Gezi Direnişi – Eda Yiğit ile söyleşi

N. Cemal - 18 Kasım 2013 - İşçi Gündemi

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

GeziDirenisi_27 Mayis_18 Haziran_kapak (1)

Bize biraz kendinden söz eder misin?

Ben 1984 Ankara doğumluyum. Çocukluğumu Ankara’da geçirdim. İstanbul’a üniversite eğitimi nedeniyle geldim. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Şehir Planlama bölümünde lisans eğitimi aldım. Yüksek lisans eğitimini yine aynı üniversitede tamamladım. Eğitime devam ederken İstanbul’da bir belediyede şehir plancı olarak çalıştım. Aldığım eğitim, kente ve kentlilerin yaşam kalitesini iyileştirilmesine dair pekçok üretim yapılabilecek bir alanken, siyasetle kurduğu bağın çarpıklığına şahit oldum. Mesleki ve gündelik hayata dair beklentilerimi tamamen altüst eden zor bir dönemdi ama akademik dilin dışında “kamusal alana” dair farkındalık geliştirmeme, sorgulayarak başka türlü bir uyanıklık yaşamama neden oldu diyebilirim. Bulunduğum konumda mücadele yürütemeyeceğimi anladığımda kendime başka çıkış yolları aramaya başladım. Sözlü tarihle ilgili maceram bu vesileyle başladı. Osmanlı Bankası Müzesi’nde Sabancı Üniversitesi’nden Prof. Dr Leyla Neyzi’den sözlü tarih eğitimi aldım. İlk projeme bu eğitimle başladım. Bomonti Bira Fabrikası’nda çalışan işçilerin hayat hikâyeleri, örgütlenme biçimleri, sendikal deneyimleri üzerine çalışmaya başladım ve sözlü tarih yöntemini kullanarak bu konuda yüksek lisans tez çalışmamı tamamladım. Sonrasında işçilerle kurduğum iletişimin bir sonucu olarak belgesel projesine başladım hala tamamlayamadım ama bu sene içinde hem belgesel hem de bu konuda kitap çalışmasını sürdürüyorum. Sözlü tarihle tanışmak bir iş ya da geçinme aracı olmanın dışında sürekli hayatımda var olan bir yaşamı kavrama aracına dönüştü. Bir ürüne dönüşsün dönüşmesin anlatıları biriktirmeye başladım. Belediyeden ayrıldıktan bir süre sonra önce gönüllü olarak, sonra yönetici asistanı ve sözlü tarih uzmanı olarak İstanbul’un ilk kent müzesi olan Adalar Müzesi’nde çalışmaya başladım. Bu süreç müzecilik açısından öğretici olduğu gibi İstanbul ile kurduğu ilişki bağlamında Adalar’ı tanımak ve her yönüyle bir sözlü tarih arşiv çalışmasının nasıl yapıldığını da anlamama yardımcı oldu. Bu dönemde İstanbul dışında yaşayan Adalı Rumlarla, İsveç’te yaşayan göçmenlerle sözlü tarih çalışmaları yapma imkânına sahip oldum. Müzede 3 yıllık çalışma deneyiminin ardından, müze projelerinde araştırmacı olarak çalıştım. Şu anda serbest olarak yaptığım sözlü tarih kayıtları üzerine yeni kurduğum web sitesi (www. seslenincehatirladi.net) ve kitap projeleri için çalışmaya devam ediyorum. Pek kısa olmadı ama benim hikayem kabaca böyle…

 eda yiğit

Benim görebildiğim kadarıyla 20’yi aşkın Gezi Direnişi içerikli kitap yayımlandı. Senin “ Gezi Direnişi” kitabının diğer Gezi Direnişi kitaplarıyla arasındaki fark nedir? / Kitabınla neyi amaçladın ve nelere yer verdin?

Ben 27 Mayıs gecesi Gezi Parkı’na müdahale yapıldıktan sonra 28 Mayıs itibariyle işyerimde Taksim’de olduğu için sürecin başından sonuna süreci gözlemleme imkanına sahip oldum. Tarihe bir ana tanıklık ettiğimi kavramak 31 Mayıs sabahına denk düşüyor. Bu tarihten itibaren refleks olarak kaydetmeye başladım. Direnişte benimle birlikte olan ve Gezi’de direniş vesilesiyle tanıştığım birçok insanla konuşurken o anın tekrar edilebilir olmadığını ve kendi hafızamızı kavrayışımızı biriktirmenin hayati olduğunu düşündüm hep. Dolayısıyla bu biriken anlatıların bir kitaba dönüşüp dönüşmeyeceğiyle ilgilenmiyordum zaten ortamdan kopup durup düşünerek bunu bir proje olarak düşünmeye ruh halim uygun değildi. Durumun bu kadar refleks olarak gelişmesi olayları bizzat yaşamak ve sözlü tarihçi olmamdan kaynaklı sanıyorum direnişle ilgili herşeyi arşivlememe yol açtı. Mesai saatleri içinde ofiste işin gerektirdikleri yapmanın dışında geçirdiğim zaman sosyal medya mesaisiyle, geri kalanını da deneyimle geçirdim. Dolayısıyla kendim için biriktirdiğim malzemenin herkesin ihtiyacı olduğunu düşünmek tesadüfen tanıştığım yayıncının ‘neden böyle bir kitap çalışması yapmıyoruz ‘diyerek aklıma su kaçırmasıyla oldu. Bunu düşünmekle kitaba başlamak bir oldu. Uykusuz geçen iki ay sonunda ortaya çıkan gezi ruhuna uygun kolektif bir destekle gün yüzüne çıkanlar.

Aynı refleksle kısa zamanda geziye dair birçok kitap yayınlandı. Yayınlanan kitaplara genel olarak baktığımda kronolojik olarak yapılmış çalışmalar, fotoğraf albümleri, öykü kitapları ya da toplum bilimcilerin kavramsal çalışmaları olduğunu görüyorum. Hızlı bir şekilde organize olunarak okuyucuya ulaştırılan kitaplar, direnişi anlamak ve arşivlemek isteyenler için tercihe ve ilgiye göre alıcısı değişiyor.

Bizim yaptığımız çalışmanın en önemli özelliği konuyla ilgili belge niteliği taşıyan malzemenin bir arada bulunabileceği bir kitap olması. Kitapta yer alan kronoloji çalışmasında yayınlanmamış fotoğraflarla birlikte gün gün yaşananlar, sosyal medyada en çok yer bulan görsel malzeme, Gezi’de özellikle ilgi çeken ve varlık gösteren gruplarla yapılan röportajlar, sanal ortamda yaptığımız ankette direnişle ilgili ‘sıradan’ insanların sokağa çıkma nedenlerini okuyabilecekleri özgün bir bölüm bulunuyor.  Bunun dışında süreçte öne çıkan köşe yazıları, basın açıklamaları, gazete manşetleri yer alıyor. Geziyi konu alan müzik, animasyon, oyun, afiş, karikatür, duvar yazıları, istatistikler ve mektuplar gibi belki de süreci yaşarken takip edemediklerimizi toplu olarak bulma imkanı sunuyor. İçerik dışında tasarımından da söz etmem gerek. Renkli ve okunması kolay bir kitap oldu. Belki de benim farkını anlatmak yerine kitap basıldıktan sonra okuyucuların olumlu ve olumsuz eleştirilerini paylaşmam daha anlamlı.

Röportaj yaptığın kurumlar ve temsilcilerine dair örnekler verir misin? (Sana neler anlattılar?)

Kitap çok kısa bir zamanda içinde ortaya çıktı. Direnişte varlık gösteren, görünür olan herkesle röportaj yapma imkânı olmadı sanırım zaten öyle bir çalışma için ayrı bir kitap çalışması olabilir.

Röportajlar kabaca iki eksende toplanıyor. Gezi’de aktif olarak olan faaliyetleri, eylemleri, tepkileri merak edilen gruplar; TMMOB, Taksim Dayanışması, Antikapitalist Müslümanlar, Devrimci Müslümanlar, LGBT, Sosyalist Feminist Kolektif. Diğer röportajlar ana akım medyadan ayrışan, direniş sürecinde tirajları ve reytingleri yükselen “alternatif” medya ve siyasi partiler; Ulusal Kanal, Sol Gazetesi, Aydınlık Gazetesi, İşçi Partisi, TKP gibi. Röportaj yapmak istediğimiz ama yoğunlukları nedeniyle geri dönüş alamadığımız isimlerde oldu. Kısaca röportajların içeriğinden bahsetmek gerekirse,

–          TMMOB Fizik Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Üyesi Alper Mertoğlu; Gezi direnişinde yaşanan şiddetin aslında 12 Eylül darbesinde, sonrasında 90’lı yıllarda yaşanan faili meçhuller, üniversite hareketinin canlanmasıyla birlikte her gün hayatımızın içinde olduğunu, Taksim’in simgesel anlamını, TMMOB’UN hükümetin kentsel dönüşüm ve rant ilişkisine karşı yarattığı kamuoyu ve direniş esnasındaki rolü işleyiş biçimini,

–          TMMOB Şehir Plancıları Odası Başkanı Tayfun Kahraman; Taksim Dayanışması’nın direnişteki rolü, Dayanışma adına başbakan ile yapılan görüşme,  Dayanışma’dan gözaltına alınanların yaşadıkları kent mücadelesinin bundan sonra nasıl şekilleneceği,

–          Antikapitalist Müslümanlar Dönem Sözcüsü Özgür Kazım Kıvanç; Antikapitalist Müslümanlar’ın örgütlenme yapısını, direnişte hükümetin yarattığı din algısına karı İslam’ı yorumlama biçimleri, “komün”deki yaşamsal örgütlenme biçimine, gezide kılınan Cuma namazına ve Devrimci Müslüman’larla farklılıkları,

–          Devrimci Müslümanlar kurucu üyesi Eren Erdem; Devrimci Müslümanlar’ın örgütlenmesi, kapitalizmle mücadele alanları, projeleri, polis şiddeti nasıl deneyimledikleri, maruz kaldığı baskılar ve Antikapitalist Müslümanlar ayrıştıkları temel noktaları,

–          LGBT Blok üyesi Özlem Çolak; LGBT’nin kuruluşunu, politik duruşları, LGBT bireylerine karşı gezi sürecinde değişen algı ve tutumları, sloganların ortaya çıkış hikayesi,

–          Sosyalist Feminist Kolektif üyesi Banu Paker; kolektifin kurulma hikayesi, feminist hareketin politik özne haline gelmesi, gezi direnişinde yaptıkları küfürlü duvar yazılarını yapı bozuma uğrattıkları eylem ve gezideki faaliyetleri,

–          Ulusal Kanal Genel Yayın Yönetmeni Yener Güneş; direnişin yayın politikalarına etkileri, polis şiddeti, kanallarına verilen RTÜK cezası ve yeni yayın dönemindeki hedefleri,

–          Sol Gazetesi Editörü Yiğit Günay;  gazete çalışanlarının direniş deneyimleri, gazete tirajlarındaki değişimi, halktan gelen tepkileri,

–          Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa İlker Yücel; gazetenin medya içinde edindiği yer, çalışanlarının deneyimleri, polis şiddeti,

–           İşçi Partisi Genel Başkan Vekili Hasan Basri Özbey; İşçi Partisi’nin direnişteki rolü, AKP’nin antidemokratik tutumu, parti hedefleri ve öngörüleri,

–          Türkiye Komünist Partisi Merkez Komite Dönem Sözcüsü Zehra Güner; Parti hedefleri, iktidar kurum ve yetkililerinin beyanatları ve hükümet politikaları konusunda görüşlerini aktardılar.

 

“Gezi Direnişi” Kitabının hedef kitlesi kim? (Kimlere ulaşacağını düşünüyorsun?) / “Gezi Direnişi” kitabın için ‘Gezi Direnişi ve isyan sürecine dair belgesel bir başucu kitabıdır’ diyebilir misin?

Bu bir belgeleme / inceleme çalışması. Süreç hakkında aradığı pekçok bilgiyi toplu olarak elinin altında olmasını isteyen herkese hitap edeceğini düşünüyorum. Bundan sonrasında akademik çalışma yapacaklar için bir kolaylık, hem sokakta direnişte olamamış, süreci merak edenler için başvuru kaynağı olabilir. Kitabı hazırlarken süreç içinde aktif olan gruplar, siyasiler, ünlüler, sanatçılar, uluslararası destekçiler kimin sesi duyulduysa neredeyse hepsine yer vermeye çalıştığımız için belli ya da sınırlayıcı bir hedef kitlesi tarifi yapamam. Söylemeden geçemeyeceğim bir başka şey. Başında beridir fikrim benim okumaktan memnun ve zevk alacağım bir kitap olmasıydı. Bununla birlikte her şeyden bağımsız benim ve benim durumumda olanların satın alabileceğim bir ederi olabilmesiydi fakat kitap 600 sayfa ve çok sayıda fotoğraf kullanıldığı için kaliteli bir kağıda basılması maliyeti artırdığından kolayca edinilebilecek bir kitap olamayabilir.

 

Gezi Direnişi ve isyan sürecine dair senin değerlendirmelerin nedir? / Direniş ve isyanın sınıf karakterine dair bir belirlemen ya da değerlendirmen var mı?

Tarihimizde yaşamadığımız türden bir olaya tanıklık ettiğimizi düşünüyorum.  Gezi direnişi, Gezi Parkı’nda Taksim Yayalaştırma Projesi kapsamında imar izni olmadan inşa edilmek istenen Topçu Kışlası projesine karşı, yıkım ekiplerinin parka gelip, ağaçları kesme teşebbüsüyle başladı. Kısa zamanda sosyal medya aracılığıyla yayılan haber bir grup aktivistin yıkımı durdurmak için direnmesiyle devam etti. Parkta nöbet tutanlara, polis tarafından yapılan şafak baskınları ve ‘orantısız şiddet’,  binlerce insanın sokaklara dökülmesine ve direnişe katılmasına sebep oldu. Gezi Parkı’nda başlayan direniş, İstanbul’dan, Türkiye’nin diğer şehirlerine ve dünyaya sıçradı.

Binlerce insan bir aradaydı. Kentsel rant projelerine, AVM’lere, ayrımcılığa, polis şiddetine, iktidara, örgütsüzleştirmeye, sendikasızlaştırmaya, HES’lere karşı orada olanlar vardı. Özgürlük, eşitlik, emek, ücretsiz eğitim ve sağlık, demokrasi talepleri için olanlar vardı. Sadece ‘Yeter’ demek için, yeşili savunmak için, maddi ve manevi destek için orada olanlarda vardı. Bu kadar çok olabilmek için çok neden vardı. Örgütlüler, örgütsüzler, Müslümanlar, evsizler, meslek insanları, LGBT bireyleri, feministler, beyaz yakalılar, işçiler,  ‘Taksim Komünü’nde’ on beş gün birlikte yaşadılar, iletişim kurdular; tartıştılar, sorun çözdüler, çözüm buldular. Herkes varoluş koşullarına göre yetenekleri ve şiddete direnciyle, gücünün yettiğince saf tuttu. Şiddetin dozajı arttıkça yaralananlar, gözünü kaybedenler, hayatını kaybedenler oldu. Algılarımız, kavrayışımız değişti.

Sınıf temelli memnuniyetsizlikleri de kapsayan toplumsal bir hareket, kuvvetli bir kıpırdanma. Bu kıpırdanmanın Taksim’de filizlenmesi tarihsel arka planı ve simgesel anlamını düşünürsek şaşırtıcı değil. Topluluğun heterojenliği de şaşırtıcı değil çünkü Taksim her zaman kullanıcısı itibariyle oldukça kozmopolit bir alan. Belki bu süreç içinde konuşulan, tartışılan örgütlü ve örgütsüzlerin Gezi’de var olma biçimlerine anlamaya çalışmak gerekir. Direnişi orta sınıf isyanı, 90 kuşağının uyanışı, Kürtler ya da işçiler örgütlenseydi başka türlü olurdu diyenler oldu, eğer bu kadar irili ufaklı örgütler bütün alanı posterle, kendi propagandalarıyla donatmasalardı örgütlenmeye mesafeli olanlar alana çekilebilir, daha kuvvetli ve kalabalık olabilirdi diyenler oldu… Bana göre topyekün siyasallaşmamış politik bir hareketten söz ediyoruz. Herkesin ortaklaştığı talepleri vardı. Yukarıda bahsettiğim bu kuvvetli kıpırdanmanın örgütsüz olmanın yüceltilmesinden öte, Gezi’nin boşaltılmasıyla şehre yayılan forumlar, sendikalar, doğrudan temsili demokrasi araçlarının geliştirilerek örgütlenmeye evriltilmesi gerektiğini düşünüyorum. Mahallende,  iş yerinde, sendikanda, yaşam koşullarını iyileştirme, emeğinin karşılığını alma konusunda mücadele vermeden, ortak dili kurmadan başarıya ulaşabilmek bana imkansız görünüyor. Bu sebeple mevcut örgütlenme biçimlerinin eskiye nazaran daha karmaşıklaşmış emek-sermaye çelişkisine karşı toplumsal hareketlerle bağını, kıvraklığını, kendini çağın koşullarına göre güncellemesini, kimlerle ittifak kuracağını değerlendirmesi ve özeleştiri yapabilme yetisini kazanması elzem.

Gezi Direnişi’nin ardından işçi sınıfına ve işçi sınıfının bir parçası olan ‘beyaz yakalılar’a dair düşüncelerinde belirleyici bir değişiklik oldu mu?

Beyaz yakalıların direnişe katılımı yine konuşulan konulardan biriydi. “Turnikeler ayırır, meydanlar birleştirir” dediler. Gündüz Clark Kent gece Superman afişleri yapıldı. Plaza Eylem Platformu’nun kuruluşu sanırım 2008 yılıydı. Meslektaşlarına “iş adamı ya da iş kadını değil işçi olduklarını göstermeye çalışıyorlar” yorumu yapıldı. Beyaz yakalıların fazla mesaileri, işe iade davaları,  tam zamanlı ve düzenli çalışmıyor olmaları gibi yaşadıkları özlük haklarına dair sorunlar direnişi desteklemelerini etkilediğini düşünüyorum. Bunlar forumlarda tartışıldığını biliyorum.  NTV protestosunu beyaz yakalılar örgütlediler. Öğle molasında eyleme katıldılar. NTV emekçilerini eyleme çağırıp, canlı yayın yaptırttılar. “Barikatı Maslak Plazalarına taşıdık”, “Büyükdere İsyanı” “Biz de bir kolektif bedeniz! AVM’lerden alışveriş yapıyoruz, gazeteni biz alıyoruz, Bizi aptal yerine koyma” dediler. Bu tepkiyi verebilmeleri çok olumlu bir gelişme. Belirleyici bir değişiklik olup olmadığını net yanıtlayabilmek için beyaz yakalıların Gezi’den sonra örgütlenme sayılarındaki artışı bilmek gerekir. Öyle bir değişim olduysa direniş doğrudan temas etmiş demektir. Yani aslında emek- sermaye çelişkisi karmaşıklığı ne kadar artarsa artsın, eğitimine donanımına rağmen beyaz yakalıların işçileştiğini söyleyebiliriz. Kendimi de bir araştırma işçisi olarak tanımlıyorum. Şimdi aşılması gereken örgütlenme eşiği.

Bir ‘beyaz yakalı’ olarak Gezi Direnişi ve isyan süreci geleceğe dair umutlarını artırdı mı?

Benim çalışma hayatım üniversite yıllarında başladı. İlk işim DİE için işyerleriyle yapılan bir anket çalışmasıydı. Akademisyenlerin doktora araştırmalarına destek için çalıştım. Belediyede, müzede, mimarlık şirketinde çalıştım. Yaşadığım genel sorun, içerikleri farklı olsa da güvencesizlikti. Gelecek ay işten atılabilirsin, bütçeler değişir, biter Karşılıksız fazla mesai yapmak, görev tanımının dışında çalışmak -ki nedense o tanım hiçbir zaman net bir şekilde yapılmaz.  Sigortan geç başlatılır vs. Dolayısıyla evrensel standartlarda kazanılmış çalışma haklara rağmen destek alabileceğin başka bir meşguliyetin, Bir desteğin ya da dayanağın yoksa boyun eğilmesi, katlanılması gereken bir uğraşa dönüşür çalışma hayatı. Bir nevi patronun ile ev sahibin arasında para aktarımını sağlayan bir aracıya dönüşürsün. Örgütlenmenin imkansızlığına vurgular yapılır, satın alınabilecek her türlü konfor ürününü güzellemeler yapılır. Borçla ayını çıkaranlar, kredi kartlarıyla kendine ait olmayan bir parayı harcama huzursuzluğunu diken üstünde insanlar olur etrafında. Ben genellikle kendi iç örgütlenmemi “öğrenilmiş çaresizlik” üzerine kurmadım. Çünkü her zaman dünyanın, koşulların değişebileceğini, insanların kendi hayatlarına dair ayılabileceklerine ve birlikte inandıkları yolda mücadele verebilmenin gücünü kavrayabileceklerine inandım. Bu inanç miras yoluyla aktarılabilecek bir şey değil. Her kişinin özgürlüğe, emeğinin karşılığını almaya, insani koşullarda çalışmaya, yaşamı korumaya duyduğu arzuyla ilgili olduğunu düşünürüm. O arzuyu Gezi’de gördüm. Divan Oteli’nin önünde barikatların üzerinde ‘kurtarılmış topraklara hoşgeldiniz’ diye haykıran adamın nidalarıyla Gezi Parkı’na girdik. Kolektif bellekten hiç silinmeyecek olan bir travma ve coşku yaşadık, arzularımız kabardı, bastığımız toprağı, dokunduğumuz ağacı, soluduğumuz havayı değiştirdik. Şimdi kim Gezi’ye gittiğinde yeni kurak, renksiz ve zevksiz haliyle görebilir ki…

Gezi’den sonra yerleşen dilde 1980-2000 tarihleri arasında doğan bireyler ‘Y’ kuşağı olarak adlandırılıyorum. Apolitik değilim. Kent hareketlerinin içinde ve mesleğimden dolayı meslek odasının yürüttüğü mücadelede kimi zaman aktif kimi zaman takipçi olarak organik bağım oldu ama gezi süreciyle birlikte kenarında kaldığım ya da ortak bir dil konuşmakta güçlük çeken bir güruhun haykırarak aynı talebi dillendirebiliyor olması inancımı değiştirmedi aynı şekilde inanmaya devam ediyorum ama örgütlenmenin gücünü onun yaratabileceğe sarsıntıyı somut olarak görmemi sağladı.

Sınıfsal bilince sahip olmayan birçok insan yalnızlığını kalabalıklarla giderdi ve gerçekten yalnız olmadığını kendi gibi binlercesinin olduğunu gördüğüne tanık oldum ama bunun ne kadar kalıcı olabileceğiyle ilgili şüphelerim var. İnanç tazelemekle ilgili yapılabilecekleri deneyleyerek göreceğiz. Gazı alınmış bir gazoz gibi olmadığını da düşünüyorum çünkü her gün, bir yerlerde şiddet, talan, yağma ve rant uğruna kaybedilenler var. Kentin hafızası geri dönülemez biçimde yok oluyor. Hukuksuz olmasına rağmen, insanı yaşatan her değere, korunması gerekene saldırı var. Bunu ancak kendini insan yerine koymayan ya da psikiyatrik olarak müdahaleye ihtiyacı olanların yapabileceği kanısındayım. Nitekim başbakan için psikiyatristler “narsist, antisosyal” tanısı koydular. Düzelmesinin tek çaresi sürekli aynı doğrunun bıkmadan usanmadan söylenilmesiymiş. İnsanlarda bunu yapıyor. Sonrasında zaten kendi kendini imha edecekmiş… Öyle dediler bilmiyorum.

‘Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ mı?

Yok mümkünatı yok… Direnişi yaşarken tarihe tanıklık ettiğini hisseden ve mekanı dönüştürebilen, mizahla sinir savaşı verebilen, gülmeyi bile ideolojik bir eylem biçimine dönüştüren, sesini duyurmaktan çekinmeyen, şiddeti gözaltına alınmayı göze alabilen, kendi gibi olmayana kulak kabartabilmiş ve algısı değişmiş deneyimleri barındıran bir süreçten bahsediyorsak bence gerçekten eskisi gibi olmak imkansız. Tarihin doğasına aykırı. Ama dediğim gibi devam eden süreçten ne tür başarı ve kazanımların çıkacağı kestirilemez ama inat iyidir. Yaşamak için umut etmek, umut için inat gerekir…

Eklemek istediğin bir şeyler var mı?

Aslında benim Gezi Parkı’nda sözlü tarih niyetine kaydetmeye başladığım hikayelerin hiçbiri ilk kitapta yer almıyor. Olaylar tazeyken biriken anlatılar için ikinci bir tanıklık kitabı çalışmasını hazırlıyorum şu anda. Bu kitapta örgütlülerin kendi özeleştirileri, siyasi tartışmalar, eylem esnasında alınmış kayıtlar, ufak zamanlarda hafıza tazelemeye gerek kalmadan yaşananların üzerinden zaman geçmeden yapılan psikolojik ve toplumsal çıkarımlar var. Gezi’ye dair şimdiye kadar biriktirdiğim tanıklıklardan ‘sıradan’ın olanı, okunmayan, duyulmayan ve görünmeyen olanı,  göstermenin peşindeyim. Deneysel bir çalışma kurguluyoruz. Çünkü anlatılara paralel olarak kolektif olarak ortaya çıkan imgelerin soyutlamaları çalışmanın önemli bir parçası olacak. Şimdiden bunun da haberini vermiş olayım.

Bu söyleşinin kısa versiyonu, Kasım 2013 tarihli İşçilerin Sesi Gazetesinde yayınlandı.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Gezi İsyanı /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.