gezi meclisi

İsyanın Sınıfları…

E.Ahmet Tonak - 12 Eylül 2013 - #direngeziparkı / Teorik Tartışmalar

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

 

E. Ahmet Tonak’ın[1] “İsyanın Sınıfları…” başlıklı makalesi,  NotaBene’den yeni çıkan Gezi Direnişi Üzerine Düşünceler adlı kitaptan alınmıştır.

Gezi Parkı sadece ülke sathında isyanı tetiklemekle kalmadı, aynı zamanda   muazzam bir kavram kargaşasını da tetikledi.  Katılanların kim olduğu sorusuna Erdoğan kendi cevabını verdi; anında hepimiz çapulcu olduk—bir tür lümpen proleter yani!  Gezi artı değer olarak ele alındı, incelendi—hepimiz bir tür üretken proleter olduk!  Solun solundan, solun sağından, liberalinden, ulusalcısından ağız birliği etmişçesine katılanlara orta direk dendi; hepimiz bir anda orta sınıf mensupları olduk.  Orta sınıf diyenlerden bazıları, muhtemelen daha Marksizan bir tınısı olduğu için, bazen küçük burjuva terimini de tercih ettiler.  Orta sınıf’ın başına yeni’yi ekleyenler, “yok canım, bunun neresi ‘yeni’, bildiğimiz orta sınıf” diye karşı çıkanlar da oldu.  “Yeni orta sınıf”çılar arasında bu terimi sadece Anadolu Kaplanları’na mütenasip görenler, sonra isyan başlayınca çark edip görüş değiştirenler, yanar dönerler vs. vs.  Abartmıyorum, bunların hepsi yakıştırıldı isyancılara, cümleten yaşadık, gördük.[2]  Tek tük istisnaları dışarda bırakacak olursak göremediğimiz adlandırma emekçiler, işçiler, yani Marksist jargonla söyleyecek olursak,proleterler idi.

O zaman şu soruya cevap vermek gerekiyor: gerçekten isyancıların çoğunluğu işçi olmadığı için mi bu kavrama itibar edilmemişti, yoksa kavramsal bir sorun mu vardı?   İsyanın başından beri sorunun kavramsal olduğunu her fırsatta söylüyor, yanlış kullanım örnekleri veriyor ve orta sınıf yakıştırmasının siyasi sonuçlarına dikkat çekiyordum. Bu kısa notta Marksist açıdan sınıf kavramının belirleyenlerini, ölçütlerini kısaca tekrar belirttikten sonra, hem işçi sınıfı hem de orta sınıf  ve yukarıda da değindiğim gibi bazen onun yerine kullanılan küçük burjuvazi kategorileri üzerinde kısaca duracağım.  Konuyu somutlayabilmek, Gezi’ye taşıyabilmek için sınıfları haritalamaya da zaman zaman girmek gerekecek.

Şunu eklemekte de yarar var: sınıfları belirlemek, sınıf konumlarını, pozisyonlarını tayin etmeye çalışmak saf akademik bir çaba olarak görülmemelidir.  Sınıfları biribirinden ayıran hatların ve ölçütlerin net bir şekilde belirlenmesi, sınıf çelişkileri hissedilmeye başladığında kimin kimle birlikte, kime karşı mücadele etmeye muhtemelen daha yatkın olacağını ön görmeye hizmet eder.  Bu bakımdan hayatidir.  İçinden geçtiğimiz döneminnelere gebe olduğunu tam olarak kestiremeyebiliriz, ama muazzam sosyal patlamalara hazırlıklı olmamız gerektiğini biliyoruz.

Sınıflar nasıl belirlenir?

“Marksist açıdan sınıf kavramının belirleyenleri, ölçütleri” ifadesi sınıf kavramının Marksist olmayan perspektifler tarafından da kullanıldığı ve her yaklaşımın kendine özgü tanım ve ölçütleri olduğunu ima eder.  Nitekim, eski Yunan düşünürlerinin sınıf kavramınıkullandıklarını ve sınıfları tasnif edebilmek için servetmiktarını referans aldıklarını, yani nicel ölçütü tercih ettiklerini biliyoruz.  Dolayısıyla, toplumsal adaletin servetin sınıflar arasında eşit dağılımı ile sağlanabileceği görüşünün ta o dönemlerde geliştirilmiş olması doğaldır.  Ayrıca, hem Marksizm dışı hem de Marksizm içi görüşler tarafındansınıfların tasnifinde güç/kudret (power) sahibi olupolmama, bunu bir başkası üzerine uygulayabilme potansiyelinihaiz olma da kullanılagelmiştir.  Daha sonraki dönemlerde, gelir, statü, hayat tarzı vs. ölçütlerinin de sınıf ölçütü olarak kullanıldığı malumumuz.

Modern iktisat Adam Smith ve David Ricardo ile, yani Klasik ekol ile başlatılır.  Ricardo, magnum opus’unda, Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmeninİlkeleri’nde,  toplumun toprak, sermaye ve emek sahipleri olmak üzere üç sınıftan müteşekkil olduğu konusunda son derece nettir.  Görüldüğü üzere, Ricardo’da neye sahip olunduğu, yani mülkiyet sınıf ölçütüdür.

Marx’ın, Klasik ekonomi politiği eleştirerek kendi emek değer teorisi temelli teorik dünyasını kurarken Ricardo’nun üçlü sınıf tasnifine karşı çıkmadığını, ama sınıf ölçütü konusunda farklılaştığını biliyoruz. Ayrıca, 1848’de Engels ile birlikte yazdığı Komünist Manifesto’ya “Bugüne kadarki bütün toplumların tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir” cümlesi ile başlayacak kadar sınıf kavramını tarihi maddeci yaklaşımının merkezine yerleştirdiği de malumumuz.

O zaman Marx’ın orjinalliği nerededir, sınıf’ları tasnif için geliştirdiği kıstas nedir?Sınıf ölçütünün belirlendiği alan Marx için tartışmasız bir biçimde toplumsal üretim alanıdır.  Kişiler adeta kendilerini toplumsal üretim alanı içinde bir yerde bulurlar, konumlanırlar.  Bu konumun kendisi sınıf ölçütünün esasıdır, ana belirleyenidir.  O zaman konumun nasıl belirlendiğini açmak gerekir.  En özlü şekilde ifade edecek olursak, kişilerin üretim araçları ile ilişkileri, onlara sahip olup olmadıkları, dolayısıyla kontrol hakkının ellerinde olup olmadığı bu sınıfsal konumu tayin eder. “Sahip olmak” mülkiyet edinmedemektir; dolayısıyla üretim araçlarının mülkiyeti’nin esas belirleyen olduğunu söylemiş oluyoruz.

Sınıf ölçütü bu genelliğiyle dile getirildiğinde, Marksist teoriye aşina olan okuyucuda bilineni tekrar etmiş olduğumuz izlenimi doğabilir.  Eğer sınıf ölçütü olarak bu esas belirleyenle yetinip, üretim (hatta dağıtım)alanında kişilerin birbirleriyle girdikleri maddi ilişkileri dikkate almaksızın kişileri sınıflara yerleştirme işinden (haritalama) imtina etmiş olsa idik bu izlenim haklı olabilirdi.  Şüphesiz bu kısa yazı bağlamında bu söylediklerimizi ayrıntılı olarak yapmamız mümkün değil.[3] Yine de, Gezi isyanı bağlamında orta sınıf teriminin tartışmalarda yoğun bir biçimde kullanıldığını dikkate alarak, bazı haritalama örnekleri ile görüşümüzünetleştirmeye özen göstereceğiz. Fiili siyaset içinde son derece önemli olmakla birlikte, kişilerinkendilerini, kültürel ve ideolojik oryantasyonlarını nasıl gördüklerini konumuz itibariyle önemsiz bulduğumu belirteyim.  Bu görüşün,sınıflarıntanımlanmasına maddeci açıdan yaklaşım ile tutarlı olduğunu, aksini benimsemenin Marksizm dışı sayılması gerektiğini düşündüğümüzü de ekleyelim.[4]

Sınıf tanımlamasının özellikle üretim (ve yeniden üretim) alanı içinde yapılıyor olması üretimin dışında ekonomik kertenin diğer asli alanları olan dolaşım, bölüşüm ve tüketim faaliyetlerini de tanımlamayı gerektirir.  Kaldı ki, bu yolla sağlanacak berraklık 1970’li yıllardan bu yana sınıf  ölçütü olarak kullanılagelen üretken olan ve olmayan emek ayrımı üzerine ne düşündüğümüzü de açıkça belirtme imkanı verecektir.

Üretim, dolaşım, bölüşüm ve tüketim faaliyetlerinden ilk ikisinin emek harcanan faaliyetler, bölüşüm ve tüketim faaliyetlerinin ise emek harcanmayan faaliyetler olduğu açık.  Dolayısıyla, en genel anlamı ile emekçi terimi sadece üretim ve dolaşım (ticaret ve finans) alanlarında çalışanlar için kullanılabilir.  Kapitalizm özelinde ise emekçi, işçi ve proleter kategorilerini eş anlamlı bir biçimde kullandığımızda üretim araçları mülkiyeti ayrıca önem kazanır. Zaten, bizatihi kapitalizmin ortaya çıkışı ilkin köylülerin, daha sonra zanaatkarların üretim araçlarından koparılmasını, bu anlamda mülksüzleştirilmelerini tarihi bir ön koşul olarak dayatmıştır.  Kapitalist üretim tarzının iki ana sınıfının, burjuvazi ile proletaryanın biribirleri ile ilişkililiği içinde tanımlanabilmeleri bu sözünü ettiğimiz mülksüzleştirme sürecinin nihai sonucudur.  Artık,üretim araçlarından “özgürleştirilmiş” emekçiler, üretim araçlarının özel mülkiyetine, dolayısıyla kontrolüne sahip kapitalistler için çalışmak zorundadır.  Çalışmazlarsa, emekgüçlerini satmazlarsa hayatlarını sürdüremeyecek bu mülksüzler ordusu işçi sınıfının, proletaryanın kendisidir.

Dolaşımın, adı üstünde, üretim olmadığı aşikar.  Üretim dışı bir ekonomik faaliyette, dolaşımalanındaüretim aracından, onun özel mülkiyetinden söz etmek ilk ağızda garip kaçabilir.  Dolaşımfaaliyeti ile iştigal eden, finans sektörünün kapitalist bir şirketini, örneğin harhangi bir bankayı gözümüzde canlandıralım.  Bankanın binası, bilgisayarları, ATM’leri vb. sözkonusu dolaşımfaaliyetini yürütebilmek için yatırılması gerekli sermayenin değişmez bölümüdür ve bu anlamda “üretimaracı olarak görülmesinde bir sakınca yoktur.  Bu kapitalist işletmede de tıpkı üretim alanının kapitalistleri gibi banka sahibi söz konusu sabitsermayenin (üretim araçlarının) özel mülkiyetine sahiptir.  Aynı bankanın üretim dışı, dolaşımfaaliyetini yürütmek üzere istihdam edilmiş emekçileri de işçi sınıfının asli üyeleridir.

Bazı Marksistler üretim ve dolaşımfaaliyetleri arasındaki niteliksel farklılıktan yola çıkaraksınıflarıntanımlanması için yeni ölçütler türetmeyi denediler.Bu faaliyetler arasındaki fark üretken olan ve olmayan emek ayrımı için tabii ki önemlidir.  Dolaşımın üretim dışı bir faaliyet olması bu alanda çalışanların da üretken olmayan emekçiler olarak tasnif edilmelerini gerektirir.  Fakat, bu tasniften hareketle üretken olmayan emekçileri işçisınıfının dışında bırakmak, hatta önemli bir kısmını “orta sınıf” mensubu saymak aşağıda değineceğimiz üzere sorunludur.

Buraya kadar söylediklerimizden,işçi olmanın temel koşulunun, sadece ve sadece üretim araçları mülkiyetine sahip olunmadığı için emek gücünü ücret veya maaş karşılığında kapitalist işletmeye (bazen devlete) satmak olduğu çıkar.  Tanımın bu şekilde yapılmış olmasının önemini ne kadar vurgulasak yeridir.  Çünkü, hem yıllardır süren proletarya tartışmaları hem de yakın dönemde, Gezi isyanı vesilesiyle baş tacı edilen orta sınıf yakıştırmaları işçi sınıfının tanımlayıcı ölçütüne ilişkin kavramsal bulanıklıktan ziyadesiyle nasibini almıştır.

Gezi isyanı ve orta sınıf

Toplumsal Tarih‘te yayınlanan yazımda yaptığım tespiti tekrarlamakta yarar görüyorum[5]: Gerçekliğin kendisi genellikle geriden gelen teorinin kategorik kutularına sığmayınca kavramsal banallık baş gösterir.  Haziran direnişçilerinin başına da bu geldi.  Direndiler, ‘orta sınıf’ kutusuna sığmadılar.

Amerikan sosyolojisinin başımıza musallat ettiği onca kutudan biri de “orta sınıf” kategorisidir.  İlkin, Marx sosyolog yapıldı, sonra da Marx’ın işçi sınıfı kategorisi bu “orta sınıf” yakıştırması ile piçleştirildi.  Aslında, gelir gruplarının sıralamasına dayanan “orta sınıf,” tasnif ölçütlerinin esnekliğine, grup sınırlarının nasıl belirlendiğine bağlı olarak bazen abartılan bazen azımsanan bir nüfus kesimidir.  Bu nüfusun çoğunluğu emek gücünü sermayeye satan bildiğimiz işçi sınıfının asli üyesidir, bir kısmı ise emek gücünü kamu işletmelerine satan emekçilerdir.   Çalışma koşulları ve işveren farklılaşması da haliyle bu kesim içinde muazzam gelir ve hayat tarzı çeşitliliği olarak tezahür eder. Haziran direnişine katılanların, bizzat gözlemleyenlerin çeşitlilik vurgusunun kaynağını kısmen bu emekçi nüfusun kompozisyonununçeşitliliğinde aramak gerekir.

“Orta sınıf” kategorisinin (ki Gezi isyanı sırasında bu kategorinin tekrar baş tacı edilmesi üzerine kendisine sorulan bir soruya verdiği cevapta Korkut Boratav “orta sınıf”a “kavram mertebesine layık olmayan iki sözcükten ibaret” bir terimdemeyi tercih eder[6]) kavramsallaştırılmasının tarihi bu yazı bağlamında özetlenemeyecek kadar uzun. Sadece, Marksistler arasında kullanımına bir iki örnek vererek, hangi teorik gerekçe/ölçüt ile çalışanların önemli bir kesimini “orta sınıf” kapsamında ele aldıklarına değinmek istiyoruz.  

Nicos Poulantzas 1970’lerde, sadece kol emeği harcayan işçileri üretken ve işçi sınıfının asli üyeleri olarak görüyor, geri kalan ücretlileri ise (yani, üretken olmayan emekçileri)yeni küçük burjuvaziolarak tanımlıyordu[7].Poulantzas ekonomik kerteyi ele alarak geliştirdiğisınıf ölçütünün yanısıra ideolojik ve politik kertelerden de, özellikle güç ilişkilerine dayanan ek ölçütler geliştirmişti.  Bu yaklaşımın sorunlu yanı, emek gücünü satarak yaşamaktan başka bir seçeneği olmayan üretim dışı alanlarda istihdam edilen işçileri çalıştıkları faaliyet alanı yüzünden (mesela dolaşım alanında bir bankada çalıştığı için) işçi sınıfı dışında bırakmasıdır.  Poulantzas’ın üretken olan ve olmayan emekçiler ayrımı için kullandığı ölçütün Marx’tan çok Adam Smith’e yakın oluşu, artık değer üretimi ile kol emeği arasında (dolayısıyla kol emeği ile sömürü arasında) kurduğu zorlama nedensellik ilişkisi de yaklaşımının diğer sorunlu yanlarıdır.

Poulantzas’ın etkisi Marksistler arasında oldukça yaygındır.  Bu etkinin değişik tezahürlerini tek tek ele almak bu yazı bağlamında mümkün değil.[8]  Fakat, Stephen A. Resnick ve Richard D. Wolff’un sınıf ölçütünü, sözkonusu yaklaşımın kabul gören bir varyantı olduğu için kısaca görelim[9].Resnick ve Wolff sınıf ölçütü olarak artık üretiminin kullanılmasını öneriyor. Bu yaklaşımın Poulantzas’inkinden tek farkıüretken emekçileri sadece kol emekçileri ile sınırlamaması. Resnick ve Wolff kafa emeğinikullanarak artık üreten emekçileri de üretken sayıyor.  Öte yandan, işçi sınıfını sadece üretken emekçilerden müteşekkil görmeleri bakımından Poulantzas’ın yaklaşımını temelde benimsediklerini söylemek mümkün.

Bilindiği gibi Marksist açıdan sömürü doğrudan artık üretimine ilişkilendirilerek tanımlanır.  Sömürü olması için artık üretilmiş ve üretimi kontrol eden tarafından el konulmuş olması gerekir.  Yukarıda kısaca değindiğimiz her iki örnekte de sömürülen kesim olarak sadece artık değer üreten üretken emekçiler görüldüğünden, sadece bu grup işçi sınıfı ile özdeşleştirilmekte.  Oysa, üretken olmayan ücretli emekçiler her ne kadar artık değerin sadece paylaşımına, dolaşımına dönük faaliyetlerle iştigal etseler de bizim yukarıda geliştirdiğimiz ölçüte göre proletaryanın asli mensuplarıdır.[10]

Gezi isyanı katılımcılarının çoğunluğunu “orta sınıf” olarak niteleyenler arasında zaman zaman küçük burjuvazi kavramını “orta sınıf” yerine, aynı şeymişçesine kullananlar da oldu.  Oysa, küçük burjuvazi Marksist teorinin, “orta sınıf” ise ana akım sosyolojinin kavramlarıdır.  O yüzden küçük burjuvazi de tıpkı diğer iki ana sınıf gibi üretim araçları mülkiyeti ölçütü kullanılarak tanımlanır.  Savran’ın da belirttiği gibi küçük burjuvazi burjuvazinin küçüğü değildir. Çünkü küçük burjuvazi burjuvazi değildir, ücretli emekçi istihdam etse bile tanımsal karakteristiği (KOBİ patronlarından farklı olarak) kendisinin de bilfiil çalışmasıdır. Üretim araçlarının mülkiyetine sahiptir ve kendi emeğini kullanarak üretim yapar.  Haritalamak gerekirse şunları sayabiliriz: “küçük çiftçiler; bakkallar; oto tamir atölyeleri; marangoz atölyeleri; ayakkabı tamircileri; … manavlar, kendi minibüsünün veya taksisinin sahibi olan şöför vb.”[11] “Orta sınıf” yerine kullanılsın veya kullanılmasın, şahsi gözlemim odur ki küçük burjuvazi isyana en uzak duran kesimlerin başında gelmiştir.

İsyana katılanlar kimdi o zaman?  Ağırlıklı olarak işçiler, potansiyel işçiler (öğrenciler), işçi çocukları, işsizler, hatta emekli işçiler.  Boratav’a katılmamak elde değil: ” (Direnenlerin) ezici çoğunluğunun toplumsal kaderi işgücünü satmaya mahkumiyettir; en ağır ‘ceza’ olan işsizlik ile birleşince aktif ve yedek emek ordusunun safları bunlardan oluşur.  Haziran’da kendiliğinden bir sınıf hareketi içinde sokaklara döküldüler ve direnme içinde sınıfın (kol ve kafa emekçileri ayrımı gibi) içsel bölünmeleri silinip gitti.”[12]

Ayakların baş olmasının zamanı çoktan gelmiştir.

 


[1] İstanbul Bilgi Üniversitesi.

[2] Bu konuda Agora Yayınları’ndan çıkan Kent Hakkı’ndan İsyan’a adlı kitapçıkta bu tür kullanımları ele alıp, eleştirdiğim yazılara bakılabilir.

[3]Yer darlığı yüzünden ayrıntısına giremeyeceğimiz bu tür konular için özellikle iki yazıyı tavsiye ederim:  S. Savran ve E. Ahmet Tonak. 2007. “Üretken Olan ve Olmayan Emek: Açıklığa Kavuşturma ve Sınıflandırma DenemesiPraksis. Sayı: 16; S. Savran. 2009. ”Sınıfları haritalamak: Sınıflar birbirinden nasıl ayrılır?” Devrimci Marksizm. Sayı: 6-7.

[4] “İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır…. Nasıl ki, bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilmezse, böyle bir altüst oluş dönemi hakkında da, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi gözönünde tutularak, bir hükme varılamaz, tam tersine, bu değerlendirmeleri maddi hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir. K. Marx. 1974. Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı. Ankara: Sol Yayınları, s. 23-4.

[5] E. Ahmet Tonak. 2013. “Haziran Direnişi Tahayyülleri.” Toplumsal Tarih. Sayı: 235, Temmuz.

[6] Korkut Boratav’la sendika.org sitesindeki 16 Haziran 2013 tarihli görüşme: “Her yer Taksim; her yer direniş” Bu işçi sınıfının tarihsel özlemi olan sınırsız, dolaysız demokrasi çağrısıdır. (http://tinyurl.com/ly6n9em)

[7]Poulantzas, Nicos. 1975. Classes in Contemporary Capitalism. London: NLB.

[8] Mesela, Negri-Hardt’ın oldukça gevşek bir biçimde geliştirdikleri maddi olmayan emek terimi üzerine inşa ettikleri onca siyasi öneri başlı başına ayrı bir yazı konusu.

[9]Stephen A. Resnick ve Richard D. Wolff (1987). Knowledge and Class: A Marxian Critique of Political Economy. Chicago: University of Chicago Press.

[10]Üretken olmayan emekçilerin sömürüldüğünü ve bu sömürünün nicel olarak tespit edilebileceğini gösterdiğimiz bir çalışma olarak Y. Karahanoğulları ve E. Ahmet Tonak. 2009. “Türkiye’de Üretken Olmayan İşçiler Sömürülmüyorlar mı?Toplum ve Hekim. Mart-Nisan

[11] Savran 2009.

[12] K. Boratav. 2013. “Sözün Bittiği YerSol. 13 Ağustos (http://tinyurl.com/o572u7t).

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Gezi İsyanı / işçi sınıfı / orta sınıflar /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.