmakla birlikte, manevi kazanımlardan ibaret olmadığı kesindir. İktidar ve yandaşlarının tatlı uykusu enseye yenilen sağlam bir tokatla bölünmüş, mutlak egemenlik rüyaları sonlanmıştır. Uykuya geri dönülebilir, fakat aynı rüyaya kaldığı yerden devam edilmesi pek mümkün değildir!

Bu yazıdaki amacım, kısa kısa ve mümkün olduğunca tekrardan kaçınarak kişisel tespit ve temennilerimi sunmaktır. Bu tespit ve temennilerimi soru formunda birkaç başlık altında gruplamaya çalışacağım.

28 Şubatta Neredeydiniz?

“İlkokuldaydık”, “Siz 12 Eylül’de neredeydiniz?” gibi çokça verilen cevapları -haklı görmekle beraber- fazla kolaycı buluyorum. Evet, bu soruyu soranların şimdi içinde bulunduğu duruma benzer durumlara düştüğümüz dönemler oldu. Devletin o zamanki sahiplerinin ilüzyonlarına kapıldığımız dönemler oldu. 12 Eylül sonrasındaki ilk büyük toplumsal hareket olan “sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” eylemleri, devlet içindeki devlete, ordu içindeki orduya yönelik, sosyalistlerce başı çekilen ve kendiliğinden sokağa sıçramış bir halk hareketiydi. Devletin sahipleri -Necmettin Erbakan’ın hatalarını da ustaca kullanarak- bu hareketi Refah Partisi karşıtı bir harekete dönüştürdü ve halkın büyük kısmı bu oyuna geldi. Kendi adıma “özür dilemek” gibi tavırları da saçma buluyorum. Bu soruya şu şekilde cevap vermeyi tercih ediyorum:

Bizleri devletin eski sahipleriyle karıştırmayın. Dindarlar nasıl “Madımak katili” değilse, bizler de “28 Şubatçı” falan değiliz. Bizler üniversiterlde “eşit, parasız, bilimsel eğitim” diye haykıranlarız. Bizler bu ülkede devletin, askerin, polisin, bürokrasinin, sermayenin sopasının gölgesinde yaşamaktan bıkanlarız. Sizler cuma hutbelerinizin küçük pencereli yüksek binalarda, bürokratlarca yazılmasından, imamlarınızın hükümet sözcüsü olmasından bıkmadınız mı? Gelin, parklara gelin ve konuşalım. Laiklerin ve dindarların hassasiyetlerini karşılayan ortak bir söylem geliştirebiliriz. Mesela gelin şunu söyleyelim hep beraber; 90 yılın laiklik yalanı bitsin! Din üzerindeki tanımlama, yontma, yasaklama, tek tipe indirgeme faaliyeti sonlansın. Tüm dinlerin tüm uzantıları üzerindeki devlet hakimiyeti ortadan kalksın. Yeraltına itilen cemaatler özgürleşsin. Tüm cemaat ve tarikatler özerk ve özgür olsun, cemaatler dini önderlerini, imamlarını kendileri belirleyebilsin. Kamudaki yasaklar kaldırılsın. Diyanet işleri başkanlığı kaldırılsın; bu sayede hem yıllardır din bezirganlarına sağlanan efsanevi hortum son bulsun, hem de dindarların yaşamı üzerindeki devlet gölgesi ortadan kalksın. Gelin bu ülkeyi nefretten ve güvensizlikten arındıralım, gerçek bir laik cumhuriyet yapalım. Birlikte!

Hükümet-PKK Müzakere Süreci Olumsuz Etkilenir mi?

Hayır, olumlu etkilenir!

Klasik söylem doğrudur; azımsanmayacak bir kitle, yıllardır Kürt hareketinin ve memleketin üçte birinin uğradığı zulmü nasıl bir medyadan izlediğini öğrendi. Umuyorum ki hükümet, aynı kitlenin, Kürt hareketinin neden silahlandığını da anlamasını sağlaycak ileri adımları atmaz! Görülüyor ki, Gezi ile başlayan halk hareketinin bileşenleri, herşeyden çok farklı olanla empati kurmak konusunda başarılıdır, ve televizyonda göründüğünden çok daha değişime/gelişime açık bir karakter taşımaktadır.

Müzakere süreci elbette iktidarla yürütülecekti ve çok önemli bir süreçtir. Ancak iktidarın eylemlerini meşru görmeyen büyük bir kitlenin görüşlerini kulak arkası ederek başlatılan sürecin kalıcı bir barış getirmeyeceğini düşünenlerdenim. İkna köprülerini ikinci plana atarak, barış için demokrasiden ödün verilebileceği imaları ile başlatılan iletişim süreci başarılı bir başlangıç yapamamıştı. Bunu, uzun bir süre karanlıkta kalan insanların güneşe birden bire doğrudan bakınca geçici körlük yaşamasına benzetiyorum. Müzakere sürecinin Kürt tarafının, Gezi direnişini iyi okuyacak altyapıya fazlasıyla sahip olduğunu, bu sürpriz halk hareketinden toplayacağı meyveleri hepimizden iyi değerlendirerek, süreci tüm ülkeye mal etmeyi başarabileceğini düşünüyorum. Süreç, maalesef diğer tarafın provokasyonlarına sonuna kadar açıktır, bu konuda gereken önlemlerin alınması elzem.

Kimin Askerleriyiz?

Türkiye solunun ve Kürt hareketinin küçük bir kısmı, eline bayrak alıp alanlara, barikatlara koşan direnişçileri “ulusalcı” olarak yaftalama eğilimi taşıyor. Bu eğilimin ürettiği söylem ise AKP’nin kara propaganda taktikleriyle örtüşebilir konumda. Ayrıca, oldukça geniş bir kitleyi İP, TGB gibi şovenist örgütlerin kucağına itmek için zemin hazırlıyor. Sol hareketin büyük kısmı ise kendisini kimsenin askeri olarak tanımlamadığı halde bu dışlayıcı tavırdan uzak. Bu umut ve mutluluk verici.

Öte yandan, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganını, Türkiye tarihinin en büyük sivil direnişine enjekte eden faşizan unsurların değişimden ve özeleştiriden en az nasiplenmiş gruplar olduğu görülüyor. Bir an önce, önder sevgilerini sivil ve barışçı sloganlarla ifade etmenin bir yolunu bulmak zorundalar. Duyargaları, “milli iradeye saygı” mitinglerinde “grev kırıcı” malzeme olduklarını fark edemeyecek kadar kapalıysa bir süre evlerine dönmelerinde sakınca yoktur. Sokaklardaki mücadele açıkça, kimsenin askeri olmama mücadelesidir!

Yalandan korkulur mu?

Yalanları tekrarlamaya gerek yok, başbakan ve şürekâsı her gün yenilerini ekleyerek tekrarlıyor zaten. Önceki bir yazımda yaptığım bir benzetmeyle devam edeceğim. Bir tabutun içine diri diri tıkılmışız ve kapağı üzerinde bir fil oturuyor. Bazılarımız kapağa olanca gücüyle yükleniyor, bazılarımız ise bulundukları yerin bir tabut olduğunun farkında değil. İçinde bulunduğumuz tabutta oksijen bitiyor, fakat bazılarımız buranın bulunabileceğimiz en güvenli yer olduğunu iddia ediyor. Bazılarımız filden habersiz, hatta kapağı ittirenleri vazgeçirmeye çalışıyor.

Bu esnada filin konuşması, “ittirmeyin, kalkmayacağım!” demesi bizlere engel teşkil etmez, ancak yardımcı olabilir. Filin gittikçe yükselen sesiyle kendi varlığını ifşa etmesi, içeride kendini güvende hisseden insanlara dışarıyı sorgulatmaktan başka hiçbir işe yaramaz. Filin yalanlarının dozunu yükseltmesi ancak ve ancak var olduğunu ve kapakta sonsuza dek oturmak istediğini açık edecektir. Yalanları, kendi kendisini, kendi sonunu hazırlayan bir paradoksa sokacaktır.

İktidarın panik içerisinde söylediği yalanlardan korkmamak lazım, sevmek lazım onları. Korkmamız gereken yalanlar, yılların ezberiyle kanımıza karışmış, devletin torna tezgahında beynimize kazınmış yalanlardır. Korkmamız ve arınmamız gereken kendi yalanlarımızdır, kendi kendimizi inandırmaya alışageldiğimiz yalanlar. Parklarda tanımadığımız insanları dinleyerek, birbirimizin yüzlerine dikkatlice bakarak, fazla övünmemeyi, bol bol güvenmeyi yeniden öğrenerek arınacağımız yalanlar. Direne direne arınacağız!

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Mayıs-Haziran Günleri /