A Turkish riot policeman uses tear gas as a demonstrator holds a banner during a protest against the destruction of trees in a park brought about by a pedestrian project, in Taksim Square in central Istanbul

Gezi’ye Bakarken

Sol Defter- Haber - 26 Haziran 2013 - #direngeziparkı / Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

A Turkish riot policeman uses tear gas as a demonstrator holds a banner during a protest against the destruction of trees in a park brought about by a pedestrian project, in Taksim Square in central IstanbulAtina’da Sintagma, Kahire’de Tahrir Meydanı, Moskova’da Kızıl Meydan, Barselona’da Plaza de Catalunya ve İstanbul’da Taksim Meydanı… Hepsinin de müşterek mekânlar olmasının en önemli nedeni, insanların politik ifadelerini ve her türlü taleplerini sunmak için bu meydanlarda bir araya gelmesidir.

Bir kentin insani niteliği, o kent insanının çeşitli mekânlardaki pratiklerinden doğar. Bu alanlar her ne kadar yasaklanmış, toplumsal ve bireysel muhafazakârlıklara mahkûm ve neoliberal politikalar çerçevesinde birilerinin çıkarlarına takdim edilmiş olsa da bu nitelik halkın pratiğinden alır özünü. Bu pratik ekseninde, sokaklar ve meydanlar tarih boyunca pek çok defa toplumsal eylemler aracılığıyla devrimci hareketlerin merkezi olup o hareketlere yön verdiği gibi birçok kanlı bastırma operasyonlarına ve ölüm cezalarına da ev sahipliği yapmıştır. Bu gidişata bakıldığında kamusal mekânlar için süregiden bir iktidar mücadelesi de söz konusudur.

Bu mücadelenin tam ortasında kendini gösteren ve var eden bir husus var. O da ruhtur. Biyolojik varlığımızı canlı bedene dönüştüren hayat nefesinin kendisi olan ruh. Gün geçtikçe insansızlaşan, daralan ve elindeki insanları da birbiriyle değiştiren zamanın ruhu… Spinoza tam da burada fısıldayıp, “ruh bedenin yapabilecekleridir” diyecektir. Ruh, Tekel direnişlerinden ekolojik eylemlere ve G8 karşıtı eylemlerden 1 Mayıslara kadar her türlü direnişin debriyajı olmayı başarabilmiştir.

Gezi Direnişi

27 Mayıs gecesi başlayan direniş zaman geçtikçe kendi medyasını ve ruhunu oluşturmaya başardı. Açıkçası, ne eylemcilerin ne de devletin öngördüğü bir direniş oldu bu. Gezi Parkı direnişi, sadece parkı koruma ve kentsel dönüşüm karşıyı bir hareket olmaktan çıkıp AKP hükümetinin iktidara geldiği 3 Kasım 2002 tarihinden bu yana karşılaştığı en istikrarlı ve en sert duvar olmayı başarmıştır. Direnişin hem Türkiye’nin birçok şehrinde eş zamanlı olarak oldukça sert gerçekleşmesi, hem de uzun bir zaman zarfında istikrarlı bir harekete ve dayanışmaya dönüşmesi iktidar ve eylemcilerin tahmin edemeyeceği bir gidişata yol açtı.

Son 1 Mayıs’ın Taksim yasağından ötürü geçirdiği aşırı gazlı havanın üzerinden daha bir ay geçmemişken yine biberli portakallı gaza mahkûm edildi halk. Toplumsal muhalefetin kriminalize yöntemlerinden belki de en güvenilir olanı Taksim yasakları ve eylemleri olmaya başladı. Artık, parkı ve meydanları için mücadele veren halkın Taksim ve diğer tüm hak arayışları için AKP hükümetinin otoriter duruşuna karşı sağlam bir itiraz yükseltmesi mümkün hale geldi. Gezi Parkı direnişi bir şeylerin provası olmasından öte her özelliğiyle tam bir “devrime giriş dersi” niteliğinde bir hareket oldu. Ankara, İstanbul ve İzmir başta olmak üzere önemli şehirlerde sokakların ve meydanların nasıl kullanılabileceği; savunmanın ve direnişin hangi yöntemlerle yapılabileceği; evinden çıkamama durumu olan kitlenin sokağa nasıl destek olabileceği; yeni medya araçlarının bu harekete nasıl entegre edilebileceği ve dayanışmanın hangi kanallarla ve hissiyatla yürütülebileceği gibi konularda önemli referanslar elde edildi.

Öncesi ve sonrasını karşılaştırıp ortaya biraz daha olanın ve olgunun fotoğrafını atabilmek adına her ne kadar çok daha büyük ölçekte olsa da yakın geçmişte yaşanan benzeri bir harekete bakmak gerekebilir. Mısır ve Tunus’la başlayıp bölgeye yayılan hareket hem meydanların zaptı hem de olayın dışındaki toplulukların da dayanışma içinde olması niteliğiyle Gezi direnişiyle önemli benzerlikler barındırıyor. Kullanımından olabildiğince kaçındığım ama okuyucuya işaret etmek adına gerekli olan bir ifade olarak “Arap Baharı” olarak belirleyebileceğimiz hareketlere özetle bakmak gerekirse, “bahar” ifadesinin hem şimdiye hem de geleceğe önemli sorumluluklar yüklediğini görebiliriz. Ekonomik, siyasi ve sosyal gerekçelerin yanı sıra kıtanın iç dinamiklerine göz ucuyla bakmadan bu oluşuma “bahar” metaforunu kullanmak sorunlu olabilir. Zira, ayaklanmalar sonrasında yaşanan değişimlerin neler getirdiği, nelerin değişmediği, nelerin değişemeyeceği, hayalkırıklıkları ve hala neler için direnildiği gibi hususlar aydınlatıldığında mevsimin ne olduğu ortaya çıkacaktır. Bu bağlamda Gezi direnişinin sonrası en azından öncesi ve direniş anı kadar önemli olacaktır. Direnişin mekanı ve itiraz noktasının sadece Gezi Parkı olmaması; AKP iktidarının 12 yıllık geçmişinde böylesi bir direnişle yüz yüze gelmediğinden ötürü “onların da ne yapacağı/yapabileceği belli değil” ifadesinin oluşması ve dünya kamuoyunun ilgisi karşılığında hükümetin cevapsız ifadeler kullanması üzerine uzun uzun tartışılması gereken meselelerdir.

Bu noktadan sonra önemli ve belirleyici yapıların başında gelen DİSK veya KESK’in odak noktası olacağı ve meydanları – özellikle de Taksim’i – şu ana kadar mühim derecede kullanmış oluşumların aynı çabayla gerçekleştirebileceği olası eylemler ve hareketler iktidarın gün geçtikçe yığılan yasaklama yaptırımlarına karşı “yaptırmama” niteliğinde bir cevap olabilir. Şehir merkezleri ve meydanlarını iktidarlara bırakmamak adına öncelikli olarak eylem alanı olarak kent meydanı mücadelesi verilmelidir. Bu mücadelenin kararlılığı 1 Mayıs’tan içki ve sigara tüketimine kadar birçok meselede gerekli ısrar ve direnişi de beraberinde getirecektir.

Muhalefet alanlarından belki de en kilit olanı olan sosyal medya ortamlarının ne kadar etkin bir role sahip olduğu üzerine konuşmaktan ziyade meydandaki polis gücüne ek olarak iktidarın yeni medya ortamlarında nasıl bir tavır sergilediğine bakmak gerek. İktidarların yapısı eskisi kadar basit bir görünüme sahip değil. Belki de totaliterlik tarih boyunca ilk defa bu kadar bütüncül ve güçlü bir yapıda. Çünkü savaşın meydanı artık sadece sokak değil ve zannedildiğinin aksine dünyanın önemli güçleri bu “online” meydanda daha çabuk hareket edebiliyorlar. İktidarın bu alanda da güçlü, hızlı ve görünmez bir hareket alanı oluşmaktadır. Gündelik hayatta dünya hafızasına savurduğumuz ve bir bumerang misali bize dönen bilgiye ve bu bilginin bizimle nasıl bir ilişkiye girdiğine bir de bu açıdan bakmak gerekiyor.

Tam da bu noktada artık mekânlar daha özenli ele alınmalı ve incelenmelidir. Söz konusu şehir için mücadele eden birçok kesim var ve bu durum şehri direnişin alanı olmaktan çok direnişin konusu ve motivasyonu haline getiriyor. Türkiye’de mesele “1 Mayıs’ta neler yaparız?” veya “8 Mart’ta nasıl gösteriler olacak?” sorularından öte “1 Mayıs’ta Taksim’e izin var mı ve olmazsa hangi meydanları veya sokakları kullanırız” doğrultusunda ilerliyor. Meydanlar toplumsal vicdan ve hürriyetin arandığı alanlar olmaya devam ediyor fakat mücadelenin merkezi ve motivasyon unsuru mekânın kendisi olmaya başlıyor. Gerek tüketim, gerekse miting alanları ölçeğindeki izolasyonu göz önünde bulundurursak bu direnişin Taksim odaklı olmasının yerinde bir çıkış noktası olduğunu; fakat mücadelenin Taksim’le yeterli olmayacağını anlamak gerekir.

Yeni bir yaşam vaadi bağlamında ve yükselen alışveriş merkezlerinin gölgesinde oturup düşündüğümüzde, ne mülkiyet sisteminin ne de güçler arasındaki hiyerarşinin ortadan kalktığını yadsıyamayız. Şehri toplumun isteklerine göre tasarlama ve planlamak fikriyle sosyal çıkarlarla çatışan bir özel mülkün nasıl bir mücadele içinde olduğunu son Gezi direnişi karşısında medyadaki neoliberal akrabalıkların cevabında görebiliriz. Bu doğrultuda dünyanın önde gelen kent kuramcılarından Harvey’in direnişçilere ve kent insanına önemli bir mesajını aktarmak gerekir: “Şehir, insanın içinde yaşadığı dünyayı arzularına daha uygun hale getirebilmek için verdiği çabaların en tutarlısı ve bütünüyle en başarılısıdır. Fakat insanın yarattığı bir dünya olan bu şehir, aynı zamanda onun bundan böyle içinde yaşamaya mahkûm olduğu dünyadır.”
Harvey’in bu uyarısına ve tespitine dikkatli baktığımızda, insanın farkında olmadan veya başına neler geleceğini öngöremeden kendini ve yaşadığı kenti inşa ettiğini söylemek mümkündür. Gezi direnişinin öncelikli olarak sağlamlaştırılması ve sürdürülmesi gereken tarafı bu noktadan hareket etmelidir. İktidara karşı olan direnişin sokaklarda, gündelik yaşantıda ve sosyal medyada süreceğini düşündüğümüzde, neyi-nasıl inşa ettiğimiz sorusunun cevabını park alanına “sığdırılmaya” çalışılan parti bayrakları bağlamında düşünmeliyiz.
Yine biraz önceki Arap Baharı karşılaştırmasına geri dönersek, Selefilerle sosyalist oluşumların yan yana yürüdüğü bir Tahrir direnişi hatırlıyoruz. Taksim’deki kavgada da direnişte yer alan herkesin kendi politik ajandasına tabi bir tutumla orada bulunduğunu sindirmek ve direnişe daha güçlü bir şekilde sarılarak “meydanı boş bırakmamak” gerekiyor. Haftalar önce çözüm sürecine faşizan söylemlerle müdahale eden grupların polis karşısında barış çağrısında bulunduğunu ve çiçekler atabildiğini görmemiz kaderleri ve geçmişleri birbirine dolanmış bir toplum olarak çok da şaşırtıcı gelmeyecektir.
Bu noktadan sonra nereye doğru hareket edeceğimiz sorusunun cevabı, hem muhalif grupların bu eylemlilik halini ne kadar sürekli hale getirebileceği; hem iktidarın meydanların asıl kullanıcıları olan halkla olan diyaloğu; hem de dünya arenasında alacağı tepki ve uyarılara göre şekillenecektir. Elbette tüm bunların yanı sıra parkta gecesini gündüzünü geçiren, en ön saflarda gaz kapsülleriyle ve iktidarın arsız sırıtmasıyla yüzleşen, evine gitmek için “eli sopalı” ve “rozetsiz” sözde polislerle de mücadele etmek zorunda kalan, evinin kapısını gazdan kaçanlara açan ve daha hatırlayamadığım birçok yöntemle dayanışmaya ve direnişe dahil olan bu ülkenin güzel ve bir o kadar da marjinal insanını Tanıl Bora’nın selamıyla kutluyorum.
“İktidarın kimseyi marjinal ilan etmeye hakkı yoktur. Herkesin marjinalliğe hakkı vardır.”

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Gezi Parkı Direnişi /