meydanda

“Kahramanım Benim!”

Özcan Özen - 1 Kasım 2013 - Teorik Tartışmalar / Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

“Kahramanım Benim!” Sayın Vekilim’den Başkanımız’a

“Seçmece Bunlar!”

Süpermen aynı zamanda gazeteci olmasaydı, sıradan insanlar bir felaket ya da kötülük karşısında  kafalarını gökyüzüne kaldırıp kurtarıcı kahramanlarının bulutların arasından uçarak gelmesini beklemezlerdi. Çünkü kahramanlar insanların ve gündelik hayatın içindedirler ve bu yüzden kurtarıcı rolünü oynayabilecekleri olaylardan haberdar olurlar. Aksi halde birlik olup kendi başlarına kurtulabilecek kitleleri ikame edemezlerdi.

Clark Kent-Süpermen, Peter Benjamin Parker-Örümcek Adam kişiliklerinin gazeteci olmaları kahramanın mükemmel bir özeti ve modern betimlemesidir. Odysseus ya da Akhilleus’un hayatı maceradır, onlar yaşarken karşılarına felaketler çıkar, cesaretleri ve yiğitlikleri kahramanlıktır zaten. Oysa modern kahramanların eğer kahramanlık yapmasalar pekala bir memuriyet hayatı sürebilirler, felaketler onlardan uzakta olur ve onlar lütfedip (veya tesadüfen) kurtarıcı rolü oynarlar; tarih, onları sıradanlıktan alıp kahraman yapmak için yazılmış gibidir –sonra sıradan hayatlarına (pon pon kız, ayakkabı boyayıcısı, muhasebeci, ev kadını vb.) dönerler. Ülke ekonomik krizdedir Kemal Derviş oluverir, reçeteyi yazar ve işine geri döner. Siyasi boşluk vardır Erdal İnönü olur sorunu çözer ve ardından yüzünü fizik problemlerine çevirir. Artık kargaları kovalayan tüm çocukların hayalinde gelecekte bir millet kurtarmak; imam olmak için okula gidenlerin de büyük inşaat ustası olmak vardır.

Gelecek kahramanlarını beklemektedir, seçmenler de kurtarıcılarını. Hayat, adaylar arasından sadece doğru lideri seçme bahsine indirgenmiştir; gerisi ya kurtuluş ya da felakettir.

Bir kaç ay sonra yapılacak seçimlerde de bu kurgunun tekrarlanmaması için bugün bizim bir başka seçeneğimiz daha var: Anti-kahraman ya da Gezi.

Ne yapmamalı?

Gezi günleri sırasında, 9 Haziran’da Taksim’de yapılacak buluşmada okunmak üzere Taksim Dayanışması, üzerinde ortaklaşılan bir konuşma hazırlamıştı. Konuşma metnini kimin okuyacağı iki gün boyunca yapılan toplantılarda görüşüldü. Bunlardan birinde de sekiz saat boyunca metni Sırrı Süreyya Önder okusun mu okumasın mı tartışması yapıldı. Hatta “Metni okumasın, kendi konuşma yapsın, kendisinin bu yeterlilikte ve milletvekili olması dolayısıyla da yetkide olduğunu,” savunanlar dahi oldu. En sonunda kulislerde pişirilen alternatif bir mönü getirildi: Sırrı Süreyya Önder ile İlhan Cihaner birer konuşma yapsın!

Herhalde Sırrı Süreyya Önder’in kendisi bile, onun konuşma yapmasını isteyenler kadar buna gönüllü ve ısrarcı değildi (muhtemelen öneriler de gıyabında dillendiriliyordu). Sonuçta bir önceki toplantıdaki gibi ortak bir metin olması ve bu metnin Mücella Yapıcı tarafından okunması seçeneğine dönüldü. Çünkü toplantıya katılanların yarısı son kulis önerisi karşısında toplantıyı terk etmişti bile.

Kurtarıcınız sosyalisttir!

Ancak S.S. Önder’in konuşma yapmasında bu denli ısrarcı olmak, hatta bu uğurda İ. Cihaner’in konuşmasına bile razı olmak AKP, CHP, MHP gibi partilerden oldukça aşina olduğumuz bir kulis siyaseti ve genel bir siyaset anlayışı. Bu tarzın sosyalistlere de sirayet etmesi sindirilecek gibi değil elbette. Fakat daha kötüsü, Gezi direnişi gibi bir kalkışmanın, bir kendiliğinden hareketin ortaya çıkardığı yeni bir siyasi tarzın doğduğu günlerde kitleleri edilgen kılmaya odaklı bir siyaset anlayışında ısrar edilecek kadar gerçeklikten kopmuş olmalarıydı.

Lider, başkan, milletvekili kültü üzerine oturtulan siyaset tarzının Gezi’de yeniden ve acemice denenmesinin benzeri bugünlerde yine S.S. Önder’in İstanbul Belediye Başkanlığı adaylığı üzerinden üretilmekte. Radikal Gazetesi’nde Koray Çalışkan’ın yazılarıyla başladığı varsayılan bu tartışma aslında Gezi günlerine kadar gitmektedir. Ancak bugünkü düzey, lider-kişi kültü üzerinden siyaset yapmanın şahikası olmuştur. K. Çalışkan’ın BDP-HDP’nin CHP karşısına aday çıkarması dolayısıyla  “oyların bölüneceği” olarak özetlenebilecek önermesine verilen cevap ise “bölünürse bölünsün” ve Birgün Gazetesi’nde L. Doğan Tılıç’ın 19 Ekim 2013 tarihli yazısında aktardığı gibi bizzat S.S. Önder’in ağzından, “sakın ola ki CHP oyları bölmesin ve aday çıkarmasın” karşıtlığından ibaret. Yani burjuva siyaset tarzının ucubesi olan “oylar bölünmesin” ya da “kötünün iyisi” (“Yetmez ama Evet” gibi) anlayışına yine aynı yerden, sadece “ters” cevaplar üretiliyor. “En şahane aday bile olsa tepeden inme bir aday belirlemek bize göre değildir,” diyerek forumları adres göstermek de durumu kurtarmak şöyle dursun kişiler üzerinden yapılan siyaseti iyice berraklaştırıyor (forumların yiten gücü, hatta başlangıçtaki temsiliyeti de düşünüldüğünde bu sözlerin popülist tınısı iyice kulak tırmalıyor). Oysa tartışmayı yürütenler, tam da burjuva siyaset tarzını eleştirmenin ve aşmanın kendilerinin alametifarika olması gereken sosyalistler.

S.S. Önder de adaylık için adının sık sık anıldığı günlerde yaptığı bir açıklamayla kişiler üzerinden siyaset yapma tarzını sosyalizm suyuna daldırıp çıkardığını gösterecek bir popülizme imza atmıştı: “Gezi’de bir gözünü kaybedeni belediye başkanı yapmalı ki kente gözü gibi baksın.” On bir gün sonra ise “gönlünden geçen” başkan adayı değişecek ve ÖDP Genel Başkanı Alper Taş olacaktı (İMC-TV 21.10.2013).

Kurtarıcıların kurtarılmaya ihtiyacı vardır

Ancak gözünü kaybeden yoldaşlardan birinin İstanbul’a gözü gibi bakacağının garantisi yoktur ve ne Önder ne de başkasının kefilliğinin de bir kıymet-i harbisi yoktur. Zaten meselenin düğümlendiği nokta da burasıdır: Kişilere karşı yaratılan güven üzerinden yapılan mevcut siyasete dahil olmak, kitlelerin siyasete katılımının engellenmesi, siyasetin genelleşmesinin önüne geçilmesi, burjuva toplumsal alanların aslında siyasal alan olmaktan çıkarılması süreçlerinin yeniden üretilmesine kan vermek ve kitleleri ikame etmeye soyunmak anlamına gelmektedir.

Belediye başkanının S.S. Önder, gözünü kaybeden bir yoldaşımız, Gürsel Tekin ya da Mustafa Sarıgül olması arasındaki fark sadece kişiler arasındaki fark kadardır ve hiçbir şey ifade etmez: Çünkü hiç birimiz bu kişilerden birini seçerek onunla evlenmiyor, hayat arkadaşı olarak seçmiyor, bir ömrü beraber tüketmeye yemin etmiş olmuyoruz. Onunla özel bir ilişki kurmuyoruz, toplumsal bir ilişkinin kendisini kişiselleştirmiyoruz. Onu yüceltmemiz, sevmemiz gerekmiyor hatta ona saygı duymak zorunda bile değiliz (saygısızlık etmek anlamına gelmez). Sadece bir işle ilgili bir görevi yerine getirecek gönüllü seçiyoruz. İsteklerimizi, bunları ifade eden ameliyeleri, yani yazdığımız/belirlediğimiz iş listesini, programı yerine getirecek söz konusu alanlarda yetenekli ve becerikli olduğunu düşündüğümüz gönüllüler arasından en uygununu ve yetkin olanını seçiyoruz. Aslında seçtiğimiz bizim adımıza iş görecek olandır.

Seçimde bir terslik var ya da ayaklar baş olmalı

Yani, S.S. Önder cumhurbaşkanı olsa dahi Taksim’deki “buluşma”da çıkıp Gezi’nin ortak metnini okuyacaktır. Bizim millet/cumhur olmamızın onların da vekil olmasının başka bir anlamı olabilir mi? Oysa burjuvazi bu toplumsal ilişkiyi tepetaklak ederek bizlere sunar ve önünde ceketimizin düğmelerini iliklemek zorunda kalacağımız “Sayın vekilimizi” bize seçtirir. Oysa ilkokuldaki sınıf başkanını, herhangi bir spor takımındaki kaptanı, apartmandaki yöneticiyi seçmemizden farklı nitelikte bir durum yoktur ortada. Doğrudan demokrasinin sadece toplumun “kapalı alanları”nda, toplumun diğer alanlarına bulaşmayacak zararsız ve dar mekanlarında bir kalıtsal leke gibi uygulanmasına ses çıkarmaz burjuvazi. Tıpkı yemeklerde ortaya salatanın komünal bir geleneğin kırıntısı olarak sofrada kalması gibi.

Seçim ve seçilmek bir iktidar alanı olarak tanımlanmaktadır ancak yine tepetaklak olarak: İktidar, seçimin kendisinde değil sonrasında, seçilende ortaya çıkan bir gerçeklik olarak sunulur: Belirlenmiş yetkiler dahilinde vaatlerin ya da aklına esenlerin gerçekleşmesi yetkisi ve gücü.  “Çılgın Proje” bu gerçekliğin ört bas edilmeye, süslenerek gizlenmeye bile tenezzül edilmediği izah kabiliyeti en yüksek olan örnektir. Bir başkası Gezi Parkı için söylenen sözlerdir: “Ne yaparlarsa yapsınlar, oranın kararı verildi, o yapılacak.” En sırıtanı ise elbette “Ben diktatör değilim,” savunmasıdır.

Ancak bu durumun burjuva siyasetçilerine özgü olduğu düşünülmemelidir, tarzın kendisi burjuvadır: 2007 seçimleri bağımsız adaylarından Baskın Oran Okmeydanı’ndaki seçim çalışmaları sırasında burjuva siyaset tarzından yaka silken muhtemel seçmenlerinin sorularına muhatap olmuştu. Seçmenlerin “seçmenleriniz tarafından her an denetlenme ve gerekirse geri çağrılma koşullarını kabul ediyor musunuz ve bu ilkeye seçim programınızda yer verirseniz biz de size oy veririz,” teklifini kabul etmemişti. Okmeydanı’nda seçmenlerinin son derece demokratik bir talebini gerçekleştirmeyi kabul etmeyen Baskın Oran’ın, örneğin Gezi’de seçmenlerinin yazdığı ortak metni okumayı kabul eder miydi? Oysa teklif edilen ilke bugün Kat Mülkiyeti yasasında mevcuttur: Apartman yöneticileri kat malikleri tarafından seçilir ve her an denetlenebilir, her an geri çağrılabilir. Tabii burada küçük ama son derece önemli bir düzeltme yapmak gerekiyor: Söz konusu yasa sadece mülk sahipleri için geçerlidir (kiracılar oy kullanamaz), teklif edilen ise oy veren her vatandaş içindir.

Doğrusu “Bir başka siyaset mümkün!”

Bu ilkeler komünal kalıntılardan çok sınıf mücadelelerinin ürünüdür ancak akil adamların icadı değildir. İlginç, ulaşılmaz ve ütopik değil sahici ve bugüne aittir. Bu ilkelerin burjuva toplumunun kapalı alanlarından gün ışığına çıkarılması dahi yeterlidir. Zaten Gezi’de bu yönde bir hamle gerçekleşti, forumlar tabandan gelen bir örgütlenme olarak el yordamıyla yaratıldı. Taksim Dayanışması 128 bileşenden oluşmaktadır ancak Gezi’deki kitle bu bileşenlerin temsil ettiklerinin çok çok fazlasıydı. Dayanışma kitleyi ne yönetebildi ne de kendi siyasi alanını oluşturabildi. Taksim Dayanışma’sının devlete (Bülent Arınç nezdinde) talepleri iletmesi ve bir yanıt alamaması; parkın ve kitlenin ihtiyaçlarının karşılanmasında ikameci bir tutum benimsemesi ve bunu da becerememesi karşısında “Ne yapılmalı?” sorusuna cevap arama ihtiyacı forumların kendiliğinden oluşmasının nedeniydi.

Mücadeleye devam etmek isteyenler elbette buna uygun araçları yaratacak ve deneyecektir. Forumların ortaya çıkması, sahiciliği Taksim Dayanışması’nın bunları görmesini ve benimsemesini sağlamış ve Gezi sonrasında da forumlar diğer parklara taşınmıştır. Gezi’nin siyaset yapma tarzı buydu ve bu tarz Taksim Dayanışması’nı da aşmıştır. (Bugün forumlar ilk hallerine benzememektedir: Tekrara dayalı verimsiz tartışmalar, hemen her gün yapılan eylem çağrıları, kitleyi ikame eden bir anlayışın hakimiyeti katılımı düşürmüş; kitle forumların uzaktan izleyicisi, takipçisi olmayı tercih etmiştir.)

Mücadele edenlerin kendiliğinden bir araya gelip konuşması, konuşmanın usul ve adabını belirlemesi, değerlendirme ve önerilerin derlenip ortak onaya sunulması, oylanması; yapılacaklar listesinin ve kimler (gönüllüler) tarafından nasıl ve ne şekilde yapılacağının belirlenmesi; gönüllülerin deneyimlerinin aktarılması, denetlenmesi, değiştirilmesi, yeni kişilere gönül (yetki) verilmesi, nihayetinde, bu topraklarda bilinen ancak kitlelerin ilk kez keşfettiği bir “demokrasi rüyası” idi Gezi. (Sınıfsal niteliğinin izahı bir başka yazının konusudur ancak “orta sınıf” gibi sınıfsal olmayan sosyolojik ve bir uydurma kavram ile izah edilemeyeceğini ve elbette işçi sınıfı hareketi olarak değerlendirileceği belirtilmelidir.)

“Çare Vandetta”

Bu siyaset anlayışı ilk kez Gezi’de icat edilmedi, tarihseldir ve zaten bu yüzden komünistler ile anarşistler tarafından bilinir ve ilkeseldir. Bunu bir kenara koyarak kişi ve lider kültü üzerinden yürütülecek siyaset sonucunda sosyalist, komünist ya da anarşist bir “başkanımızın” olması neyi değiştirecektir? Gelecek beş yılda da beledi işler konusunda halk edilgin kalacaktır, yönetilecektir ve bunların halkın başına bela olmayacağının hiç bir garantisi olmayacaktır. Meclis’e gereken Ufuk mecliste 3M formülüyle batmıştır. (“Ufuk Uras kötünün iyisi mi?” 13 Nisan 2008, sendika.org). Bugün Ufuk Uras’ı belediye başkanlığını tahayyül etmekte zorlanılmayabilir ama daha dün oy veren kimlerdi? Sosyalizm sosyalistlerin iyi insan olmasıyla açıklanabilir mi?

Daha şimdiden duvarlarda “Çare Sırrı” yazısını görmek mümkün. Gezi günlerinde duvarlara en ünlüsü “Çare Drogba,” olan bir takım futbolcu veya antrenör isimlerinin yazılması yoluyla “kişi meselesi” alaya alınıyordu. Yine S.S. Önder’in bereli, Che illüstrasyonu uyarlamaları üretilmekte. Daha on yıl kadar önce Zapatistaların lider kültü yaratmamak için liderlerinin kar maskesiyle dolaşması ve kendilerine ast-alt (sub-comandante) ile nitelemeleri yüceltilmiyor muydu? Bugün Kürt hareketinin ve sosyalist partilerin bir liderinin değil eş başkanlarının olması diğer partilere verilen bir demokrasi dersi olarak görülmüyor mu? Aslında herkes Drogba’nın çare olmadığını biliyor.

Yapılacak işler listesi

Önemli olan  S.S. Önder’in ya da bir başka adayın ne yapacağını söylemesi değil halkın ne yapılacağını belirlemesidir. Cüneyt Özdemir’in S.S. Önder’e yaptığı çağrı yersizdir: “Bize İstanbul trafiğini çözebilir misin Sırrı?” (Radikal 18 Ekim 2013). Oysa herkes ormanların otoyola dönüştürülmesinin trafiğe çare olmadığını bilmekte. 1973’ten beridir inşa edilen boğaz köprülerinin ve bağlantı yollarının sorunu büyüttüğünü, yeni imar ve rant alanlarının yaratılması için kullanılarak şehrin çarpık bir şekilde büyümesinin bizzat nedeni olduğunu kendi yaşam deneyimi içinde bile görebilmektedir. Üstelik seçmenler 1994’de Tayyip Erdoğan’ın belediye başkanı seçilmesinden itibaren son yirmi yılda Milli Görüş ile Liberalizm alaşımı bir siyasi anlayışın biçimlendirdiği bir İstanbul’da yaşamaktadır.

Vatandaş ne yapılırsa yanlış olacağını bilmektedir dolayısıyla buradan bile başlanabilir yapılacak işler listesine. Vatandaşın bildiklerine ve isteklerine tercüman olmak seçim programın ta kendisidir. Cüneyt Özdemir’in sorusuna verilecek teknik cevaplar, çılgın projelerin yanında sönük kalacaktır. Cevap teknik değil siyasi olmalıdır. Zaten vatandaşın talepleriyle sermayenin talepleri çok farklıdır. Dolayısıyla bir program oluşturmak zor olmayacaktır.

Önemli olan burjuva siyaset tarzından vazgeçmektir. Bunun doğrudan sonucu vatandaşın katılımcı değil (ki bu burjuva siyasetinin liberal bir düzeltmesinden öte bir şey değildir ve asla bu sayede sermayenin hükmünün dışına çıkıldığı görülmemiştir) belirleyici olduğu bir siyasettir.

Böyle bir siyaset tarzı benimsendiğinde “oyların bölünmesi” meselesi masal oluverir. Tıpkı adayın S.S. Önder ya da M. Sarıgül’ün bir öneminin olmaması gibi. Çünkü neler yapacağını vaat eden bir başkan değil yapması gerekenlerle görevlendirilmiş bir gönüllü seçeceğiz. Bu, bir sonraki seçime kadar kendimizin belirlediği bir şehir hayatı ve düzeni yaşayacağız anlamına da gelecektir.

Bu durumda S.S. Önder’in aday olmamasının ya da aday olmaktan vazgeçmesinin pek bir önemi olmayacaktır. Bu siyaset tarzını CHP’nin kabul etmeyeceği bir gerçek ama bu siyaseti CHP’li bir adayı desteklerken dillendirmek, kendi adayımızla ortaya çıkıp aynı siyaseti savunmaktan daha etkili olacaktır.

Başkana Meclis gerek

Lider, başkan, kişi kültü üzerinden siyaset bir başka gerçeğin de geriye itilmesine neden oluyor: Yerel seçimler de sadece başkan seçilmiyor. Taksim Yayalaştırma Projesi için kararları belediye başkanı Kadir Topbaş’ın tek başına almadığı, aksine CHP’li ve bağımsız üyelerinde katılımıyla İBB Meclisi tarafından oy birliğiyle alındığı hatırlanmalıdır. Peki ya kendi üyelerimiz olsaydı. Üyelerimiz yukarıda andığımız siyaset tarzı ile belediye meclisine girselerdi elbette bu projeye onay vermeyeceklerdi ama mevcut burjuva siyaset tarzı ile seçilselerdi?

Meclis üyelikleri başkan seçimlerinden önemlidir ancak mevcut siyaset anlayışı kişiye odaklı bir beceri ile kurtuluşun mümkün olacağını, doğru olanın hakim olacağını öngördüğünden ve ısrarla bunu savunduğundan meclis görünmez kılınır; paşalar, beyler, halk adamları, büyük ustalar kutsanır. Siyasi hayatın tamamı, ülke ve dolayısıyla vatandaşın yönetimi bir kahramana, lidere, başkana, Mustafa Kemal’e, Hazreti Muhammed’e, Kaptan Amerika’ya havale edilir. Kurtarıcısız olamayacağımız anlayışı körüklenir. Duvarlar yazılanır: “Çare Sırrı!”

Üyelikler daha önemliyken başkan seçimine odaklanmak ve siyaseti bunun üzerinden yürütmek burjuva siyaset tarzına hapsolmanın bir başka göstergesidir. Bu tuzağa düşmemek, kitlelerin bilincinin ikameci anlayışla çürütülmesine katkı sunmamak gerekir.

“Oyları bölmek” meclis üyeliklerine talip olunduğunda ortadan kalkan bir tartışma konusudur. Dolayısıyla belediye başkanlıklarından çok meclis üyeliklerine talip olmak ve bunları talep etmek “oylar bölünmesin” diyenlerce de kolay kabul edilecek gibi değildir. Ancak siyasette tarzı değiştirecekseniz devrimci olmak zorundasınız ve bunun için ihtiyacımız olan bilincimizdeki teori değil sahip olduğumuzu vazettiğimiz geçmişimizdir.

Gerçekçi olup öncelikle meclis üyelikleri talep edilmelidir. Başkanlık için anket hesapları yapıp atıp tutanlar öncelikle forumların yapıldığı parkların etkili olabildiği mahallelerde muhtarlıkları almaya talip olmalı ve kazanmalıdır. Unutulmamalı ki Yeniköy Forum’una müdahale eden mahallenin muhtarıydı.

Anti-Kahraman ve Gezi

S.S. Önder’in başkan adayı olarak önerdiği gözünü yitirmiş yoldaşımız milliyetçiliğin meçhul asker anıtıdır. Yanıltıcı bir ikon örneği, saf popülizmdir. Bunun yanında Gezi’ye kahraman da biçilmeye çalışılmıştır.

TOMA’nın önünde duran kadın neredeyse ikonlaştırılmıştır. Fakat Tiananmen Meydanı’nda tankların önünde duran pazar torbalı adamın ismini bilmeyiz, imgesi geçmişte kalmış bir anıya aittir artık. Oysa bugün 1000 dolara aldığımız telefonları 10 dolara üreten aynı kişidir. Filistin’de önüne geçtiği dozer paletleri altında ölen Rachel Corrine belleğinizin gerilerinden bir yerden geldi değil mi şimdi?

Duran Adam hiç yalnız kalmadı ve çoğaldıkça çoğaldı. Oysa kaç kişi Mustafa Kemal ya da Lenin ile aynı pozu vererek fotoğraf çektirmeyi düşünmüştür ki?

Bir süre sonra kırmızı elbisesi içindeki Condoleezza Rice imgesi ile Kırmızılı Kadın ikonu birbirine karıştığında şaşıracak mıyız?

“kahramanlarımız” duvarlara yazacak slogan bulamayanlar, sadece bazı şeylerin kahrolması gerektiğini bilecek kadar hayatı sevenler, bin bir türlü duygusunu hiç tanımadıkları ile buluşması için bulabildikleri her yere yazabilenler; tüm zenginliklerinin, yaratıcılıklarının duvarlarda tutunamayıp hayatları gibi silinip gideceğini bilen anti-kahramanlardı.

Onlar Gezi’de kahraman kavramını anlamsız kıldıkları gibi seçimlerde de lider, başkan kavramının üzerini stampa mürekkebiyle boyayacak olanlardır.

Yarın başkan adaylarının resimleriyle dolu duvarlara hep bir ağızdan yazalım:

“Seçmece bunlar!”

 

24-25 Ekim 2013

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: 2014 Yerel Seçimler / sosyalistler /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.