g_image

Zafer Yörük: “Barikatlar Sokakları Tıkıyor, Ama Perspektifleri Açıyor!”

Sarphan Uzunoğlu - 9 Eylül 2013 - Güncel Politika

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

İzmir Ekonomi Üniversitesi’nden Zafer Yörük’le Ortadoğu’yu, Kürtler’i ve yeni düzeni Mesele’nin Ağustos sayısı için konuştuk.

Röportaj: Sarphan Uzunoğlu

Öncelikle sizin Ortadoğu fotoğrafınız nasıl? Belirli ittifaklar, görünür birliktelikler size göre hangi ortaklaşmalara dayanıyor?

Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesi süreci, 1990’da ABD’nin ilk Irak operasyonundan beri devam ediyor. Sovyet kampının yıkılışına paralel olarak kurulmaya çalışılan tek kutuplu bir Yeni Dünya Düzeni’nin gereği olarak başlayan bir proje, çeşitli dönüm noktalarında sürekli tadilat yaşayarak hayata geçirilmeye devam ediliyor.

Burada üzerinde herkesin anlaştığı nokta, 20. yüzyıl başında Sykes-Picot antlaşması çerçevesinde oluşmuş/çizilmiş Ortadoğu içi ‘ulus-devlet’ sınırlarının artık iflas etmiş olduğudur. Öte yandan, 20. yüzyılın ortalarına doğru Soğuk Savaş koşulları içinde şekillenmiş rejimler de miadını doldurmuş bulunmaktadır.

‘Büyük Birader’ ABD, kuşkusuz bu meselenin en önemli müdahilidir. Dünya hegemonyasını korumak, Ortadoğu’daki petrol kaynakları üzerindeki kontrolü sürdürmek ve en azından 21. yüzyıl boyunca süreceği öngörülen Asya’dan Batı’ya enerji akışının kontrolünü elinde bulundurmak gibi çok temel ekonomik ve jeopolitik hedefleri olduğu ortadadır. Bu hedeflerin gereği olarak belli siyasal/stratejik ittifaklar ve dönüşümler de kuşkusuz ABD tarafından öngörülmekte ve desteklenmektedir.

1990 savaşından itibaren bölgedeki ‘Baas tarzı’ (Nasırcı, Arap milliyetçisi, Arap sosyalisti, hatta Kemalist gibi çeşitli isimler altında var olan bürokratik/sosyalizan ve çoğunlukla ‘Hür Dünya’dan çok Sovyet Bloku’na yakınlık eğilimi göstermiş) rejimler ‘topal ördek’ olarak hayatlarını idame ettirmekteydiler. Ama bu anakronik rejimlerin başlıca alternatifi, ABD sponsorluğunda Ortadoğu ve Asya’da özellikle Soğuk Savaş’ın son dönemi boyunca şişirilmiş olan siyasal/fanatik İslamcılık akımıydı.

11 Eylül, bu akımı dünya çapında budama hedefi doğrultusunda önemli bir dönüm noktası oldu. Afganistan’daki bağnaz Taliban rejimini yıkan 2001 savaşından itibaren, siyasal İslamcılık akımı da global ölçekte ‘topal ördek’ olarak hayatını idame ettirmektedir.

Yaklaşık aynı sırada Türkiye’de AKP’nin ‘Milli Görüş’ geleneğinden kendini arındırmış ve Erbakan’ın ‘Adil Düzeni’ yerine, dünya kapitalist sistemine tam entegrasyonu hedefleyen neo-liberal ekonomik vizyonu benimsemiş bir ‘ılımlı İslamcı’ proje olarak ortaya çıkışı, en masum tabirle anlamlı bir rastlantıdır.

2002 Irak işgaliyle Baas tarzı rejimlere kesilmiş ölüm fermanlarının uygulanma süreci de başlamış oldu. Ama Bush önderliğindeki neo-conların askeri müdahale, işgal, katliam ve zor yoluyla uygulamaya koyduğu bu projenin, kendi karşıtı olarak fanatik İslamcı bir direniş hattının bir kez daha yaygınlaşması ve kemikleşmesi sonucunu içermesi kaçınılmazdı.

İşte, Obama önderliğindeki Demokratlar’ın 2008’den itibaren uygulamaya koyduğu strateji bu koşullar üzerinde şekillendi: Bush döneminin yaralarını sarmak ve meyvelerini devşirmek amacıyla askeri dış müdahale opsiyonunu dışlayarak, kendine Ortadoğu içi dinamiklerden üremiş güçlü müttefikler bulmak ve desteklemek daha kalıcı ve istikrarlı sonuçlar doğurabilirdi.

Anlaşılan o ki üzerine yatırım yapılmış en önemli aktör, AKP yönetimiydi. Gerek bürokratik/otoriter rejimlerin gerekse bunların kadim muhalifi fanatik İslamcılığın alternatifi olarak ‘Türkiye modeli’, Obama’nın iktidara gelişinden itibaren Ortadoğu’da konuşulmaya başlandı.

Bu tahlile bu rotada devam etmek, Ortadoğu’daki -hatta dünyadaki- bütün gelişmeleri bir ABD komplosundan ibaret görme tehlikesi taşıyor. Marx için parlamenter sistem son tahlilde ‘burjuvazinin ahırı’ysa, günümüzde özellikle Ortadoğu’daki siyasal rejimlerin ve yapıların toplamını ‘ABD’nin ahırı’ olarak görmek bir ölçüde meşrudur. Ama kısmen meşrudur, çünkü Marx’a göre, siyasetin dinamikleri ve aktörleri bu ahırdaki atların toplamından ibaret değildir.

Siyaset, malzemesinin insan oluşu gereği her zaman bir kısım iktidar sahibi öznelerce kotarılan, planlanan ‘komplo’ ya da toplum mühendisliği girişimlerinin dışına taşma eğilimi gösterecektir ki özgürlüğün ya da siyasal öznenin yeri işte tam da burasıdır.

Bu nedenle, ulusal ya da uluslararası siyaseti belli bir merkezin komplosu olarak okumak kolaycılıktır: Sürekli değişen güç ve iktidar dengeleri içinde birçok öznenin karşılıklı ilişkileriyle siyasal sürecin sürekli biçimleniş ve yeniden biçimleniş dinamiklerini bütünüyle dışlaması nedeniyle kolaycılıktır.

Dolayısıyla ABD’yi şimdilik paranteze alıp diğer aktörleri gözden geçirmeye başlamanın zamanıdır. Yukarıda yeri geldiğinde kısaca değindiğimiz Türkiye’yle devam edelim.

Başbakan Erdoğan’ın 2009 Davos forumundaki ‘one minute’ performansı ve bir yıl sonra gerçekleşen Mavi Marmara vakası, Türkiye’nin Ortadoğu’da önemli aktörlerden biri durumuna gelişini tescilleyen gelişmelerdir. Filistin sorununa yönelik bu gösterişli müdahalelerin yanında İsrail-Suriye anlaşmazlıklarında arabulucu rolünü üstlenme gibi olgular, Erdoğan’ın bölgedeki popülaritesini ve Türk dış politikasının prestijini yükseltiyordu.

Bu durum, aynı zamanda Davutoğlu’nun ‘stratejik derinlik’ adını koyduğu yeni-Osmanlıcı perspektifin de bir gereğiydi. Ortadoğu toplumları ve ABD yönetimi tarafından beğenilirken, özellikle Avrupalı gözlemciler arasından bir ‘eksen kayması’ eleştirisini de beraberinde getiriyordu. Türkiye’nin Ortadoğu’ya yaklaştığı ölçüde, Avrupa Birliği normları çerçevesinde demokratikleşme ekseninden hissedilir bir sapmasıydı söz konusu olan.

Nitekim, Başbakan’ın söylemi ve hükumetin icraatları anlamında otokratikleşme, otoriterleşme ve İslamcılaşma her geçen gün daha görünür duruma geliyordu. (Gezi protestoları, başka faktörler yanında bu eksen kaymasına tepki olarak da okunmalıdır.)

2011 Tunus ve Mısır devrimleri ile Ortadoğu’nun her ülkesini sarsan Arap Baharı, AKP önderliğinde oluşmuş ‘Türkiye modeli’nin bölge ülkelerine ihraç edilme ihtimalini güçlendirdi. Kuzey Afrika boyunca AKP benzeri partiler güç kazanıyor, öte yandan özellikle Mısır ve Suriye’de köklü ve güçlü bir muhalif gelenek olan Müslüman Kardeşler (İhvan) hareketiyle AKP belirgin biçimde yakınlaşıyordu.

İran-Suriye-Lübnan arasındaki Şii-Nusayri/Alevi hattını, Türkiye ile Körfez arasında geniş bir Sünni egemenlik alanı yaratarak koparmak, belli ki başlangıçta Suriye iç savaşının evriminden ABD, Türkiye ve Katar yönetimlerinin ortak beklentisiydi.

Bu alan içinde yer alan özellikle Kürdistan, Suriye, Ürdün vb. ülkeleri AKP önderliğinde ılımlı İslamcı ya da ‘Ortadoğu tarzı demokrasi’ modeli temelinde kurmak ya da yeniden-yapılandırmak, gerçekleştirilmesi mümkün bir proje olarak öne çıkmıştı. (Barış Süreci’nin, başka unsurlar yanında bu projenin bir ayağını oluşturduğu öne sürülebilir.)

Bu arada Arap Baharı süreci rayından çıkmaya başlamıştı: Bahreyn ayaklanması, Şii halk ile Sünni devlet çatışmasına dönüşürken, Libya’da biçimlenen aşiret temelli iç savaş modeli, Suriye’ye mezhep temelli bir iç savaş olarak sıçramakta gecikmedi.

İşte bu konjonktürde, bir Sünni Cihad formatı kazanarak fanatizm ve şiddet dozu her geçen gün artan Suriyeli muhalif faaliyetler ile ABD Libya Büyükelçisi’nin İslamcı fanatikler tarafından linç edilmesi birleşince, ABD için ‘ılımlı İslamcılık’ projesinin sınırları görünür hale geliyor ve özellikle Suriye iç savaşında Sünni-İslamcı cepheye aşırı angaje olmuş Türkiye ve AKP için de çanlar çalmaya başlıyordu.

Türkiye’nin Ortadoğu’da hızla tırmanan itibarını aynı ivmeyle yitirmesinin ülke içi dinamiklerle ilgili sebepleri de mevcut. Türkiye nüfusunun önemli bir bileşeni olan Alevilerin, dünyanın tek Alevi/Nusayri devleti olan Suriye’ye karşı başlatılan Sünni Cihad’a tepkisiz kalması beklenemezdi. Bu tepkinin bir ifadesi olarak ana muhalefet partisi CHP’nin, hükümetin devlet güçlerini fiilen angaje ettiği bir uluslararası çatışmaya siyasal teamülleri ihlal etme pahasına başından itibaren karşı çıkışına şahit olduk.

Suriye iç savaşına Türkiye’nin dahlini, anaakım siyasetin üzerinde uzlaştığı bir devlet politikası haline getirmeyi başaramamak, yeni-Osmanlıcı hayalleri de dumura uğratıyordu.

Mısır’da Mursi rejiminin kitle ayaklanmasını izleyen bir askeri darbeyle düşürülmesi, ‘ılımlı İslamcılığın’ -ya da post-Baasçı Ortadoğu devletlerine giydirilmeye çalışılan AKP markalı post-Kemalist ‘Türkiye modeli’nin- önemli bir yara daha alması anlamına geliyor. Öte yandan, darbeden beri yaşananlara bakıldığında Mursi’nin düşüşü, AKP’nin Ortadoğu siyaset sahnesinde yaşadığı düşüşün de önemli bir kilometre taşı olarak tarihe geçeceğe benziyor.

Mısır’da İslamcı akımın önemli bir bileşeni olan Selefi El Nur Partisi darbeye karşı net karşı  çıkış sergilemezken, Katar ve Suudi Arabistan gibi petrol zengini ülkelerin darbeye zımni destek vermesi de söz konusu. Bu noktada Cihatçı Sünni ittifakında önemli bir çatlak ortaya çıkmış oluyor:

Bir yandaki İhvan/AKP cephesi ile öte yandaki Selefi ve Vahhabi cephe arasındaki tarihsel rekabeti, bu bölünme dışa vuruyor. Bu durumu, Vahhabi blokun kendine rakip olma potansiyeli taşırken hızlı bir yükselme eğilimi gösteren İhvan/AKP bloğuna karşı bir ‘balans ayarı’ olarak da okuyabiliriz.

Böylelikle yalnız Mısır gibi kilit bir mevzi, İslamcı akım açısından kaybedilme riskiyle karşı karşıya kalmış olmuyor, aynı zamanda AKP, Suriye iç savaşındaki başlıca müttefiklerini de yitirme riski içine giriyor.

Şimdi, bu fotoğrafı ‘Büyük Birader’i de işin içine katarak toparlayalım. Ortadoğu’ya post-Baasçı süreç için biçilmiş post-Kemalist Türkiye menşeili ‘ılımlı İslamcı’ model, gerek bölge halkları gerekse ABD başta olmak üzere bölge üzerinde etkili büyük güçler açısından cazibesini giderek kaybediyor.

Bunun en temel sebebi, ülke ekonomileri açısından neo-liberal yeniden yapılandırma politikalarına ne kadar bağlı olursa olsun, bu akımın özellikle ABD-karşıtı fanatik İslamcı eğilimlerle arasındaki mesafenin muğlaklığıdır.

Bu muğlaklık ya da ortak referans ufukları anlamında yakınlık, istikrarsız koşullarda -örneğin Libya’da ve Suriye’de- özellikle belirgindir ve ABD varlığı için tehlikeli hale gelme eğilimi taşımaktadır. İkinci temel sebep ise, başlangıçta hesaplama dışı bırakılan bir mesele -Türkiye, Arap yarımadası ve Kuzey Afrika bütününde, kentli/laik kimliğin yalnızca ancien régime elitleriyle sınırlı olmadığı, toplum içinde yaygın ve geniş bir karşılığı olduğu gerçeği- göz ardı edilerek kalıcı ve istikrarlı siyasal yapılar oluşturmanın imkânsızlığı anlaşılmış bulunmaktadır.

Günümüzün Tahrir’i de Taksim’i de ve Tunus’u da, İhvan ve AKP’nin iddiaları gibi düşmüş elitlerin komplosu olarak değil de bu gerçeğin dışa vurumları olarak okunduğunda anlam kazanabilir. Bu koşulların toplamının oluşturduğu zemin, ABD’nin elindeki yıpranmış atları gözden çıkarmasının ve yenilerini bulmak üzere ‘ahırında’ bir arayışa girmesinin yakın vadede hiç de şaşırtıcı olmayacağını gösteriyor.

Mısır’da olanlara Türkiye’nin büyük ilgisi var. Sefer Selvi Evrensel’de güzel bir karikatürle olayı anlatmıştı. Sivillerin Mursi’ye devirmesine, ordunun darbeyle el koyduğu üzerine. Siz resmi böyle mi görüyorsunuz?

Mısır’da yaşananlar, bir yanıyla bizim burada 3 Kasım 1996 ile 1997 Şubat sonu arasında yaşadıklarımıza benziyor. Susurluk Kazası sonucu başlayan ‘sürekli aydınlık için bir dakika karanlık’ kampanyasından söz ediyorum.

Türkiye geneline tencere tava çalarak ve ışık yakıp söndürerek yayılan bu kampanyanın ortaya çıkıştaki talebi, devlet-mafya ilişkilerinin açığa çıkarılarak yargı yoluyla temizlenmesiydi. Ama protestolar büyüdükçe önce iktidardaki İslamcı Refah Partisi kurmaylarının, bu hareketi kendi iktidarlarına karşı ‘laikçi’ elitlerin bir komplosu olarak yorumlamalarına tanık olduk.

Sonrasındaysa bu yorum giderek toplum tarafından genel kabul görür hale geldi ve protestolar hızla laikçi elitlerin ve ordunun hegemonyası altına girdi. 28 Şubat darbesi, kendisine ait olmayan bir toplumsal rüzgârı arkasına alarak kendi taleplerine havale etmeyi başardı. (Başlangıçtaki temizlik talebiyse halen yerine getirilmiş değil.) Öyle görünüyor ki devrim hırsızlığı, bütün darbecilerin paylaştığı bir ‘meziyet’.

Öte yandan, Türkiye’de ordunun görece özerk bir siyasal aktör olarak 1997’deki gücü ile Mısır ordusunun bugünkü konumu birbirine benziyor. Ama Türkiye’deki siyasal güçler mevzilenmesinde, bugün ordunun artık bu yere sahip olmaması yanında, bir ancien régime ideolojisi olarak Kemalizm’in de (esas olarak bünyesine laiklik kadar içkin otoriter ve milliyetçi hamuru nedeniyle) anakronizm ve arkaizmle malûl olduğunu, protestocu yığınlar üzerinde hegemonya oluşturmaya müsait olmadığını gözlemliyoruz. O yüzden, Türkiye-Mısır ya da Tahrir-Taksim analojilerinin somut sınırları mevcut.

Cumhuriyet mitingleri ile anti-Mursi protestoları benzeştirmek zorlama olacaktır.

 Mısır’da darbe öncesi sokağa çıkanlarla Cumhuriyet mitingleri döneminde sokağa çıkanlar arasında fark var mı? Cumhuriyet mitingine çıkan fikriyatla mı yoksa Gezi fikriyatıyla mı daha yakın olduklarını söyleyebiliriz?

Cumhuriyet mitingleri, otoriter ve oldukça İslamofobik bir laicism yanında üniter devletçi ve militarist bir milliyetçi ideolojinin hegemonyası altında gerçekleşti. Kuşkusuz katılan insanların tamamı bu koyulukta ‘Atatürkçü’ değildi ama harekete bariz biçimde damgasını vuran söylem böyleydi.

Mısır’da darbe öncesi sokağa çıkan insanların çoğunluğuysa, Mübarek rejimine karşı 2011 yılı Ocak ve Şubat aylarında Tahrir meydanını doldurmuş olan kitleler. Devrimden sonra İhvan rejiminin oligarşik heveslerine karşı birleşerek NSF (Ulusal Kurtuluş Cephesi) adıyla yeniden örgütlendiler. NSF’nin bugünkü koordinatörü olan Baradey’in aynı önder rolü Mübarek rejimi karşıtı protestolarda da yürüttüğünü biliyoruz.

Bugün NSF içinde feloul (Mübarek rejimi üyeleri) unsurlarının da bulunduğu biliniyor. Ama bu unsurların hedefleri ve talepleri ile çoğunluğun hedef ve taleplerinin örtüşmediği ortada. Bir sosyalist militan olan Akram İsmail’in belirttiği gibi, bugün Mısır feloul ile devrim arasındaki mücadeleyi aşmış durumda: “Şimdi savaş, baskıcı bir İslamcı rejim ile yükselen demokratik güçler arasında gerçekleşmektedir” (Egypt Independent, 29 Kasım 2012).

Bu yüzden, Cumhuriyet mitingleri ile anti-Mursi protestoları benzeştirmek zorlama olacaktır. Öte yandan Tahrir kitlesi, daha çok Gezi protestocularının siyasal ve ideolojik profilini paylaşıyor.

Türkiye genelinde Gezi protestoları  içinde, Cumhuriyet mitinglerinin siyasal ve ideolojik kalıntıları  da kuşkusuz yer aldı ama sokaklarda ve meydanlarda özgürlüğü  arayan post-Kemalist Türkiye’nin bu unsurların hegemonyası  altına girmesinin, otoriter İslamcı elitlerin kendi taraftarlarını koruma amacıyla dolaşımda tuttuğu paranoyak bir kâbus senaryosu olma ötesinde bir anlamı olmadığı görülüyor.

AKP’nin artık kendini toparlayabileceğini sanmıyorum

AKP’nin bir tarafında Suriye diğer tarafında Kürt sorunu var. Mısır’a da müdahiller. Bunca cephede iletişimsel olarak mücadele etmek sizce mümkün mü? Bu mücadelenin sonu AKP’nin avantajına olabilir mi?

AKP’nin Suriye ve Mısır’daki konumu İhvan akımıyla uluslararası bir ittifaka dayanıyor. Yukarıda, bu ittifakın bir bütün olarak Ortadoğu’da karşılaştığı  güçlüklerin AKP’yi de bir düşüş çizgisine getirdiğine değindim.

Öte yandan Kürt sorununun, Kürdistan coğrafyası parçalarının fiilen birleşme eğilimlerindeki artışa paralel olarak başlangıçta öngörüldüğü üzere birtakım kolay hamlelerle çözülemeyeceği her geçen gün daha anlaşılır hale geliyor. Dışarıda Mısır ve Suriye’nin gidişatı ve içeride Gezi protestoları sonrası Ortadoğu’nun yeni ‘topal ördeği’ niteliği kazanmış olan AKP’nin artık kendini toparlayabileceğini sanmıyorum.

Ama bundan sonra Türkiye’yi yönetmeye aday her siyasal yapının Davutoğlu’nun ‘stratejik derinlik’ doktrinini, yeni-Osmanlıcı hayallerle birlikte tarihin tozlu rafına kaldırmakla işlerine başlamaları gerektiği ortada.

Kuşkusuz, burada AKP öncesi milliyetçi dış güçler fobilerine dönmekten de kaçınmak gerekiyor. Türkiye için yeni ve demokratik bir gelecek vizyonunun oluşumu, yeni-Osmanlıcı maceracılık kadar “üç tarafı denizler dört tarafı düşmanlarla çevrili ülkem” cümlesiyle özetlenebilecek paranoyak içine kapanma doktrinlerini de ayrıntısıyla masaya yatırarak toplum olarak aşmış olmayı gerektiriyor.

Kürt sorununun kazanma eğilimi gösterdiği boyutlara değindiniz. Bunu biraz açmak mümkün mü? Yani, Ortadoğu’daki siyasal dengelerin geleceği açısından bölgedeki Kürt siyasal hareketlerinin önemi ve muhtemel rolleri hakkında neler söylenebilir?

Ortadoğu’da rejimler yeniden biçimlenirken siyasal/coğrafi sınırların da yeniden çizilmek zorunda olduğu açıktır. İşte Kürt sorunu, rejim değişiklikleriyle olduğu kadar bu ikinci boyutla ilgili bir sorundur; İran, Irak, Suriye ve Türkiye’yi yakından ilgilendiren bir sorundur.

PYD önderliğinde atılan adımlar, Suriye iç savaşından kazançlı çıkması muhtemel tek toplumsal kesimin Suriye Kürtleri olacağını göstermektedir. Daha geniş  bakıldığında, Kürt siyasal oluşumlarının Ortadoğu siyasetinin geleceğinde temel aktörler arasında yerlerini aldığını görüyoruz. Bu gerçeği göz ardı ederek yapılacak siyasal hesaplar artık Bağdat’tan değil ama Erbil’den, Rojava’dan ve Amed’den dönmek durumunda kalacaktır.

Yakın zamana kadar Kuzey Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi Türkiye için başlıca düşmanca ilgi odağı oldu. Son bir yıldır bu düşmanca ilginin -aynı aşırı dozlara ulaşmamış olsa da- Kuzey Suriye’de PYD önderliğindeki Kürt özerkleşmesine yöneldiğini görüyoruz.

Bu güncel tepkiler bir yana, yakın dönemde ABD’nin Irak Savaşı, Suriye iç savaşı ve Türkiye’de Kürt savaşı ve ardından başlayan barış süreci olgularının toplam sonucu, bir Kürdistan haritasının artık görmezden gelinemeyecek biçimde belirginleşmeye başladığı yönündedir.

Haritanın tamamlanması için İran rejiminin istikrarsızlaşmasını beklemek gerekiyor ama bu aşamada,  Hasip Kaplan’ın deyişiyle “üç tarafı Kürtlerle çevrili”  Türkiye’nin geleceği üzerine oluşturulacak siyasal projeksiyonlar, bu gidişatın inkâr ve imhası arzusuna dayalı klasik/fobik perspektifi artık terk etmek durumundadır.

Türkiye’nin yakın ve orta vadeli gelecekteki en önemli üstünlüğü, yürütmekte olduğu barış sürecidir. Ülkesinin Kürt kimliği ve siyasetiyle savaş içinde olmayan bir Türkiye, sınır boylarında ve sınırları dahilinde bu yüzyıllık sorunun çözülmesi yolunda yaşanacak gelişmelere artık bir tehdit olarak değil; hasarsız atlatılması gereken bir tarihsel zorunluluk olmanın da ötesinde kendine yeni fırsatlar sunacak bir tarihsel süreç olarak bakabilme avantajına sahip olacaktır. Barış süreci üzerinde yoğunlaşmak ve basiretle sürdürmek, bu sebeple hayati öneme sahiptir.

 Türk siyasal kimliğini oluşturan önemli katmanlardan biri, Kürt halkı üzerine üretilmiş söylemlerdir

Bu Ortadoğu tablosu dahilinde Gezi protestolarının etkileri de dikkate alındığında, Türkiye’de barış süreci nereye oturuyor ve nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Bugüne kadar, İrlanda, Güney Afrika, vb. örneklerin ışığında, sürecin henüz başında olduğumuzu ve yapılması gereken çok şey bulunduğunu her fırsatta belirtmeye çalıştığımı bilirsiniz. Bunun sebeplerini tekrarlamak yerine Türkiye’nin atması gereken iki temel adımı burada vurgulamak gerekiyor.

Birincisi, sürecin başbakanın şahsına özgü, ya da AKP’ye özgü bu hükümetle ilgili bir mesele olmaktan çıkarak kapsayıcı ve kalıcı bir devlet politikası olarak benimsenmiş olması gerekiyor. Burada sorulması gereken temel soru, görünürdeki anayasa değişikliği önerilerinin ve yasal düzenlemelerin ötesinde, devletin orta ve uzun vadeli stratejik planı anlamına gelen MGK Siyaset Belgesi (Kırmızı Kitap) içeriğinde herhangi bir somut değişiklik yapılıp yapılmadığıdır.

Özetle, Kürt barışı kalıcı ve devamlılığı hakkında güven verici bir devlet politikası olarak sunulamadığı oranda kırılgan, belli bir siyasal yapıya özgü ve dolayısıyla geçici olması da muhtemel bir proje olarak görülmeye devam edecektir.

İkinci mesele, buna bağlı olarak toplumun sürece iknası yönünde atılması gereken adımlardır. Türk siyasal kimliğini oluşturan önemli katmanlardan biri, Kürt halkı üzerine üretilmiş söylemlerdir. Kemalizmin resmi görüşüne göre Kürtlük bir ‘yanlış adlandırma’dan ibarettir.

Bu konumun emplikasyonu, Kürtlerin şuurunu yitirmiş Türkler olmaları nedeniyle gerçek özlerine dönmeleri anlamına gelen Türkleştirme uygulamalarına ve şuurlarını yitirirken aşırı barbarlaştıkları için Cumhuriyetin medenileştirme uygulamalarına ‘geçmişin keyfi idare devirleri’nin kalıntısı tepkilerle direndikleri yönündedir.

Dahası, Kürt halkının ‘Kürt’ olarak her türlü varlık belirtisi Cumhuriyet’in kurucu paranoyası olan ‘Sevres sendromu’nun ya da bölünüp parçalanma korkusunun somut delili olarak algılanmıştır. Bu bakış, kapsamlı bir eleştiriyi ve devlet görüşü olmaktan resmen çıkarıldığının ilanını halen beklemektedir.

1980, 1990 ve 2000’li yılların Kürt savaşı boyunca devletin çeşitli makamları yanında özellikle sağ-sol-laikçi-İslamcı bütün versiyonlarıyla ‘dördüncü kuvvet’ anaakım medya tarafından üretilen ırkçı nefret söylemlerine baktığımızda son kertede bu Kemalist temellere dayandığını görebiliriz.

Başka deyişle, Cumhuriyet sınırlarının ve ideolojisinin gerçek bir tehdit altında olduğu algısı, geçen yüzyılın başlangıcına özgü arkaikleşmiş bir resmi ideoloji fikrini güncelleyerek popülerleştirmiş ve yeni kuşakların milli sağduyusu haline getirmiştir.

Türkiye toplumu devasa bir propaganda aygıtının her milimetre karesini kullanan agresif bir milliyetçilikle yeniden yoğrularak kılcal damarlarına kadar bir kez daha biçimlendirilmiştir. Bu ideolojik biçimlenme, ülkenin her yanından binlerce yoksul ailenin erkek çocuklarını yaşanan otuz yıllık çatışma içinde yitirmesiyle de iyice kemikleşmiştir.

Günümüzde barış sürecine yönelik tepkiler bu ideolojik yoğrulmanın popüler semptomlarıdır. Akil İnsanlar girişimi, bu semptomla baş etmenin -çok etkili olmasa da- yöntemlerinden biri olabilir; geçici yatıştırma yoluyla kriz yönetimini sağlayabilir. Ama sorun derindir ve bu tarihsel/toplumsal patolojinin teşhisi, sorunlaştırılması ve tamiri, uzun yıllara yayılan ve ilk adımı medya dilinin ırkçılık ve ayrımcılıktan arındırılması olacak bir toplumsal terapi sürecini gerektirir.

Barış girişiminin bu yönü son derece zayıftır; bu zayıflığın süreci yürüten Başbakan da dahil hükümet kadrolarının Türk-İslam sentezci ideolojik konumlarıyla yakından ilgisi vardır.

Özetle, şu andaki haliyle barış sürecinin gidişatından kalıcı sonuçlar beklemek, ‘Limasollu Naci’ kasetlerini dinleyerek ya da ‘English Fast’ kurslarına giderek aniden İngilizce konuşmaya başlayacağımıza inanmak kadar beyhudedir.

Böyle bir ‘Limasollu Naci’ etkisi, ilginç bir biçimde Gezi protestoları sırasında yer yer ortaya çıkmıştır. Kısmi de olsa direniş boyunca barikatlarda BDP flamalarının protestocularla omuz omuza duruşu, Lice’de aynı dönem öldürülen Medeni Yıldırım’ın Gezi protestosu kayıpları arasında anılışı, Diren Lice’nin Gezi sloganlarından biri haline gelişi gibi daha önce popüler sağduyu düzeyinde hiç yaşanmamış olaylardır.

Lenin, bir yerde, “Devrimler, yüzyıllık tarihin tortulaşmış sorunlarını hızlandırılmış bir film gibi üstlenir ve çözer,” diyordu. Bu önermeyi Jorge Semprun’un ünlü sloganıyla birleştirerek söyleyeceklerimi tamamlayayım: “Barikatlar Sokakları Tıkıyor Ama Perspektifleri Açıyor.”

MESELE AĞUSTOS 2013

 

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Gezi İsyanı /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.