1 HAZİRAN 2013 - TAKSİM

Gezi Direniş ve İsyanının Mirası

N. Cemal - 12 Ekim 2013 - #direngeziparkı

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

‘Sel gider kum kalır’ deyimini sıkça hatırladığımız bugünlerde seli ve kumu tarif edebilmek, dünü ve bugünü siyaseten ifade edebilmek anlamına geliyor. Farklı siyasi tahlillerimizin önem ve anlamı, ‘ne yapmalı’ ve ‘nasıl yapmalı’ gibi yöneliş ve mücadele tarzımızın altyapılarını oluşturmasında yatıyor.

1 Mayıs 2013’te AKP Hükümeti tarafından İstanbul’da ilan edilen Taksim Meydanı’nda gösteri yasağı koskoca bir kenti sıkıyönetim cenderesine sokmuştu. Polis ablukası altına alınan İstanbul işgal görünümü sunarken bu tehdit ve sindirme harekâtına elbette ki sessiz kalınmadı. Sınıfın öncü unsurları ve devrimciler sokağa çıktı ve tepkilerini gösterdi. AKP Hükümeti’nin niyet ve amacını açığa çıkartan da 1 Mayıs 2013 direnişi oldu. O gün sıcağı sıcağına bu durumu “Sermayenin ve Hükümetinin Karşıdevrim Provası” diye vurgulamış ve “Korkuyorlar, Korkacaklar, Korksunlar!” demiştik.  Başbakan Erdoğan eliyle uygulanan 10 yıllık neo-liberal politikaların baskı ve sindirme yöntemleri, gelmekte olan isyan dalgasının göstergelerini de sunmuştu. 27 Mayıs 2013 günü Gezi Parkı’nda AKP Hükümeti’ne karşı başlayan ekolojik direniş, 31 Mayıs 2013 sabahına kadar iki kez şiddetli polis operasyonlarına maruz kaldı. Başbakan Erdoğan’a göre polis şiddeti ve devlet terörü her türden muhalefeti sindirmenin tek yoluydu.

Evdeki hesap çarşıya uymadı ve 27 – 31 Mayıs 2013 tarihleri arasında ekolojik mücadele sınırlarında kalan Gezi Direnişi, 31 Mayıs 2013’te sabaha karşı 4.45’te gerçekleştirilen polis saldırısıyla Türkiye’nin tüm ilerine yayılan bir başkaldırı ve isyan hareketine dönüştü. İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamalarda (Bayburt hariç) bütün illerde Gezi eylemlerinin gerçekleştirildiği itiraf edildi. “Sermayenin ve Hükümetinin Karşıdevrim Provası” tespitimizin daha mürekkebi kurumadan gerçeği sahnelendi. Gezi süreci kimimize göre DİRENİŞ, kimimize göre BAŞKALDIRI, kimimize göre AYAKLANMA, kimimiz için de İSYAN değerlendirmeleriyle ele alınıyor. Hepimizin ortak noktası ise ‘artık hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağı’ tespitidir. 1 Haziran 2013’te Taksim Meydanı’nı ve Gezi Parkı’nı alarak polis güçlerini dışarı atan isyan, 15 Haziran 2013 tarihine kadar el yordamıyla ve bütün acemilikleriyle kendi düzenini kurdu ve hukukunu oluşturdu. Kendiliğinden hareket bütün devrimci dinamiklerine ve isyancı ruh haline karşın örgütsüz ve önderliksizdi. Başta ‘beyaz yakalılar’ olmak üzere, işsizlerden öğrencilere kadar uzanan ezilenlerin geniş yelpazesinin ağırlığını oluşturan işçi sınıfıydı. İşçi sınıfı, sınıf talepleriyle değilse de “özgürlük ve demokrasi” şiarlarıyla başkaldırdı. 15 Haziran 2013’te devlet güçlerince Gezi Parkı’nı yeniden ele geçirme harekâtı başlatıldı. 15-16 Haziran günleri sokak çatışmaları ve barikat savaşlarına sahne oldu. 27 Mayıs’la 16 Haziran tarihleri arasında 20 günlük bir direniş, isyan ve geri çekilme süreci yaşandı. 16 Haziran’dan sonrası, inişli çıkışlı eylemliliklere rağmen hareketin geri çekilme sürecidir.

İsyanın mirasıtıpkı sürecin tanımı gibi– herkes tarafından farklı tanımlanıyor. Gezi Direnişi’nden yaklaşık 1,5 yıl önce kurulan Taksim Dayanışması hiç beklemediği ve öngörmediği bir süreçle karşı karşıya kaldı. Konumu gereği de –süreç içinde eklemlenen sosyalist kurumlara karşın– isyanı yönetmek yerine yürütmekle sınırlı kaldı. Başlangıçta, kendini “örgütsüz” olarak tanımlayan ve isyanın gerçek özneleri olan gençler Taksim Dayanışması toplantılarını doldurdular ve kendi sözlerini söylediler. Önce Gezi Parkı’nda, sonra da diğer parklarda forumlar oluşturarak öz örgütlenme dinamikleri üzerinden kendilerini ifade edebilecekleri doğrudan temsil organlarını kurdular. Akıp giden selin gerisinde kalan ve elle tutulur cinsten olan kum, park forumları oldu. “Örgütsüz” gençler Taksim Dayanışması toplantılarından çekilip forumları mesken tuttular. Taksim Dayanışması’na çöküp kalan kum ise sol – sosyalist kurumlar oldu. Sivil toplum örgütleri ve mesleki kurumlar onların partneri oldu. Bu partnerlik ise aşk içinde geçmiyor.

Öz örgütlenmelerin önemi isyanın ilk günlerinden, Gezi Parkı forumlarının örgütlenmesi sürecinden itibaren ısrarla vurguladığımız nokta oldu ve Taksim Dayanışması içinde sıkça dile getirdik. Bugün kilitlenen ve iki aydır tartışılıp yeniden başa dönülen nokta ise Taksim Dayanışması’nın işlerliğidir. Kimilerine göre (SYKP gibi) “sekretarya siyasi kurumlarla genişletilmelidir”, kimilerine göre (M. Birliği gibi) “sekretarya meclis kararlarını revize etmemelidir”,  kimilerine göre (BDSP gibi) “sekretaryanın görevlerini kurum temsilcilerinin oluşturduğu koordinasyon almalıdır.” Bizim ve bazı kurumların belirttiği ise: “Mevcut meclis toplantıları eğilim kararlarının alındığı tek yer olmalıdır ve sekretarya sadece yürütme görevini üstlenmelidir.” Hatırlatmakta fayda var: Taksim Dayanışması’nın ne hiyerarşik örgütsel bir yapısı, ne de oylama yöntemiyle karar alacak bir organı var.

Bu yaklaşım iki aylık tartışmaların sonucunda ortaklaşılan nokta olmakla birlikte, “sekretarya takıntıları” üzerinden süren siyasi iktidar savaşlarının tekrarına hala tanık oluyoruz. Tek başına bu durum bile selin ardında kalan eski siyasi tortunun “Gezi Ruhu” algısını açığa çıkarmaya yetiyor. En açık ifade ise yine Halk Cephesi temsilcisine ait olsa gerek; “Gezi Direnişi, öncesinde yürüttüğümüz 1 Mayıs direnişlerimizin birikiminin bir ürünüdür. Onlar olmasa Gezi Direnişi de olmazdı.”

Yaklaşmakta olan yerel seçimler Taksim Dayanışması’nı kilitleyen diğer konulardan: EHP gibi, “yerel seçimlerde ortak adaylar çıkaralım ve Gezi sürecinin topladığı gücü seçim sonuçlarına yansıtalım” diyen siyasi kurumlar var. Birbirinden farklı onca siyasi kurumun yer aldığı Taksim Dayanışması’na bu ve benzeri önermeleri dayatmanın tıkayıcı ve dağıtıcı olacağı vurgulanıp, herkes kendi işini yapsın diye uyarmak yeterli olmuyor. Siyasi kurumların mücadele arenasına dönüşen Taksim Dayanışması’nın geldiğimiz noktadaki klasik sorunu; siyasi parti ve örgütlerin kendi program ve kampanyalarını dayatması ve ‘önderlik’ rekabetlerine saplanmalarıdır.

Artçı sarsıntılar sürse de isyan dalgası geri çekilmiştir. Ayaklanma ve isyan süreçleri devrimci Marksistleri kaçınılmaz olarak göreve çağırır. Aslolan eylemdir. Önderlik sorununu ve sınıf karakterini ortaya koymak kadar, kendiliğinden hareketin sınırlarını ve sonuçlarını öngörebilmek de görevlerimiz arasındadır. İsyanın olağanüstü şartları altında görevler üstlenen sınıf devrimcileri asli görevlerini asla unutmamalıdır: Gezi direnişinin devrimci başkaldırı mirasını fabrikalarımıza ve işyerlerimize taşıyalım! Enternasyonalist son kavgamıza işçilerle birlikte hazırlanalım!

İşçilerin Sesi Gazetesi (Yeni Seri) Ekim 2013, sayı 19’dan alınmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Gezi İsyanı /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.