polis üniversite

Polis Üniversite’de ne yapacak?

Sol Defter - 14 Ağustos 2013 - İşçi Gündemi

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Polis Üniversite’de Ne yapacak? Güvenlik Konseptinin Eleştirisi

Ahmet Gire[i], Eylem Akçay[ii], Umut Kocagöz[iii]

Üniversitenin “güvenlik” ve “asayiş” işlerinin Emniyet teşkilatına bağlı birimler tarafından sağlanacağına dair başbakan Erdoğan’ın yaptığı açıklamalardan sonra üniversitelerde Gezi direnişinin havasını arkasına alarak düzenlenen forumlarda ve meclis girişimlerinde bu meseleye dair çeşitli tartışmalar başladı. Bülent Arınç’ın Eylül’de “Gezi olaylarının artacağına ilişkin istihbarat aldık” şeklindeki son açıklaması da, özellikle üniversiteleri hedef alıyor. İktidar cephesinin bu süreçte attığı adımlar, hangi biçimde olursa olsun (ister yasa değişikliği, ister rektörlerin fiilen polisi üniversiteye çağırması, isterse de üniversite içinde, iktidarın “istemediği” tarzda yaşanan olayların ya da yaşam biçimlerinin doğrudan polise servis edilmesi) polisin üniversiteye girişinin üniversiter hayatın “olağan” halini fiilen kısıtlayacağını, üniversitelerde polis şiddetini her an çağırabilecek nitelikte bir olağanüstü halin ve denetim rejiminin kurulacağını gösteriyor. Bu adımların üniversite içinde tepkiyle karşılanacağı şimdiden oldukça belli.

Üniversitede polis teşkilatının istenmemesinin sayısız nedeni var. Burada, polisin üniversitedeki varlığının sonuçlarına ve bu hamlenin nasıl mümkün olduğuna dair bazı noktalara değinerek meseleyi politik bir bağlama taşımak, olası alternatif politik zeminleri tartışmaya açmak niyetindeyiz.

 

Ülke çapındaki Gezi direnişine yapılan müdahaleler emniyet teşkilatının hükümet tarafından nasıl bir baskı ve şiddet aracı olarak kullanıldığını ve devletin ‘güvenlik’ anlayışını eskisinden daha geniş bir nüfusun gözünde teşhir etti. Polislerin eylemcileri hedef alarak öldürme, göz kayıplarına ve ağır fiziksel travmalara maruz bırakma sonuçlarına varan saldırılarına rağmen polisler ve yetkililer hakkında hiçbir ciddi yargılama ve kovuşturma yapılmaması, olayların çıkışında rol oynayan adaletsizliğe tepki duygusunu pekiştirdi. Üniversite mensupları açısından da böylesi bir adaletsizlik zemini üzerine kurulan, denetlenemez, hesap sorulamaz ve gücünü teşhir olmuş devlet ve hükümetten alan polis teşkilatının üniversite yaşamına dahil olmasını kabullenmek mümkün değil.

Bugün üniversitelerde polisin varlığı dolayısıyla yaşanan rahatsızlık, 12 Eylül darbesi sonrası asker varlığı dolayısıyla yaşanan rahatsızlıktan farklı değil. Üniversitede “asayişi” sağlamak üzere kolluk kuvvetlerinin kullanılmasıyla ortaya çıkan tek sorun muhalefeti imkansızlaştırmak için baskı ve şiddetin kullanılmasıyla sınırlı değildir. Böylesi bir uygulama, hükümetin ve baskıcı devlet mekanizmalarının, işgüzar rektörlerin polisi kampüse davet etmesine muhtaç olmadan, yeni tabirle ‘paydaş’ olarak üniversite yaşamına dahil olmasını ve müdahale etmesini sağlayacaktır. YÖK kurulduğundan beri üniversitede söz, yetki, karar ve denetleme hakları için mücadele eden tüm üniversite mensupları açısından ise; sivil denetimden azade olduğu halde her müdahalesi hukuki bir nitelik taşıyan bu tepeden inme, üniversiter organlara değil iç işleri bakanlığına ve hükümete bağlı, üniversitenin iç işleyişinin, geleneğinin ve yerleşik kültürünün tümüyle dışında olan, varlığıyla özerkliği bir çırpıda bağlam dışı bırakan silahlı gücün üniversitenin ‘güvenliğinden’ sorumlu olması katlanılmaz olacaktır. Bu silahlı güç bugün tam da üniversitedeki bu özgürleşme arzusunun ve onun Gezi direnişinin havasıyla birleşmesi ihtimalinin karşısındadır. Dolayısıyla üniversitede polisin varlığı, tıpkı askerin varlığı gibi, siyasi bir durumdur.

Üniversitenin bir tehdit olarak görüldüğü bir devlet yapılanmasında polisin üniversite ile toplum arasındaki ilişkide siyasi bir taraf olarak müdahil olmasını mümkün kılan olgu, yine üniversitede “güvenlik” konusunun, devlet katındaki “asayiş” anlayışıyla ele alınması olmaktadır. Geçerken belirtelim, bu durum üniversitelere özgü değildir, statlar için de geçerlidir. Neoliberal politikalar sonucunda bütçe ve kadroları sıkışan üniversitelerdeki mevcut “asayiş” hizmeti, YÖK’ün tavsiyesiyle büyük oranda özel hizmet alımı vasıtasıyla, yani Özel Güvenlik Birimi ile karşılanmaktadır. Erdoğan’ın üniversitede asayişi polis ile sağlama arzusu ise, güvenlik ihtiyacının hizmet alımı yerine emniyet teşkilatı tarafından karşılanmasını öngörüyor. Aslında bu öneri, polisten farklı olarak özel veya kadrolu güvenliğin resmi olarak okul yönetimine bağlı olmasının dışında “asayiş” algısını hiç değiştirmiyor. Mevcut özel güvenlik uygulamaları her ne kadar bazı üniversitelerde, özelikle Kürt öğrenci nüfusunun bulunduğu bölgelerde polise taş çıkartacak şiddet denemelerinde bulunsalar da hükümet tarafından “yetersiz” görülüyor ve zaten taşeron, güvencesiz bir çalışma tarzı olduğundan kolaylıkla gözden çıkartılabiliyor. Asıl sorun elbette ki hükümetin denetiminden de azade olmalarıdır. Okul yönetimleri ise polis eskilerinden oluşan denetlenmesi zor bir-iki yıllık güvenlik şirketlerinin sorumluluğunu üstlenmekten kaçınarak şiddetin asıl hükümdarı olan devletin bu işi üstlenmesine hiç soğuk bakmıyorlar.

Üniversitelerde polis varlığına yönelik muhalefet henüz “asayiş” anlayışının yarattığı sığlığa karşı koyabilecek bir politika üretebilmiş değil. Ajitatif ve propagandif itiraz, siyasi bir güç olarak üniversiteye giren polise hayır derken, mevcut özel veya kadrolu güvenlik görevlileri uygulamasını savunuyor gibi görünmek de istemiyor. Ancak toplumu ve üniversite mensuplarını üniversitede “güvenlik” ihtiyacının polis ve güvenlik görevlileri eliyle sağlanması gerekmediğine ikna etmek, devletin toplumsal muhalefete karşı bu kadar provokatif yaklaştığı bir dönemde çok daha zor. Muhalif dil, polisi ve yeri geldiğinde özel güvenliği teşhir ederken, “polissiz üniversite”deki güvenlik ihtiyacının nasıl karşılanması gerektiği konusunda da bir öneri oluşturmaya zorlanıyor: kolluk kuvvetleri yoksa asayiş nasıl sağlanacak? Bu ihtiyaca dair bir öneri oluşturmak için, mevcut güvenlik anlayışının eleştirisini yapmak gerekiyor.

Üniversitede Güvenlik Güçleri

Bugün lokal veya kamusal herhangi bir alandaki güvenlik ihtiyacından bahsederken, güncel yönetim mantığının güvenlik anlayışından ve neredeyse bir doğa felaketi olarak algılanan “terör” paranoyasından bağımsız düşünmek mümkün değil. Uzun süredir insanlar kendi eylemlerinden daha çok polisin pro-aktif müdahalesiyle halihazırda “suçlu” kılınıyorlar. “İç tehdit” ve “dış mihrak” deyimlerinin işaret ettiği (milli) güvenlik anlayışı ile insanları insanlardan korumayı tek hedef olarak belirleyen neoliberal güvenlik ideolojisi bir araya geldiğinde, Türkiye’de polisin her cop darbesinin birilerini suçlu kıldığını söylemek mümkün. Bu müdahale, iktidarın yönetme gücünü ifade eden ve sürdüren, bu anlamıyla da “siyasi” bir müdahaledir. Polisin asayiş hizmeti sağlama işlevi ile bu “siyasi” müdahalesi arasında temelde bir fark yoktur, modern polisin siyasi işlevi ile asayiş hizmetini birbirinden ayırmak zordur. Asayiş işlevi ‘sivil’ bir organa bir türlü devredilemez. Örneğin, güvenlik görevlileri veya polis açısından yasaklanmış olmasına rağmen üniversite içinde içki içenlerin olması bir asayiş konusu mudur, yoksa yukarıda söylediğimiz anlamda “siyasi” bir konu mudur? Bu soruya cevap vermek yerine, öğrenci gruplarının sık sık başvurduğu bir teşhir ifadesini hatırlamak gerek: polis ve ÖGB, üniversiteyi üniversite mensuplarından korumaktadır.

Bu noktadan bakıldığında, üniversitelerde, statlarda ve diğer toplumsal alanlarda sunulan güvenlik hizmetinin, (cop yemek ve suçlu kılınmak bir hizmetten sayılamayacağına göre) aslında toplumsal bir işlevinin olmadığı, tümüyle siyasal bir işlevi olduğu düşünülebilir. Oysa gerçekte bu alanlarda bir güvenlik ve asayiş ihtiyacı vardır: asayiş kelimesinin kökeninde olduğu gibi, insanların huzura ve risklere karşı güvenli bir çevreye ihtiyacı vardır. Yaşadığımız ortamların deprem, yangın gibi sağlığımızı tehdit eden risklerden olabildiğince uzak tutulması kadar, bir başkasının kafamıza içki şişesini indirmesine karşı da korunma ihtiyacı hissederiz. Güvenlik güçlerinin siyasi müdahaleleri aslında bu ihtiyacı karşılamakta, ya da bu ihtiyacın yerleşeceği yeri işgal etmektedir. Bu ihtiyacı görmezden gelerek üniversiteden polisi uzak tutmak da, ÖGB baskısından azade kılmak da zor olacaktır.

Asıl zorluk, bu ihtiyacın baştan itibaren “siyasi” olduğunu görememekten kaynaklanıyor. Halbuki bu ihtiyaç yine ve güvenlik güçlerinin yokluğunda dahi siyasi bir çözümü gerektirmektedir. Mevcut “çözüm”, güvenlik ihtiyacına merkezi bir güçle, yani iktidar konumunu temsil eden güvenlik güçleri ile “müdahale etmeye” dayanıyor. Böylece toplumsal güvenlik ihtiyacı, mevcut iktidar konumunun güçlenmesi ve sürdürülmesi için deyim yerindeyse “sömürülüyor”. Bu siyasetin karşısına çıkarılacak “siyaset” elbette ki söz, yetki, karar ve denetleme hakkı talebinin, güvenlik ihtiyacına doğru genişletilmesi olacaktır. Burada “katılımcı güvenlik” adını vereceğimiz anlayış, güvenlik ihtiyacının iktidar konumu lehine siyaseten merkezileştirilmesini engellemeye ve bu ihtiyacın alanın özörgütlenmesi tarafından çözülmesine niyetlenir.

Katılımcı Güvenlik

Katılımcı güvenlik anlayışı, üniversiteyi ve üniversite mensuplarını düşman saldırısına karşı korumayı değil, üniversiter alanda ve üniversite mensupları arasında sağlık ve huzur çerçevesinde ilişkiler kurulabilmesini hedefler. Böylesi bir anlayış, üniversite ile toplum arasındaki ilişkiyi ve üniversitenin iç örgütlenmesini sorunsallaştırmayı gerektirecektir. Katılımcı güvenlik anlayışı mevcut güvenlik anlayışı içinde alternatif bir proje olarak anlaşılmamalı; örneğin güvenlik işlerini yürütecek alternatif bir birimden bahsetmiyoruz. Aksine, güvenlik meselesini, katılımcı bir anlayışla üniversitenin temel meselelerinden biri olarak siyasallaştırmayı, bir özyönetim ve denetim problemi olarak tartışmayı istiyoruz. Üniversitedeki güvenlik meselesi ancak böylesi bir anlayışla yönetsel merkez ve yönetilenler arasında bir düzenleme ve yönlendirme olarak değil, üniversite mensupları arasındaki gerçek bir ilişki olarak tariflenebilir.

Bu anlayış geleceğe ertelenmiş bir ütopya olarak da ele alınmamalı. Bugün üniversitede güvenlik meselesi ekseninde somut katılımcı talepler ve bir üniversite politikası geliştirilmelidir. İlkin, üniversitedeki mevcut güvenlik mekanizmasının katılımcı bir tarzda yeniden düzenlenmesi gerekir. Üniversiter alandaki ilişkileri iktidar konumuna göre düzenleyen mevcut güvenlik yapısına karşı; güvenlik meselesinin üniversite mensuplarınca düzenlenmesi ve denetlenmesini talep etmek, güvenliği doğrudan üniversite mensuplarının söz, yetki, karar ve denetleme hakları dahilinde bir konu olarak düşünmek elzemdir. Ayrıntıları bir yana bırakılırsa hem güvenliğe dair düzenlemenin hazırlanması hem de yürütülmesinde üniversite mensuplarının katılımı esas olmalıdır.

İkinci olarak, güvenlik düzenlemesinin siyasi gücünü ve meşruiyetini gerçek ilişkilerden alacağı bir toplumsallık/kamusallık düşünmek zorundayız. Mevcut haliyle öğrenci, akademisyen ve çalışanları denetlemek ve baskı altında tutmak üzerine kurulu militarist güvenlik paradigmasının yerini, üniversite alanında kamusal olarak örgütlenen sivil ilişkiler almalıdır. Güvenliğin konusu yine üniversite hayatıdır, ancak sivil ve katılımcı “üniformasız” güvenlik, toplumsal hayatın dönmesi için gereken düzenlemeleri “herkes için” ve herkesin katılımıyla düzenlenen bir faaliyet olarak tasarlar. Burada işaret ettiğimiz kamusallık, üniversitede inşa edilecek bir özyönetim örgütlenmesi ile karşılanabilir.

Üçüncü olarak, üniversitede güvenlik etkinliklerinin işlevi yasalara uyulmasını sağlamak olmayacaktır. Üniversiteler insan hayatındaki geçici bir uğrak değil, insanların yaşamı kendilerince yeniden ürettikleri mekanlar ve ilişkiler ağıdır. Güvenlik, bu bağlamda, bir hizmet olarak anlaşılmalı; ve bu hizmet de kamusal yaşamın varlığını korumak ve güçlendirmek üzerine kurulmalıdır. Üniversitenin, ve genel olarak toplumun, kendi iç dinamikleri veya başka toplumsal olaylar dolayımıyla karşılaşacakları bazı güvenlik meseleleri olabilir: deprem ve yangın gibi afetler, cinsel taciz, şiddet gibi meseleler bunlardan bazılarıdır. Bu meseleler, yasal düzenlemelerin çeşitli çözümlerinin yanında, gündelik yaşam pratiğinin ve kamusal ilişkilerin içinde deneyimlendiğinden, alınacak tedbirlerin ve çözüm süreçlerinin kendisi belirli toplumsal ilişkiler tarafından düzenlenmelidir.

Bu toplumsal düzenleme, yukarıda eleştirisini sunmaya çalıştığımız güvenlik mantığının dışında, güvenlik meselesinin sivil ilişkiler bağlamında “anlaşılması” ve çözülebilmesi için, “katılımcı güvenlik” zihniyeti diye ifade ettiğimiz bir mantıkla tekrar düşünülmek durumundadır. Burada, katılımcı güvenlik anlayışı ile kastettiğimiz şey, üniversitenin özörgütlenme pratiğinin, üniversite hayatının bütününe yayılacak bir şekilde, salt bir “propaganda faaliyeti” yürüten bir “özörgüt” görünümünün yerine, gerçek ilişkileri düzenleyen ve gerçek ilişkilerden gücünü alan bir örgütlenme pratiğinin kurulmasını gerektiriyor. Bu açıdan, üniversitelerde çeşitli afet karşıtı çalışmalar yapan topluluklar-kulüpler, sağlık problemine karşı sivil desteği pekiştirecek inisiyatifler, üniversitenin kendi güvenlik anlayışını oluşturmada işlevsel olacaktır.

Üniversitenin cinsel taciz ve şiddet gibi meselelerde, katılımcı ve kapsayıcı etik komisyonlar kurmak, bunların denetimlerini sağlamak, ve üniversite içindeki etkinliklerini arttırmak çok önemli. Üniversitenin şirketlerin kendi reklamları ve etkinliklerini yaptıkları mekanlardan çıkarak, üniversiter hayatın bütününü kaplayan bir yaşam deneyimi olarak düşünülmesi ve kurulmasıyla, ancak bu şekilde özgür-kamusal bir üniversite tahayyülünü güçlendirebiliriz. Etik, mali konular, mobing ve benzeri konularda çalışan katılımcı kurulların varlığı, yürürlükte olan tanımları, sınırları ve yaptırımları belirsiz ve sürekli üniversite mensuplarının aleyhine işleyen disiplin yönetmeliklerinin de işlevsizleşmesini sağlayacaktır.

Son olarak, üniversitenin mevcut güvenlik anlayışını bir yandan “sivil” etkinliklerimizle değiştirirken, bir yandan da güvenlik hizmetinin yönetim sürecine katılım ve denetleme hakkını talep etmek durumundayız. Bu katılım, bir yandan üniversitenin özörgütlenme pratiğini güçlendirme ve mevcut güvenlik konseptini değiştirme imkanı verecek, bir yandan da denetleme mekanizmasıyla sivil pratikleri güçlendirme ve özörgütlenmenin güvenlik ihtiyacını karşılayacak yeni formlar geliştirme şansı bulacağız.


[i] YTÜ Siyaset Bilimi Yüksek Lisans Öğrencisi

[ii] Boğaziçi Sosyoloji Yüksek Lisans Öğrencisi

[iii] Bilgi Felsefe ve Toplumsal Düşünce Yüksek Lisans Öğrencisi

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Polis şiddeti / üniversite /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.