halk sana boyun eğmez

Demokratik isyan ve diriliş – Yener Orkunoğlu

Sol Defter- Haber - 28 Haziran 2013 - #direngeziparkı / Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Devrimin bizi ve halk yığınlarını eğiteceğinden kuşku yoktur. Şimdi karşı karşıya olduğu sorun, bizim, devrime herhangi bir şey öğretip öğretmeyeceğimiz sorunudur”  – Lenin

Bu yazının büyük bir kısmı önceden yazılmıştı. Ama olayları yakından izlemek için Almanya’dan İstanbul’a uçarak Taksim-Gezi direnişini yakından solumak istedim. Burada hem analiz yapmaya, hem de izlenimlerimi aktarmaya çalışacağım.

Uzun bir dönemdir reel politik sürece ilişkin çok sık yazmıyorum. Zira belirli konularda geniş inceleme ve araştırma yapmaya giriştim. İnceleme ve araştırma yapmanın bedeli var: Az yazıyorum. İnceleme ve araştırmalarımla yazı üretimi arasında bir oransızlık var, farkındayım. Ama Türkiye’deki gelişmeler nedeniyle, artık kütüphaneden çıkarak, devrimci-demokratik isyan havasını solumak gerekirdi.

Toplumsal isyanların veya ayaklanmaların ne zaman ortaya çıkacağını ya da nitel sıçramalar göstereceğini önceden gören ve kesin yargılarda bulunan bir bilim ne yazık ki henüz ortaya çıkmamıştır. Tarihteki en dahi insanlar bile toplumsal ayaklanmaların geleceğini önceden görememişlerdir. Mesela, Fransız Aydınlanmacılarından ilkin çok iyimser olan Voltaire (1694-1778), ‘7 Yıl savaşları’ından (1756-1763) sonra kötümserliğe kapılarak, devrim umutlarını yitirir. Ne var ki, ölümünden on yıl sonra büyük ihtilal olan 1789 Fransız Devrimi gerçekleşir. Keza Lenin 1917 Ocak ayında Zürih Halkevi’nde genç İsviçre işçilerinin düzenlediği toplantıda Almanca bir konuşma yapar. ‘1905 Devrimi Üzerine’ yapılan konuşmada şunları söyler:

Biz eski kuşaktan olanlar, bu yaklaşan devrimin belirleyici muharebelerini görecek kadar yaşamayabiliriz. Ama, ben inanıyorum ki, İsviçre’nin ve bütün dünyanın sosyalist hareketinde böylesine mükemmel biçimde çalışan gençlik, yaklaşan proleter devriminde yalnızca savaşacak kadar değil, kazanacak kadar da talihli olacaktır. Bu umudumu güvenle ifade edebilirim.”

Lenin, devrimi belki görmeyeceklerini, ama ancak genç nesillerin bunu görebileceğini söyledikten bir ay sonra Rusya’da 1917 Şubat Devrimi olur. Toplumsal hareketlerde olsun, isyanlarda olsun determinizm yoktur; olayların ne zaman nerede patlayacağı bilinemez. Çünkü kolektif akıl, kolektif eylemler ve davranışlar, önceden bilinemeyen parametrelere sahiptirler. Önemli olan programatik, örgütsel ve pratik bakımdan, daha önceden hazırlıklı olmaktır. Bunun için de halka güven duygusunu yitirmemek gerekir.

İnsana ve halka güvenmek

Baskı ve haksızlığın olduğu her yerde halklar günün birinde mutlaka ayaklanırlar. Burada geleceğin siyasal mimarları olacak gençliğin dikkatini iki noktaya çekmek isterim.

Birincisi, halka, insana güvenmek çok önemlidir. Halka ve insana güvenen ve güvenmeyi öneren ilk filozofRousseau (1712-1778) idi. Alman filozofu Kant (1724-1804),  Rousseau sayesinde insana saygı duymayı öğrendiğini yazdı. Burada küçük bir parantez açalım. Kant, insana önem verdi ama insana önem vermeyen kapitalizmi anlamadı. Bu nedenle insanın kapitalizme karşı isyanını anlayamadı. Anlayabilir miydi? Bu sorunun cevabı konumuzun dışında.

Kapitalizmin insanları sürüleştirmeye çalıştığı dönemde insanlara güvenmeyi öğrenmek sabır gerektirir. Kapitalizm, toplumu atomize ederek, insanları birbirinden soyutlar. Birçok insan eskiden ‘bu halktan adam olmaz’ derdi. Bu şekilde düşünmek için elbette bazı nedenler olabilir. Ama insanın sabrının sınırı vardır. AKP hükümeti ve özellikle Erdoğan’ın kendi dünya görüşünü topluma dayatmasındaki ısrarı bu sabrı taşırmıştır. Geleceğin siyasal mimarlarının dikkat etmesi gereken ikinci nokta ise şudur: Geleceğin isyan ve ayaklanmalarına programatik, stratejik ve örgütsel açıdan hazırlıklı olmak gerekmektedir. Ancak hazırlıklı olmak, isyanı ileri ve belirli hedeflere götürebilir.

Yalnızca direniş değil diriliş hareketi

İstanbul’un merkezi noktalarından biri olan Taksim-Gezi Parkı’nda ağaçların sökülmesine karşı direnen küçük bir grubun direnişi, kısa zaman içinde ülke çapında bir direnişe, demokratik içerikli bir isyana dönüştü. Bu demokratik isyan ve direniş ülkemiz coğrafyasında yaşanan son 100 yılın en büyük kitlesel demokratik isyanı ve dirilişi olarak görülmelidir. Kanaatimce onu yalnızca bir direniş hareketi olarak değil aynı zamanda bir diriliş hareketi olarak da görmek gerekiyor. Bu demokratik ayağa kalkışın bende yarattığı duyguları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Alman TV kanallarında durumla ilgili haberleri dinlediğimde ve fotoğrafları gördüğümde, büyük bir direnişin gelişmekte olduğunu hissediyordum. İstanbul’da yaşayan bir dostum Mehmet Akkaya’dan gelişmelere dair daha ayrıntılı haberler alıyordum telefonda. Mehmet, ‘ilginç şeyler yaşanıyor‘ deyince, böyle demokratik bir isyan ortamını bizzat yaşamak için İstanbul’a uçtum. Bavulumu bıraktıktan sonra soluğu Taksim’de aldım. Hem coşkuyu hem de küçük bir hayal kırıklığı yaşadığımı ifade etmek zorundayım. Gezi’de direnenler arasında, müthiş bir direnme azmi ve karşılıklı dayanışma duygularını hissettim. Yiyecek ihtiyaçlarını karşılamak için ‘Devrim Market’leri oluşturulmuştu ve yiyecek-içecekler parasız dağıtılıyordu. Ayrıca bazı doktorlar, hafif yaralıları tedavi etmek için revirler kurmuşlardı. İnsana coşku veren bir ortam yaratılmıştı.

Üstelik direnişin ilk haftasında Taksim meydanı ele geçirilmişti. Kurulan barikatları gördüm. Barikat kurmak için muazzam bir dayanışma yaşandığını anlattı bir tanıdığım. İnsanların korkularını barikatlara gömdüklerini anlıyorsunuz. Taksim Dayanışması, 9 Haziran günü, Taksim’de bir miting düzenleyerek halkı mitinge çağırdı. Pazar günü katıldığım o mitinge, 1,5 milyon insanın katıldığı söylendi. O gün, böyle bir coşku ve bir direniş azmini gördüğüm için, içime su serpilmişti, sevincimden gözyaşlarım akıyordu. Her taraf pankartlarla donatılmıştı. Mahir Çayan’ın, Deniz Gezmiş’in ve İbrahim Kaypakkaya’nın çok büyük posterleri Taksim  alanını çevreleyen binalarda asılmıştı.

Hayal kırıklığına gelince, var olan potansiyelden iyi faydalanılmadığını gördüm. Niçin geniş toplantılar yapılmıyor? Niçin kitlelere hitap edilmiyor? Niçin gelecek adımın ne olması gerektiği üzerine tartışma yürütülmüyor? Bu soruları kendi kendime sorup duruyordum. Geçmişteki başka ülkelerdeki devrimci isyan dönemlerinin öğrettiği bir ders var: Direniş ve isyan anlarında günler ve hatta saatler olayların akışını değiştirecek kadar önemlidir. Doğru taktikler, hayati önem taşır.

İlk günlerin direnişi, yerini festival havasına bırakmış gibiydi. Çadır kuran bir kaç direnişçiyle konuşma fırsatı buldum. Önümüzdeki günlerdeki planınız nedir? Muhtemel gelişmeler karşısında nasıl davranmayı düşünüyorsuz? Bu sorulara aldığım cevaplar, olayların kendiliğindenci bir sürece bırakılmış olduğu izlenimini bırakmıştı bende.

(Son dönemlerde  sevindirici gelişmeler var. Daha önceden beklediğim şey gerçekleşiyor: Parklarda geniş katılımlı forumların düzenlediğini duyuyorum. Böylesi bir gelişme, halk demokrasinin nüvelerini oluşturabilir. Taksim Dayanışması, ‘büyük ve merkezi forum‘ düzenleme çağrısı yapıyor. İşte Türkiye’ye özgü halk sovyeti örgütlenmesi. Böylesi forumlar vb, kitlelerin siyasal örgütlenme ve siyasal mücadele araçları olabilirler.)

Büyük bir kitle toplanmıştı, ama örgütleyenlerin gücü ve boyu küçüktü. Sol örgütler, kendiliğinden başlayan harekete uzak duruyorlarmış gibi bir izlenim edindim. Katılanlar sol örgütler, grup zihniyetini aşamamıştı, herkes kendi flamasını göstermeye özen gösterir gibiydi. Ortak hareket edemedikleri göze çarpıyordu.  Ama bu direnişin bundan sonra onları silkeliyeceğini ve ortak hareket etmeye zorlayacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Erdoğan’ın tahrik edici ve meydan okuyucu konuşmaları, direnme duygusunu güçlendirdi. Türkiye’nin her yanında büyük kitlesel direnişler yaşandı.

Görünüşte ağaçların korunmasına yönelik çevreci bir hareketin, böylesi geniş çapta demokratik isyana dönüşmesi üzerine düşündükçe şu sonuca varıyorum: Bu hareket, özünde (direnen kitleler bilincine henüz varmamış olsa da) talancı kapitalizme karşı bir direniştirBu ölçüde, sosyalist bir devrimin nüvesini taşımaktadır. Gerçi bu direnişte henüz eşitlik düşüncesi egemen değil, ama özgürlük istemlerinin gündeme gelmesi, eşitlik istemlerine  zemin hazırlar.

Doğayı ve insanı tüketen kapitalizm, insanın fiziği ve özellikle psikolojisi üzerinde giderek daha fazla yük olmaya başlamıştır. AKP’nin uyguladığı neoliberal politikalar, emekçilerde, belirli bir güvensizlik, gelecek korkusu, önemli ruhsal sorunlar yaratmıştır. İnsanı kendine ve topluma giderek yabancılaştıran neoliberal talancı kapitalizm ve AKP iktidarı, Taksim-Gezi direnişine toslamıştır. Evet, işçi sınıfı kendi programıyla direnişe katılmıyor, ama katılanların büyük çoğunluğu modern işçi sınıfının bir parçasını oluşturuyor. Liberal basında, orta-sınıf hareketi olduğu konusundaki iddialar üzerinde düşündükçe, böylesi iddiaların görüntüye saplanıp, özü gözden kaçırdıklarını düşünüyorum.

İsyanın analizi konusunda yöntem

Küçük bir grupla, sınırlı bir hedefle başlayan bu hareketin analizi önemlidir. Önümüzdeki süreçte bu analizin çok kapsamlı yapılacığını düşünüyorum. Analiz yapılırken izlenmesi gereken yöntem sorununa kısaca değinmek istiyorum. Türkiye’de neler oluyor? Yaşanan olayların gerçek nedeni nedir? Toplumsal hareket nereye kadar gidebilir?

Her şeyden önce siyasal durumun doğru değerlendirilmesi gerekir. Demokratik isyan olarak değerlendirilebilecek bu hareketin arkasında yatan sınıfsal, ekonomik, politik, sosyolojik, toplumsal, psikolojik vb. nedenleri açığa çıkarmak gerekir. Burada Alman filozofu Hegel’in bir özgünlüğüne değinmeden geçemeyeceğim. Hegel’in belirgin özgünlüğü, olayları bütünlüklü bir bakış açısından ele almasıdır. Roma İmparatorluğu’nun çöküşü konusundaki yaklaşımı bir örnektir. Örneğin Montesquieu, Roma’nın çöküşünü yalnızca siyasal nedenlere bağlıyordu.  Montesquieu’ya göre Roma İmparatorluğu’nun çöküşünün nedeni, İmparatorun sınırsız ve otoriter bir iktidara sahip olmasıydı.  Tarihçi  Gibson’a göre Roma’nın  çöküşünün nedeni, Roma toplumunun  içinden çürümesiydi. Hıristiyanlığın gelişmesi de çöküşte önemli rol oynamıştır. Roma İmparatorluğu’nun çöküşü konusunda, 18. yüzyılda en yaygın görüş Gibson’un görüşüydü. Bugün, Gibson’un teorisinin eskimiş olduğunu ileri sürenler var. Bu yeni görüşlerden birine göre Roma’nın çöküşünün nedeni, kültürün yozlaşmasıdır. Burada Hegel’in bakış açısı önem kazanmaktadır. Çünkü Hegel, sorunlara tek-yanlı yaklaşmaz. Sorunları ekonomik, siyasal, toplumsal, kültürel, etik-ahlak ve felsefe açısından olmak üzere çeşitli perspektiflerden ele alır.

Yöntem açısından, teori ve pratik arasındaki ilişki konusunda açık görüşlere sahip olmak gerekir. Teori ve pratik arasında uyumsuzluk olduğunda ilk düşünülen şey şudur genellikle: Teori gözden geçirilmeli ve revize edilmelidir.  Böylesi yaklaşım, empirist, pozitivist, yani her türlü pratiği teori düzeyine yükselten, teoriyi küçümseyen bir yaklaşımdır. Bu bakış açısında pratik, verili gerçek olarak, hep yanılmaz ve doğru olarak kabul edilir. Ama verili olan gerçeğin veya pratiğin, belirli bir teorinin sonucu olduğu gözlerden kaçırılır. Oysa çoğu durumda, pratiği doğru teoriyle, doğru bakış açısıyla gözlemlemek gerekir. Her insan, kendi bakış açısına ve teorisine göre pratiği yorumlar. Hegel’e şöyle bir eleştiri yöneltilir: ‘Sizin teoriniz olgulara uymuyor’. Hegel,  ‘olgular kötü, yazık olsun olgulara’ diyebiliyor.

Taksim-Gezi direnişini, sınıfsal boyutu da dikkate alacak bir biçimde tüm boyutlarıyla ele almak gerekir. Ama bu yazıda bütün boyutlarıyla sorunu ele alma iddiasında değilim, bu nedenle esas olarak siyasal, toplumsal ve kısmen felsefi açıdan ele almakla yetineceğim.

Gezi Parkı direnişinin gerçek nedeni nedir?

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin, 20 saatte  3 bin eylemciyle yaptığı ankete göre Gezi Parkı direnişçilerinin eyleme başlamalarının en önemli nedeni “Başbakanın otoriter tavrı” imiş. Bu anketin sonuçları şöyle ifade ediliyor:

Direnişçilerin yüzde 70′i Başbakan’ın iddia ettiği gibi kendisini herhangi bir siyasi partiye yakın hisetmiyor. Yapılan anketten çıkan bir diğer sonuç da Gezi Parkı eylemlerine neden olan asıl konu Başbakan Erdoğan’ın otoriter tavrı… Direnişçiler kendilerini daha çok “Özgürlükçü” olarak tanımlıyor. Anketten çıkan sonuçlardan bir diğeri de direnişçilerin protestoların sonunda beklediği en önemli şey “Özgürlüklere saygı”. 

Ankette direnişçilerin yaşı konusunda ise şu bilgilere yer veriliyor:

Direnişçilerin yüzde 39.6′sı 19-25; yüzde 24′ü 26-30 yaşları arasında ve yüzde 75.8′i eylemlere sokağa çıkarak katıldı. Yüzde 53.7′si daha önce hiç bir kitlesel eyleme katılmayan direnişçilerin yüzde 70′i kendini hiç bir siyasi partiye yakın hissetmiyor. Yüzde 14.7′si bu konuda kararsızken yalnızca yüzde 15.3′ü ise kendini bir siyasi partiye yakın buluyor.”

Anket, protestolara destek verenlerin çoğunluğunun görüşlerini aktarıyor:  Başbakan’ın otoriter tavrının etkili olduğuna kesinlikle katılanlar yüzde 92.4′le birinci sırada. 

Anketlerden, istatistiklerden her zaman doğru sonuçların çıkartılmadığını biliyoruz. Eğer doğru bir bakış açısına, doğru bir teoriye ve doğru kavramlara sahip değilseniz, istatistikler ve anketler yanıltıcı olabilir. Anketleri yapan bakış açısı da önemlidir.  Örneğin başka bir anket, direnişi başlatanların %50’sinin bir işte çalıştıklarını ortaya koymaktadır. Buradan daha önceki anketten farklı bir sonuç, yani emekçilerin direniş içinde olduğu sonucu çıkarmak mümkündür. Elbette, çeşitli örgütler, gruplar, kişiler olayların nedenini kendi bakış açılarına göre farklı biçimde yorumlamaya çalışacaklardır.

AKP: Politik despotluk ve ekonomik eşitsizliğin bileşimi

Erdoğan’ın otoriter tutumu, elbette önemli rol oynamıştır. Ama Taksim-Gezi direnişini, yalnızca otoriter siyasete bağlamak tek-boyutlu bir açıklamadır. Akademik dünyanın, siyasal bilimcilerinin büyük çoğunluğu,  at gözlükleriye dünyayı gözlemliyorlar. Sadece görüntüye vurgu yapıyor, görüntünün arkasındaki özü göremiyor veya görmek istemiyor. Şu basit soruyu soramıyorlarBaşbakan’ın otoriter tavrının arkasında yatan gerçeklik nedir?  Otoriter rejimler, yalnızca kişilerin otoriter tavırlarıyla izah edilemez. Finans kapitalin, otoriter rejimlere eğilim göstermesi gerçeği de dikkate alınmalıdır. Bu nedenle, yaşanan direniş, genel olarak finans sermayenin, demokrasiyi dışlayarak siyasal gericiliğe eğilim göstermesinden ayrı ele alınamaz. Rant için, doğayı ve insanı sömüren kapitalizm, özü gereği otoriterliğe eğilim gösterir. AKP, tüm kamusal varlıkları, tekellere, yandaşlarına peşkeş çekmektedir. Rant peşinde koşanlara, kentin yeşil alanları feda edilmektedir. Dolayısıyla Erdoğan’ın otoriter rejime eğilim göstermesinin arkasındaki finans sermaye görmezlikten gelinemez. Dolayısıyla dolaylı olarak bir sınıf mücadelesi gündemdedir.  Çünkü direniş, rant peşinde koşan çekirge sürüsüne, finans sermayeye ve onun siyasal iktidarı olan AKP’ye karşı duruştur.

Nasıl ki, bilimin ve bilimsel düşüncenin, üretici güçlerin ve teknolojinin gelişmesinin motoru olduğunu ileri sürmek yanlışsa, olayların gerçek nedenini yalnızca siyasal otorite ile izah etmek de o kadar yanlıştır. Bilim, üretici güçleri geliştirmez, tersine üretici güçler, bilimi geliştirir. Engels, modern sanayinin bilimin gelişmesinin temeli olduğunu vurgulamıştı. AKP ve Erdoğan’ın otoriter eğiliminin arkasında, hem uluslararası finans kapital, hem de AKP’nin muhafazakar ideolojisi yatmaktadır.

Son 10 yılda iki gelişme daha belirgin oldu: AKP, büyük tekellere kar olanakları sağladı; Türkiye, alt-emperyalist olarak sermaye ihraç eder hale geldi. AKP’nin politikaları, işçi sınıfını ve diğer emekçi kesimlerini ezdi. Ama izlediği otoriter politikalarla tüm ezilenleri ve hükümet karşıtlarını bir araya getirdi: AKP, hem kar hırsından başka bir şey bilmeyen kapitalizmin ezdiği işçileri hem kapitalizmin doğayı tahrip etmesine karşı olan çevrecileri, yeşilleri hem TC’nin otoriter düzeni altında ezilenleri (Kürtleri, Alevileri, özgürlük isteyen gençliği), hem de stadyumlarda polis copuna maruz kalan futbol severleri bir araya getirdi. Kısacası AKP, hem kapitalizmin azgınca sömürdüğü emekçi sınıfları hem de otoriter bir düzen nedeniyle toplumun geniş kesimlerini (Kürtleri, Alevileri, kadınları, çevrecileri, gençleri) ezen bir politika izledi.

Şöyle bir yorum yapmak mümkün: Finans kapitalin ekonomik haksızlık ve eşitsizlik üreten eğimiyle, AKP’nin siyasi ve ideolojik gericiliği çakışmıştır. Bir başka deyişle AKP, politik despotizmi ve ekonomik eşitsizliği birleştiren bir partidir. Bunun karşıtını Gezi Parkı direnişçilerinde görmek mümkün. Gezi Parkı direnişi, hem AKP’nin politik despotizmine karşı olanları, hem de bu sistemin ekonomik eşitsizliğinden acı çekenleri bir araya getirmiştir.

AKP, polis terörüyle direnişçilerin üstüne gidince, sistemden sorunu olan toplumun hemen hemen bütün kesimleri ayaklandı. Direnişi duyan Taksim’e geldi. Gezi direnişi bu sistemden sorunu olan herkesi topladı. Derdi olan herkes, solcusu, işçisi, işsizi, anti-kapitalist müslümanı, feministi, eşcinseli, doktoru, avukatı, mühendisi Taksim’e yürüdü. Yapılması düşünülen 3. Boğaz Köprüsü’ne, Yavuz Sultan Selim adının verilmesine karşı olan Aleviler direnişe destek verdiler. Direniş kısa süre içinde bütün Türkiye’ye yayıldı. Bir isyan havasına büründü.

Taksim-Gezi direnişi, toplumda birikmiş gazı ateşleyen bir kıvılcım oldu. Polis devleti ve otoriter devlete karşı birikmiş tepki, kendi ifadesini ilkin gençlerin ağaçları savunmasında buldu. Bu birikmiş kin, barikatlar kurdu,  polisi püskürttü. Kitleler 2 hafta boyunca polisin olmadığı özgürlük alanları yarattılar. Böylesi siyasal hareketlerin en belirgin özelliklerinden biri de, direnenler arasında destek, dayanışma ve paylaşma duygularını geliştirmesidir. Bu hareket, hiçbir örgütün etkisi olmadan kendiliğinden patlayan bir hareket olmuştur. Gezi direnişi ve daha sonrası gelişen direniş, kendiliğinden bir süreç olarak başlamıştır. Elbette, örgütler şu veya bu şekilde hareketler içinde yer almıştır.

Lenin, kendiliğinden hareket ve ayaklanma konusunda Kautsky’nin şu sözlerini aktarır:

… Yaklaşan devrim… hükümete karşı kendiliğinden bir ayaklanmaya daha az ve uzayan bir iç savaşa daha çok benzeyecektir.”  Ve Lenin şunu ekler:“1905 devriminde böyle oldu ve gelmekte olan Avrupa devriminde şüphesiz böyle olacaktır!”

Ama her ne kadar, kitle ayaklanmaları kendiliğinden bir şekilde başlasalar da, devrimci bir önderliği yoksa başarılı olamazlar. Kendiliğinden hareket çok önemlidir, ama aşırı abartıp kuyrukçuluğa düşmemek gerekir.

Gezi direnişi, sistemle sorunu olanları ve ezilenleri bir araya getirdi. Erdoğan, otoriter tarzıyla, bu direnişin büyümesine katkı sağladığını görmeyecek kadar, gerçeklikten kopmuş bir Başbakan, ya da toplumu bilinçli olarak germeye çalışarak emperyalist müdahaleye olanak sağlayan bir provokatördür; bu da değilse akılsız bir Başbakan olmalıdır.

Hegel, eserlerinin birinde şu anlama gelen sözler yazmıştı: Genellikle çürümüş veya birikmiş sorunları olan toplumda sorunları çözecek ‘büyük adamlar’ yoksa, böylesi toplumlarda, iktidarın tepesine eğitimsiz, çapsız ve kendini bir şey sanan ‘küçük insanlar’  gelir. Bu,  siyasal tarihin özgün bir yasası olsa gerek. Siyasal tarihten iki örnek vermek gerekirse, biri Fransız Devrimi öncesinde iktidarda bulunan Kral Lui, (XVI. Louis), öteki soğuk savaş döneminin devşirmesi olan çapsız Gorbaçov. Erdoğan, ne oldum delisi küçük adam, Türkiye’nin siyasal tarihinin bu döneminde, bu yasayı doğrulayan bir aday gibi görünüyor. Hiç bir alt-yapısı, eğitimi olmayan çapsız biri olarak Başbakan olmuştur.

TC’nin merkeziyetçi otoriter geleneğini, İslam yağıyla parlatmaya çalışan Erdoğan; toplumu, kendi kafasındaki gerici hayallere göre otoriter bir şekilde düzenleyeceğini sandı. Siz bakmayın, Erdoğan’ın Avrupa’ya ABD’ye meydan okuyan şovlarına. 2. Paylaşım Savaşı’ndan sonra tüm emperyalist ülkelerin, özellikle ABD emperyalizminin izlediği bir politika var: ABD yönetimi, Türkiye gibi ülkelerde iktidarda olanların ABD karşıtı sözlerini anlayışla karşılıyor. ABD’ye ‘bağımlı iktidarların kitleleri kendi kontrol altında tutmasına yardım ettiği’ gerekçesiyle böylesi ABD karşıtı sözleri ciddiye almıyorlar, hatta böylesi şovları sahneye koyarak destekleyebiliyorlar. Çünkü böylesi şovlar, ABD’ye vb. bağımlı bir Başbakanın kitleleri kontrolü altında tutmaya yarıyor. Ancak burnunun ucunu göremeyen gazeteciler, görüntüye saplanıp kalanlar bu şovlara inanırlar.

AKP’nin siyasal felsefesi

AKP nasıl bir partidir? AKP’nin siyasal felsefesi nedir? Demokratik İsyan hareketine girişenler ve bu isyana destek olan milyonlarca insan, AKP’nin nasıl bir siyasal yapı olduğunu kendi deneylerinden öğrendiler ve öğrenmeye devam ediyorlar. Ama ampirist yaklaşım, gerçekliğin bütünlüğünü yakalamaktan uzaktır. Pratiği teori düzeyine yükseltmekten kaçınmak gerekir. Pratik ve deney önemlidir; ama yetersizdir, bu nedenle teorik analizler de gereklidir.

AKP’nin dünya görüşünü açıklamakta yarar var. İlkin şunu saptamak gerekiyor. AKP’nin “gerçek din”le ilişkisi yoktur. AKP, dogmatikleşmiş, insana yabancılaşmış, egemenlerin çıkarlarına uygun hale getirilmiş ılımlı İslam’ı savunan, sermayenin hizmetkarı olan, sonradan görme bir partidir. AKP’yi küresel-kapitalizme, tekellere, sermayeye biat etmiş tarikatların (Nakşibendi ve Nurcu zenginlerin)  partisi olarak değerlendirmek daha doğrudur.

Devam edelim. AKP, paradoks üzerine kurulmuş bir partidir. O paradoks ise şöyle: AKP, ekonomik alanda liberalizmi savunurken, siyasal ve felsefi açıdan her türlü liberalizme düşmandır. AKP’nin siyasal anlayışı, akılcılığa, demokrasiye, laikliğe karşıdır. AKP, dünya görüşü itibariyle, özgürlüklere, demokrasiye ve sosyalizme düşman olan bir partidir. Çünkü dünya görüşü, itaat ve biat etmeye dayanmaktadır. Böylesi bir anlayış zorunlu olarak politik despotizme götürür. AKP, hiyerarşik bir dünya anlayışını savunmaktadır. Sultanlar emir verir, kullar itaat eder. AKP’nin siyasal anlayışı, modern çağın değil, Ortaçağ’ın düşüncesidir. İnsan ve özgürlük düşmanı olan AKP’nin dogmatik ve kapalı bir dünya anlayışı, toplumda nefretten başka bir sonuç getirmemektedir. AKP’ye göre yönetenler ve zenginler üstündür, çünkü Allah onları üstün yaratmıştır. Yönetilenlere ve yoksullara ise, kulluk etmekten başka bir şey yoktur. Yoksulların, kaderlerine boğun eğmekten başka çareleri yoktur. AKP, ‘ayakların baş olmasını’ istemediği için tüm özgürlüklere, işçilerin, halkın bağımsız örgütlenmelerine düşmanca davranır. Ama ‘halkçı’ görünmek için de elinden geleni yapar.

İnsanı karınca gibi gören bu anlayış, kendine güvenmeye başlayan insanların ve toplumun direnişiyle karşılaşıyor. Cumhuriyet yerine ‘vekiller teokrasisini’ getirmeye çalışan AKP, 21. yüzyılda Ortaçağ düzenini getirebileceğini hayal ediyor. Dünya görüşü itibariyle AKP, sınıf mücadelesine karşıdır. Demokrasiye ve özgürlüklere kapalı olan AKP’nin siyasal ‘felsefesi’, yurttaş haklarıyla taban tabana zıttır. En küçük protesto hareketine ve muhalefete düşmanca karşı çıkmasının nedeni budur. İtaate boyun eğmeyen, her görüşü bastırmaya, her protestoyu ezmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla sermayeye biat etmiş AKP gibi bir partinin siyasal ‘felsefesi’ de otoriter bir anlayış üzerine kurulmuştur. Bu anlayış zenginlerin cömertliğine, yoksulların minnettarlığına dayanan bir anlayıştır. Minnettar olmayanlara karşı, biber gazını kullanan bir polis devleti oluşturmuş olması kendi bakış açısının bir sonucudur. Gezi, AKP’nin ve Erdoğan’ın maskesini düşürmüştür.

Türk-İslam sentezinde kırılma

Kürt hareketi, Türk-İslam sentezinde Türkçülüğe vurgu yapan bir ideoloji olarak Kemalizm’i gözden düşürünce, AKP ve öncülleri Türk-İslam sentezine İslami aşı yapmaya çalışarak Türkiye’de kapitalist sistemi korumaya ve stabilize etmeye çalıştı. Ancak aşı yapma geri tepmeye başladı. Özgürlük tutkusu, topluma sürekli İslam’ı aşı yapmak isteyen AKP’ye “dur” diyor artık.

Taksim-Gezi direnişi, Türk-İslam sentezinde büyük kırılmanın önemli bir belirtisidir. AKP hükümeti, 19. yüzyılın düşüncesini, 21. yüzyılda sürdüreceğini sanıyor. Küresel-sermayeye entegre olan bir Türkiye yaratırken, köhnemiş Türk-İslam senteziyle toplumu yöneteceğine inanıyor. Elbette kapitalizm, her türlü politik sistemle (faşizm, otoriter rejim, askeri diktatörlük vb.) uzlaşabilir. Ne var ki AKP, ekonomik alanda izlediği liberal politikalarla, istemeden de olsa bireyselliği, bireyciliği güçlendirerek, kendine güvenen genç bir nesil yetiştirirken, bu gençliği,  dogmatik dini geleneklerle kontrol altına alacağını sanıyor. İlerde tarihçiler, bu nafile çabayı daha doğru değerlendireceklerdir elbette.

Kemalist ideolojinin dayatmalarına karşı olan İslamcılar, şimdi kendi yaşam biçimlerini topluma dayatmaya çalışıyorlar. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü kamusal yaşama müdahale eden dogmatik din anlayışı, politik despotluk biçimine bürünmek zorundadır. AKP, içkiyi yasaklayarak, kaç çocuk yapılması gerektiğini dikte ederek, insanların ‘cinsel uzuvlarını’, (bir dostumun deyişiyle ‘zorro’sunu bile) yönetmek istemiyle, kendi yaşama anlayışlarını, topluma dayatmaya çalışıyor. Alman filozofu Kant, resmi evlilik konusunda şöyle diyordu: Resmi evlilik, karşı cinslerin cinsel organlarını karşılıklı olarak kullanma hakkını ele geçirmek demektir.

Din konusunu en geniş bir şekilde ele almış olan Alman filozofu Hegel şöyle diyor: İsa’nın ölümünden sonra Hıristiyanlık dini, bozulmuş ve dogmatik hale gelerek, insana yabancılaşmıştır. Bozularak dogmatik hale gelen din, insanı boyun eğmeye ve kilisenin otoriterliğine götürmüştür. Kilisenin egemen olması,  bozulmuş dinin örgütlenişidir. Hegel’e göre, yozlaşmış din anlayışı, kiliseyi doğurmuştur. Kilise ise, emir ve itaat etmeyi temel ilke haline getirerek, akılcılığa, insan özgürlüğüne karşı olmuştur. Hegel’e bakılırsa, Hıristiyanlığın geçirdiği reformasyon, Kilisenin bozulmasından kaynaklanmıştır. Bugün şöyle bir analoji yapmak mümkündür. Hegel’in Hıristiyanlık için söyledikleri, İslam dini için de söylenebilir. İlkin saf olarak doğan İslam dini, süreç içerisinde bozulmuş ve yozlaşarak egemenlerin hizmetine girmiştir. İslam’ın politikleştirilmesinde ve politik İslam’ın güçlendirilmesinde Kemalizmin yanlışlarının büyük bir payı vardır. Bugün politik İslamcıların büyük bir çoğunluğu, İslam dininin dogmatik hale gelen, yozlaşmış bir biçimini savunmaktadırlar. Politik İslam’ın dogmatikleşmesi ifadesini bugünkü AKP’de bulmuştur. Kilisenin bozulması, nasıl ki, Hıristiyanlığın reforme edilmesine, reformasyon süreci de Aydınlanmaya götürmüşse, buna benzer biçimde de AKP’nin dogmatik ve otoriter tutum alması da, en azından Türkiye’de İslam dininin reforme edilmesine götüren zemini hazırlıyor. AKP, bizzat kendi yarattığı ekonomik-sosyal durumunun, kendi ideolojik-siyasal anlayışını aşındırdığını göremiyor. Demek ki, ilginç bir durumla karşı karşıyayız: İslam dininin reformdan geçirilmesine, İslam dinine reform yolunu açan, bizzat AKP’nin kendisidir. Bu da dinin kendi diyalektiği oluyor.

Modern siyasal mücadelenin felsefesi

Modern siyasal mücadelenin felsefesi nasıl olmalı? İlkin AKP’nin siyasal felsefesi olan Türk-İslam senteziyle hesaplaşmak gerekir. Çünkü bu sentez, hem bölücü hem de anti-demokratiktir. Çünkü Türk’e vurgu, Türk olmayanları dışlarken, İslam’a vurgu, Sünni olmayanları dışlamaktadır. Özgürlükleri savunan bir dünya görüşü, Türk-İslam sentezi üzerine kurulamaz. Demek ki, AKP’nin siyasal anlayışının demokratik ve özgürlük düşmanı olduğunu bilince çıkararak yeni bir siyasal felsefenin geliştirilmesi zorunludur.

Bu yeni siyasal felsefe, hem ulusun hem bugünkü demokrasinin bizzat kendisinin anti-demokrat olduğunu ortaya sergilemelidir. Mevcut ulus ve demokrasi anti-demokratiktir. Çünkü ikisi de çoğunluğun diktasına yol açmaktadır. Ayrıca mevcut ulus-devlet ve demokrasi anlayışı, statükocu bir anlayışı temsil etmektedir. Bu nedenle, yaygın anlayışlar ve kavramlar, esas olarak mevcut statükonun ürünüdür. Neden mi? Çünkü mevcut durumu tahakküm altında tutanlar, ekonomik yapıyı ve toplumsal bilinci kendi sınıf çıkarlarına göre biçimlendirirler. Statükocu siyasal anlayışlardan kopmak gerekir. Statükocu anlayışlardan kopmak için ise yeni siyasal felsefeleri ve siyasal eylemlilikleri gerektirir. Dolayısıyla ulus ve demokrasi kavramlarını, ilkin daha özgürlükçü ve enternasyonal bir anlayışla yeni içeriklerle donatmak gerekir. Yani demokratik bir ulus anlayışına, yeni bir demokrasi tanımına, yeni bir eşitlik ve yeni bir emek anlayışına bugün ihtiyaç var. Ama yalnızca teori yetmez, aynı zamanda egemenlerin çıkarına göre biçimlenmiş ulus-devlet ve demokrasi anlayışında yarık açmak için pratik olaylar da gereklidir. Türkiye ölçeğinde Taksim-Gezi direnişini,  mevcut Türk-İslam sentezinde gedik açan bir hareket olarak yorumlamak gerekir. Taksim-Gezi direnişi, değişmesi gerekenin ne olduğunu ve nasıl değişmesi gerektiğini de ortaya koyan çok önemli bir pratik süreç olmuştur.

Anti-demokratik olan ulus-devlet ve bugünkü demokrasi anlayışının dışında, bizi özgürlükler dünyasına, sınıfsız ve sömürüsüz dünyaya, komünizme götürecek yeni politik stratejiler, siyasal felsefeler geliştirmek zorundayız. Elbette, elimizde Marksist teori gibi siyasal yenilgiler yaşamış ama teorik geçerliliğini koruyan bir düşünce sistemi var. Ne yazık ki bugün, işçi sınıfının kafasıyla (Marksist teori), gövdesi (işçiler) arasında bir kopukluk olduğu anlaşılıyor. Hem Marksist teori maddi gücünden (sınıftan) hem işçi sınıfı ideolojik güneşinden (Marksist teoriden) kopmuş durumda. Demek ki bugün Marksist teori, çok önemli politik bir sorunla karşı karşıya. Marksizm sadece kendi maddi gücünden kopmuş değil, aynı zamanda Marksist teorinin önemli bileşenleri (tarih, toplum, politika ve felsefe ) arasında da bir kopukluk var.

Bu kopukluk nasıl giderilebilir?  Burada teori-pratik arasındaki kopuş, esas olarak politik mücadelenin sorunudur. Ama teorinin bileşenleri arasındaki kopuş ise hem politik mücadelenin, hem de Marksist teoriye entelektüel müdahalelerin sorunudur. Lenin’in Parti teorisi, Marksist teoriye entelektüel bir müdahale olarak görülebilir. Lenin, 20. yüzyılın başındaki koşullarda siyasal özneyi açığa çıkararak ve siyasal özneleri birleştiren bir teori ileri sürmüştü. 21. yüzyılda yeni bir  ‘Ne Yapmalı’ya ihtiyacımız var. 21. yüzyıl, çok geniş bir ilgi alanına sahip olmayı gerektiriyor. Fransız filozofu olan ve komünizme yakınlık duyan Alain Badiou’e bakılırsa, 21. yüzyılda modern felsefe dört unsuru (Sanat, Politika, Bilim ve Aşk) içermelidir. Badiou’ye göre, ‘Felsefe hiç uyumayan bir gece bekçisi gibi yola ışık tutar, karanlığı aydınlatır’.

Bilim-teknik, sanat, politika, ekoloji ve cinsiyet sorunu, 21. yüzyılda kolektif özneleri karmaşık bir hale getirmektedir. Her türlü baskı ve zulme karşı olan Marksizm, tüm ezilenlerin taleplerini kendi bayrağına yazarak, özgürlükçü olduğunu gösterebilir. Dolayısıyla yeni gerçekliklere yeni taleplere kulak vermek zorundayız. Kapitalizmin karmaşıklığının ve yarattığı sonuçların yeni toplumsal özneleri ortaya çıkardığını görmek gerekir. Sosyalistler, çevre hareketini, feminist hareketi, eşcinsellik vb. gibi hareketleri, ‘bu hareketler işçi sınıf hareketi değildir’ diye görmezlikten gelme ve küçümseme lüksüne sahip değildirler. “Sosyalistler her zaman ezilenlerin yanındadır” diyen Lenin’in ne kadar haklı olduğu bir daha doğrulanmaktadır. Üstelik günümüzde, kafa emeğinin kol emeğine nazaran artan bir eğilim gösterdiğini de dikkate almak gerekir.

Politik mücadele, kolektif eylemler bütünüdür. Ama kolektif eylemlere katılanlar, geniş bir yelpazeyi oluşturuyor. Kolektif eylemlerin başarısı iki şeyi gerektirir. Biri kolektif eylemleri yönetme ve ilerletme yeteneğinde olan siyasal bir önderlik; ötekisi, kolektif eylemcilerin bütününü bir araya getirebilecek simgeler. Bu simgeler de, hem teorik hem sembolik olmalı: Teorik bir simge olarak yeni bir fikir dünyası olarak ‘Demokratik ulus’. Pratik simgeler üzerine de düşünmek gerekir. Böylesi bir pratik simge, Demir Küçükaydın’ın önerdiği gibi, “beyaz bayrak” olabilir. Bu “beyaz bayrak” üzerinde, evrenselliğin bir ifadesi olarak yer kürenin fotoğrafı yer alabilir. Teorik ve pratik her iki simge, devrimci teori ile maddi güç olan sınıf arasında kopukluğu gidermek için politik bir köprü fonksiyonu üstlenebilir.

Burjuvazinin ‘akılcılığının’ akıldışı olduğu, özgürlük anlayışının içi boş olduğunu açığa çıkaran siyasal felsefeye ihtiyaç vardır. Siyasal alanda üstünlük kazanma mücadelesi, kültürel alanda da üstünlük kazanma mücadelesiyle desteklenmeden, siyasal kazanımlar geçici olacaktır. Kapitalizmin, sırf rant elde etmek için insanı ve doğayı sömüren konumunun aşılması gerektiğini bayrağına yazan Marksist siyasal anlayışın geliştirilmesi şarttır.

Çıkarılması gereken dersler

Evrimci dönemde on yıllarca bir dönem içinde verilebilen siyasal bilinç, toplumsal ayaklanma dönemlerinde bir haftada bazen bir kaç gün içinde muazzam bir sıçrama gösterir. Yaşanan demokratik isyan hareketinden, herkes kendi bakış açısına göre birtakım sonuçlar çıkacaktır. Bu konu üzerinde, internette yüzlerce yazı bulmak mümkün. Önemli gördüğüm 5 olumlu gelişmeye dikkat çekeceğim.

  1. Yaşanan olay bir devrimdir. Korku yenilmiştir. Bu direniş, halkın özgücüne güvenmesini sağlamıştır. Taksim-Gezi direnişiyle başlayan, gelişen ve tüm Türkiye’ye yayılan demokratik isyan hareketi, ezilenlerin psikolojisini olumlu yönde değiştirmiştir.
  2. AKP iktidarı sarsıntı geçirmiştir. Çatlaklıklar yaşamıştır.
  3. Devrimci Diriliş ve direniş, burjuva-medyanın gerçek yüzünü açığa çıkarmıştır. Olayları ekranlara yansıtmayan medyanın bizzat kendisi insanların direniş azmini bilemiştir.
  4. Tüm dünya ve Türkiye’de toplumun geniş kesimleri ve tüm dünya, AKP iktidarının bir polis devleti, despotik iktidar olduğunu daha net bir şekilde görmüştür. Polisler hakkında ‘onlar da bu vatanın evlatları, onlar da bizim çocuklarımız’ şeklindeki düşünce yerle bir edilmiştir.
  5. İslam vurgulu Türk-İslam sentezi, çok önemli kırılma yaşamıştır. Yeni paradigmaların oluşması ve yaygınlaşması için uygun zemin yaratılmıştır.

Bu demokratik isyan hareketi bir çok açıdan değerlendirilebilir ve bazı sonuçlar çıkarılabilir.

  1. İki Türkiye ortaya çıkmıştır: Ortaçağın itaat kültürüne dayanan AKP’nin Türkiyesi ile Demokratik Dirilişin ve Demokratik İsyancıların Türkiyesi. Üç  direnişçi yaşamını kaybetmiştir. Kan dökülmüştür. Kan döküldüğü yerde iki Türkiye giderek ayrışacaktır. AKP’nin ikiye bölünmüş Türkiye’yi yönetmesi giderek zorlaşacaktır.
  2. Taksim-Gezi direnişi, sol örgütlerin hata ve zaafları yanında yetersizliklerini de göstermiştir. Grup zihniyetini aşamadıkları için, ortak hareket etme yeteneğinin geliştirilemediğini düşündürmektedir. Taktik esneklik ve ustalık gösterilememiştir
  3. BDP eş başkanı Demirtaş, ilk açıklamalarıyla hayal kırıklığı yaratmıştır. Demirtaş, aşırı ihtiyatlı davranarak,  taraftarlarının direnişe katılmasına sıcak bakmadığını ifade etmiştir. Ne var ki, Murat Karayılan’ın açıklamasından ve Öcalan’ın direnişin özgürlük talebini içerdiğini belirterek bu direnişi selamlamasından sonra, Demirtaş bu yanlış tutumunu değiştirmiştir. BDP, direnişçilerin yanında görünmüş ama düşük katılımla destek olmaya başlamıştır.
  4. Türkiye’nin en önemli sorunu demokratikleşme sorunudur. Demokratikleşmeyi isteyen Gezi direnişçileri, önümüzdeki süreçte bir çelişkinin farkına varacaklardır ve bu çelişkinin üstesinden gelmek zorundadırlar. Çelişki şudur: Türkler için demokrasi istemek, Kürtler üzerindeki anti-demoktaritik baskılara karşı çıkmamak. Türkiye’deki  baskılara karşı duranlar, Kürtler üzerinde baskıya  karşı çıkmazlarsa, kendileriyle çelişkiye düşerler, gerçek demokrat olamazlar. Türkiye’nin demokratikleşmesi Türk ve Kürt emekçilerinin ortak mücadelesini gerektirir.
  5. Bazı CHP’li milletvekilleri, Gezi Parkı direnişçileriyle görüşmüş veya direnişleri desteklemiş olsa da, CHP’nin yönetimi, korkak ve ürkek hareket etmiştir. Heyecanı yatıştırmaya çalışırken, sakin olmaya çalışmıştır. Bu direniş, AKP’ye gerçek alternatifin CHP olamayacağını da göstermiştir.
  6. Olaylara sınıf mücadelesi açısından değil, devlet-sivil toplum merceğinden bakarak AKP’yi sivil toplumun temsilcisi olarak gören Murat Belge gibi sol-liberallerin düşünceleri de iflas etmiştir.
  7. Toplumların tarihinde bazı dönemler (savaş, iç savaş, ayaklanma vb)   saf tutmaya zorlar. Bu dönemler ya egemen düzenden yanasın ya da karşısın; ya devrimden ya da karşı devrimden yanasın, ara yol yoktur.
  8. Eski bir Marksist,  sonra liberal devşirme olan Halil Berktay, polis devletini savunarak, en sonunda karşı devrimin saflarına geçerek dönekliğini ispat etmiştir. Gün Zileli güzel yazmış: “Halil Berktay ise, 16 Haziran günü Nişantaşı’ndaki bir apartmanın yüksek katlarından birinden izlediği çatışmaları yazarken İçişleri Bakanı’nı bile gölgede bırakan bir polis savunuculuğuna soyunarak tarihçiliğini alçaklığın tarihiniyazarak noktalamış ve bir Marksist entelektüel olarak başladığı hayatını bir faşist propagandacısı olarak sonlandırmıştır.”
  9. Böylesi halk ayaklanmalarının en önemli etkilerinden biri,  harekete katılanların bilincinde bir değişikliğe yol açmasıdır. Tarihten bir örnek vermek gerekirse, 1905 yılında Çarlık Rusya’sında yaşanan Kanlı Pazar olayının işçileri nasıl dönüştürdüğü öğreticidir. 1905 yılında papaz olan Gapon’un öncülüğünde yürüyen ve kendileriniTanrı’dan korkan sadık  kullar olarak gören Rus işçileri Çar’a dilekçe vermek için Kışlık Sarayı’nın önündeki meydana doğru yürüyüş yaparlar. Diz çökerek Çar ile görüşmek için yalvarırlar. Çar ne yapar?  Emir vererek,  özel süvari birlikleri ve Kazakları işçiler üzerine saldırtır. Kazaklar ateş açarken, süvariler kılıçlarıyla saldırır. Binden fazla işçi öldürülür. Binlerce insan yaralanır. Tanrıdan korkan sadık kullar, bu katliamdan kısa zaman sonra Çarlığa karşı silahlı ayaklanmaya girişirler.  Türkiye’de direnişe girenlerin eski düşünceleri ile toplumsal konumları arasında çelişkiler gündeme gelecektir. Birçok insan eski düşüncelerinden koparak yeni arayışlara yönelecektir.
  10. Direnişin üzerine yükselen bir partinin oluşması çok önemlidir.  İlk ÖDP girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Çünkü 12 Eylül rejimine direnmeden yenilenlerin psikolojisi üzerine kurulmuştu ve grup zihniyetini aşmaya zorlayan yükselen bir direniş hareketi yoktu. Şimdi durum farklı. Muazzam bir diriliş ve direnişin kazandırdığı moral bir üstünlük var. Kitle hareketinin yeni öncülerini de içeren ikinci bir ÖDP benzeri veya Çapulcular Partisi gibi girişim en azından tartışılabilir. Türkiye’de işçiler ve diğer emekçiler, kendi kurmaylarına sahip değil, işçilerin-emekçilerin politik kurmaylara ihtiyacı vardır.

Şunu öngörmek mümkün: Güçlü bir muhalefet partisinin olmadığı bir ortamda, seçimlerde AKP’nin yine güçlü olması mümkün. Ama halkın ortak aklı, AKP’nin mutlak çoğunluğu almasına engel olacaktır. AKP, milletvekillerinin çoğunluğunu alamayacaktır. Halk Erdoğan’a dersini verecektir. Türkiye’nin bundan sonra en önemli ihtiyacı, güçlü bir partinin ortaya çıkmasıdır.

Yeri gelmişken, Batılı ülkelerin Erdoğan’ı ve polis baskısını eleştirmesine kısaca değinmekte yarar var. Bu eleştiri, Batı’nın demokratik olmasından kaynaklanmıyor. Gelecek korkusu yaşayan Batılı ülkeler,  esas olarak Türkiye’deki politik istikrarsızlığın kendi ülkelerine yansımasından korkuyor. Yoksa Batı da yeri geldiğinde polis devleti açısından AKP’den geri kalmıyor.

Gezi direnişi, kendiliğinden gelişen bir isyana dönüştü. Ama hazırlıksız ve örgütsüzdür. Bundan sonraki gelişmesi ve başarısı Lenin’in deyişiyle “bir yandan siyasal durumu doğru değerlendirilmesine, taktik sloganların doğru olarak saptanmasına ve öte yandan da, işçi yığınlarının gerçek savaşımcı gücünün bu sloganları desteklemesine bağlıdır”.

Gezi Direnişi ve halk isyanı, demokratik isyan ve diriliş için bir ZİHNİYET DEVRİMİNE ihtiyaç olduğunu ortaya koymuştur. Etnik ve dinsel kimlikten arındırılmış yeni bir demokratik ulus anlayışı, Türkiye halklarının ihtiyaç duyduğu bir zihniyettir. Bu zihinsel devrime dayanarak, etkin politik kanallar yaratılması sosyalist hareketi güçlendirir. Marksist düşüncenin egemen olduğu siyasal bir ortamda devrimler olur, Marksist düşüncenin zayıfladığı yerde ise karşı devrimler olur.

Türkiye’nin “entelektüel çöl”e çevrilmesinde, AKP gibi, CHP ve Kemalistler de rol oynamıştır. Aydınlar suçsuz sayılamaz. Aydın demek, karanlığa isyan ederek, aydınlatan insan demektir. Dolayısıyla Türkiye’de aydın kıtlığı yaşanırken, insanları aptallaştıran entelektüel enflasyonu vardır. Stefan Zweig,  aydın olarak kalmak istediği ,çin, karanlık dünyanın onursuz hizmetçisi olmamak için kendi isteğiyle hayatına son veren bir aydın olmuştur. AKP’nin bataklığındaki entelektüellere duyurulur.

Tarihçi Hobsbawm’ın deyişiyle; “Nereye doğru gittiğimizi bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, tarihin bizi bu noktaya neden getirdiğidir. Gene de açıkça görülen bir şey var: İnsanlığın anlaşılır bir geleceği olacaksa, bu gelecek, geçmişin ve şimdiki zamanın sürdürülmesiyle olamaz. Üçüncü bin yılı bu temelde kurmaya çalışırsak, başarısızlığa uğrarız. Ve bu başarısızlığın bedeli, karanlıktır.”

O halde, geleceğin karanlığına mahkum olmamak için, yeni bir zihniyet temelinde atılım yapmak gerekir. Yaşananlar bir devrimdir. Henüz politik iktidarı değiştiren bir devrim değil ama özgürlük istemlerini Türkiye toplumunun gündemine sokan bir devrimdir. Şimdi bundan sonraki dönem, sosyalistlerin bu devrime ne öğretebileceği sorunudur. İsyan’ın sloganı anlamlıdır: Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!

Yeni Özgür Politika

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Gezi Parkı İsyanı /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.