gezi meclisi

Devrim Sanki Göz Kırptı

N. Cemal - 12 Ağustos 2013 - #direngeziparkı

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

 

Dünden itibaren katarın başında gidiyorum. Hâlbuki fizyolojim berbat. Kafam elastikiyetini kaybetti. Dönemeçleri zamanında dönemeyeceğim. Ellerim lüzumundan fazla titriyor. Akıntıda dümen tutamayacak bir hale geldiler. Akışın temposunu hızlılaştırmak nerde? Onu yavaşlatmam muhtemeldir. İstemeden, irademin dışında, yanlış adımlar atacağım. Biliyorum, hareket belki beni altı ay sonra, bir sene sonra bir safra gibi fırlatacaktır. Fakat o beni fırlatıp atana kadar, ben ona fren olacağım…” (*)

Onlar isyanın öznesiydiler. Mücadelenin doruk noktasında Gezi Parkı ve Taksim Meydanı özgürleştirildiğinde toplantılara gelmeye başladılar. “Bıyıklıların ve kravatlıların bizi temsil etmesini istemiyoruz” “Bizi hiçbir örgüt ve kurum temsil edemez” “İçinde bir tek kadının ve gencin yer almadığı 6 kişilik kravatlı erkek heyetini bizlere sormadan nasıl belirlersiniz?” “Gerekirse başbakanla görüşmeye de şortlarımızla ve parmak arası terliklerimizle biz kendimiz gideriz” dediler.

Taksim Dayanışması:

Yaklaşık 117 (isyandan önce 80 kurum vardı, isyanın ardından 37 yapı daha eklendi) örgütten oluşan Taksim Dayanışması, ne kafa olarak ne de bedenen isyanı yönetecek güçte değildi. İsyandan 1,5 yıl önce oluşturulan Taksim Dayanışması sekretaryası ile isyandan sonra dayanışmaya katılan sosyalist kurumlar arasında sürekli olarak tartışmalar yaşandı. Karar alma ve uygulama konusundaki temsiliyet tartışmaları sonlandırılamadı. Sosyalist kurumların sekretaryaya eleştirilerinden çok daha fazlasını isyanın öznesi olan “örgütsüz” gençler yaptı. Sekretarya ile sosyalist kurumlar arasında yaşananlar iktidar kavgası görünümündeyken, isyanın özneleri tarafından pek de farkında olmadan yürütülen tartışma doğrudan demokrasi ve temsil mücadelesiydi. Yine de Taksim Dayanışması hükümetin tüm itibarsızlaştırma çabalarına karşın yabana atılamayacak işler kotardı. Özgürleştirilen Taksim’de devletin ve polislerinin resmen geri çekildiği bir ortamda güvenlikten tutun da revirlerin kuruluşuna ve ilk yardım müdahalelerine, iki hafta boyunca binlerce insanın komün ruhuyla ve tek kuruş ödemeden karnının doyurulmasına kadar birçok başarılı örneği burada sıralayabiliriz. Taksim “suç oranı yüksek” olarak tanımlanan bir bölge olmasına karşın bu süre içinde tek tük olaylar dışında ciddi bir “asayiş sorunu” olmadı. Barikatlarda bulunan demirleri satmak için çalanları nöbetçilerimiz cezalandırmadılar. Barikatların dışında duran polis ise ‘barikattan birkaç parça eksiliyor’ olmasına göz yumdu. Yılbaşlarının Taksim klasiği olan taciz olayları binlerce insanın kaynaştığı ortamda yaşanmadı. Zabıtaların giremediği alanda seyyar satıcılar “özgür girişimciler” olarak epeyce kâr ettiler ve güvenlik komitemizi çok uğraştırdılar. İzdihama engel olmak için, “Gezi Parkı’na girmeyiniz” diyerek dışarıda yer gösterdiğimiz seyyar satıcıların bıçak çekip tehdit ettiğine bile tanık olduk. Alkollü içki satıcılarıyla neredeyse köşe kapmaca oynandı ve parktan içeri sızmalarına tam olarak engel olunamadı. Gezi Parkı içinde içki satarken müdahale edilen bir satıcı ise, “sivil polisler de gidin içeride satın diyerek baskı yapıyor” dedi. Kafasından gaz bombası fişeğiyle vurularak ağır yaralananlar da dâhil neredeyse Taksim’deki bütün yaralılar ilk yardım müdahalelerini Taksim Dayanışması’nın organize ettiği revirlerde gördüler. Eczacılar tarafından ilaç depolandı. Gezi Parkı’nda kalanlara polis saldırılarından korunma amaçlı gaz maskeleri, solüsyon ve sirkeler, baretler dağıtıldı. Polis ve belediye görevlileri tarafından yakılıp yıkılan çadırların yerine yenileri dağıtıldı ve uyku tulumlarıyla takviye edildi. İki haftayı aşan süre boyunca 100 binlerce insanın aktığı Gezi Parkı’nda aç kalan olmadı ve “Her Şey Bedava” yazan pankartların altında karınlarını doyurdular. Sokak çocukları ve evsizler direniş parkını kendilerine mesken edinip sahiplendiler ve sahiplenildiler. Durum değerlendirmeleri yapıp, çözümler üretmeye çalışıldı. Bunlar elbette ki durup dururken olmadı. Bir şeyi unutmamak gerekiyor; Taksim Dayanışması isyan sürecini sadece yürüttü, yönetmedi. Yönetemezdi de. İsyan örgütü olarak konumlanmamıştı. Sonrasında da bu yönde bir dönüşüm yaşamadı. Çıplak elle çivi çakmak mümkün mü?

Dalga Geçmeyin:

Taksim Dayanışması toplantısında yer alan yapılar ezberleri bozan bu isyanı zaman zaman kendi kalıpları içinde yorumlamaya çalıştılar. SDP temsilcisi, “biz de gençlerden oluşan bir partiyiz, artık şu ‘gençlerin temsiliyeti’ meselesini abartmayalım” derken, TKP, “temsiliyet kurum esaslı olmalıdır ve her gelenin kendini temsil edeceği kaosa bir son verilmelidir” diyordu. Kaos denilen şey, “örgütsüz” gençlerin kendiliğinden hareketi ve isyanının toplantılara doğrudan temsiliyet biçiminde yansımasıydı. Bunun adı doğrudan demokrasidir. O “kaos” denilerek lanetlenen gerçeklik bu isyanın özüdür ve “kaosa son vermek” isyana son vermekle neredeyse özdeştir. İsyan ehlileştirilemez ve isyan anlarında her türden bürokrasi saf dışı bırakılır. İsyan hareketi geri çekilene kadar bu sürer ve geri çekilişle birlikte bürokrasinin iktidarı yeniden belirleyici olur. Son tahlildeki durumumuz da böyle özetlenebilir. ÖDP, Gezi Parkı’nın dağıtılışıyla birlikte oluşturulan meclislerin “niteliğini” sorguluyor, “temsiliyet hakkı” konusundaki şüphe ve itirazlarını dile getiriyor, “örgütsüzlerin” fazla konuştuklarına dair işaret ve itiraz ediyor. Emep ve bir kısım HDK bileşeni de dâhil olmak üzere, siyasi kurumların ortak rahatsızlığı, “koskoca kurumların temsilcileriyle 20’li yaşlardaki gençlerin eşit söz hakkına sahip olması ve alınacak kararlara müdahale etmesi” olarak özetlenebilir. Halk Cephesi temsilcisinin isyanı haber alışını aktardığı yalın ve katışıksız ifadeler ise durumu özetliyor: “Gece 2’de yoldaşlarım beni uyandırdılar ve ‘kalk isyan çıktı’ diyerek yataktan kaldırdılar. Şaşırdım ve ‘dalga geçmeyin’ dedim…”

Diyeceksin ki, yanılmayan yalnız tembellerdir, budalalardır. İş yapan, yürüyen adam yanılır. Mesele yanlışın idrakindedir. Fakat ya bu yanılma nesnesi katarın başındaki adam için bir kaide haline gelirse. Ve o adam katarın başında gidemeyeceğini bildiği halde, yerinde durmak için bir saniye olsun ısrar ederse. Bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun, ihanet edemem. Bu benim uzviyetimde yok.” (*)

meydanda

Sınırları Yıkan Güç:

 “Sizin konuştuğunuz dili anlamıyoruz”, “sizler hayallerinizdeki devriminizi yaşıyorsunuz, biz ise kendi isyanımızı ve bugünü” dediler. Onlar geldiler ve taş atar gibi korkusuzca ortalık yere laflarını attılar. Kendi kendilerini doğrudan ve dolayımsız temsil ettiler. Sapan taşı gibi fırlayan sözleri sert ve acımasızdı. Onlar 90 kuşağının “apolitik” sandığımız “bencil” gençleriydi. Gezi Parkı meclis toplantılarına 20’li yaşlardaki kızıyla gelen bir anne söz aldı ve “90 kuşağı hakkındaki düşüncelerimizden dolayı özür dilerim, yanılmışız” dedi. “Kapatın o yalan kutusu televizyonlarınızı. İnin balkonlarınızdan ve artık seyretmeyi bırakın. Gelin hep birlikte özgürleşelim” dedikleri sokak arasında bir amcaları onları eleştirecek oldu ve “28 Şubat’ta askerler tanklarıyla karşımıza çıktığında neredeydiniz?” diye sordu. “Ben o tarihte kreşteydim amca. 1993 doğumluyum da” diyerek, onca masumiyetiyle içlerinden birisi cevap verdi. Bu örneğin konuşulduğu Taksim Dayanışması toplantısında söz alan genç bir katılımcı, “ben 1994 doğumluyum” deme gereği duydu. Her adımlarında, her sözlerinde, duvarlara yansıyan küfürlerinde bile devletin orantısız güç kullanımına ve şiddetine karşı orantısın bir zekâ ile karşı durdular. İsyan ettiler. Kürt sorunundan kadın sorununa, LGBT bireylerin dışlanmışlığından ekolojiye, doğrudan demokrasiden halk meclisi forumlarının işlerliğine, kendilerini soymaya kalkan “hırsız kardeş” ile sevgi dolu duygudaşlık yapmaktan tutun da, Gezi Parkı’nın onca kalabalığı içinde “nereye sıçacağız?” diye soran pankartlarıyla her şeye, ama her şeye açık bir dille kafa yordular. Elmadağ’daki bir duvar yazısı AKP’nin barış ve müzakere sürecine dair bir bakış açısı sunuyordu: “Orkid bile akan kanı sizden iyi durdurur.” Maçka Parkı meclisinden bir genç ise; “Şu anda ateşkes olmasaydı, bugün dağlarımızda birkaç gencimiz daha ölseydi isyanımızın ve direnişimiz sesi bu kadar güçlü çıkamazdı”, dedi. “Küfürle Değil İnatla Diren!” diyen feministlere rağmen İstiklal Caddesi’ndeki küfürlü duvar yazıları da isyanın ruhunu yansıtıyordu; “Yetmez Ama Bi S..tir Git”

İsyan Manifestosu:

İsyanın örgütü yoktu. Öncü örgüt ve önderlik iddiasında olanların hiçbirisi hayat kadar yeşil ve gerçek olan bu isyanı ne doğru okuyabildiler ne de taşımayı becerebildiler. İsyan onlar için taşınması zor bir yük oldu. Her isyan hazırlıksız yakalar. Önceden söz ve haber vererek gelmez isyancılar. Ama bir anında ve bir yerinden eklemlenilmesine de imkân tanır. Yanında duranları akıntısı içine alır. Karşısına geçenleri ise devirir geçer. Ya devrimci yatağında ileriye doğru akmaya devam eder, ya da karşı devrimci hamleler karşısında geriye çekilir. Miladı geçmişlerin karamsar yaygaralarını boş verin siz, geriye çekilmek asla bir yenilgi değildir. Hiçbir isyan inişsiz çıkışsız ve kesintisiz bir süreç izlemez. Önderliği ve örgütü olmayan isyanlar için bu tespit fazlasıyla geçerlidir. “Bu Daha Başlangıç Mücadeleye Devam!” diyen genç isyancıların şiarı manifestolarının da önsözüdür. Bu bir tür sürekli devrim manifestosudur ve daha yolun başındayız diye hatırlatmaktadır. Genç isyancılarımız Gezi Parkı’ndan başlayarak tüm semt parklarına yayılan doğrudan demokrasinin organlarını kurup denemeye başladılar bile. TBMM’de yaşayabilmesi mümkün olmayan bir doğrudan demokrasiyle techizatlanıyorlar ve sistem dışılar. Devrim artık hayal değil. Gezi Parkı’ndaki pankartta yazdığı gibi; “Devrim Sanki Göz Kırptı.” Umut, bütün bunları başarabilecek güç ve zekâya sahip olan genç ve isyancı kuşağımızdadır.

(*) Nazım Hikmet – Benerci Kendini Niçin Öldürdü?

 İşçi Sınıfını Aramak

Ekolojik direnişle başlayıp sosyal patlamayla devam eden isyan hareketi içinde işçi sınıfını arayanlar var. İsyanda işçi sınıfını bulamayanların da, işçi sınıfını arama gereği duyanları ‘klasik (Ortodoks) Marksist’ bularak eleştirenlerin de bakış açılarında ciddi problemler var. İsyan birçok aklı evvelin ayarını bozmuş görünüyor. İsyancının ücretinin (maaşının) miktarına bakarak ‘işçi sınıfının içinde yer alıp alamayacağına’ karar verenlerin de, ‘sınıfa gerek yok bu bir halk direnişidir’ diyenlerin de önlerindeki ağaçtan ormanı göremedikleri açık. Tek başına “orta sınıf” diye bir sınıf tanımının yapılıp yapılamayacağını Marksist literatürü esas alanlar açısından şimdilik bir kenara bırakalım. ‘Hayır, biz tartışacağız’ diyenlere, ‘orta sınıf hangi sınıfa ait?’ diye sormakla yetinelim. Teorik zorlamalara hiç gerek yok. İsyanda işçi sınıfının olup olmadığını anlamak için Gezi Parkı direnişi ve isyan hareketi sürecini iyi okuyabilmek yeterli. İşsizler ve öğrenciler isyanın profosyenel militanları olarak mücadelenin sürekli unsurlarıydılar ki kendileri de işçi sınıfı içinde yer alırlar. Eylemlerin en kitleselleştiği zaman dilimleri çalışma saatlerinin bitimiydi. Gezi Parkı içindeki çadırlarda geceleyenlerin bile çoğu sabah olunca evden işe gider gibi parktan ayrıldılar. İşyerlerine gittiler ve mesai saatlerinin bitiminde yeniden parka ve direniş alanına döndüler. Direnişten işe gidenlerin ve akşam geri dönenlerin ‘beyaz yakalı’ olduğu ve ‘iyi para kazandıkları’ hususuna takılanları ise, işçi sınıfı bağlamında, kitabı orta yerinden okumakla sınırlı kalmamaya davet ediyoruz. İşçi sınıfını isyan hareketi içinde temsil eden siyasi bir örgüt olmadığı gibi, sendika dernek vs. gibi meslek örgütü de yok. İşçi sınıfı da isyandaydı. Örgütsüz ve kendiliğinden olsa da…

İşçilerin Sesi Gazetesi Temmuz 2013 (yeni seri) sayı 16’dan alınmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Gezi İsyanı /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.