Gündem dışı bir tartışma veya yeni sınıf keşifleri – Selim Ergunalp

Sol Defter - 2 Şubat 2014 - Teorik Tartışmalar

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

 

Hükümetin ciddi bir buhranla karşı karşıya olduğu, sol yayın organlarında hangi bakanın veya milletvekilinin ne kadar milyonu hortumladığı, cemaatin ya da hükümetin şu veya bu hamlesinin ardında hangi niyetlerin gizli olduğu tartışmasının yoğunlaştığı bu günlerde tekrar toplumsal sınıflar hakkında tartışmaya girmek birçoklarına yersiz ya da zamansız görünebilir.

Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu buhran; sadece bir hükümet buhranı, sadece siyasal sistemin yetersizliğinin veya çürümüşlüğünün yol açtığı bir buhran değildir. Aksine çürümüşlük toplumsal sistemin tüm yapılarına; ekonomiden siyasete, kültürden eğitime ve hukuka kadar her alana yayılmıştır. Tüm kavga – gürültünün arkasında belirli toplumsal sınıf ve tabakaların çıkarları tayin edici bir rol oynamaktadır. AKP iktidarının destekçilerinin hangi toplumsal sınıf ve tabakalara dayandıkları iktidara geldikleri günden beri sol yayınlarda çokça tartışılan bir konu oldu. Bu kesimleri Anadolu kaplanları, İslami Kalvinistler, Yeşil Sermaye veya İslamî Burjuvazi gibi kavramlarla tanımlanma çabaları toplumda yeni sınıf veya tabakaların ortaya çıktığı tezlerini de beraberinde getirdi.

Öte yandan Haziran ayaklanmalarından sonra tekrar canlanan sınıf tartışmaları, orta sınıfın varlığı ve özgünlükleri veya bazı başka sınıfların tarih sahnesine çıkıp çıkmadıkları üzerine yoğunlaştı. Bu tartışma yalnızca sol çevrelerle sınırlı değil. Yeni Şafak’tan Zaman gazetesine oradan Capital dergisine kadar çok yaygın bir platformda “orta sınıfın yükselişi” son birkaç yılda sıkça işlenen bir konu oldu[1]. Sol yayın organlarında işçi sınıfı yerine toplumu dönüştürecek yeni özne arayışlarından, çeşitli yeni “sınıf” tasvirlerine kadar sayısız tez ortaya atıldı. Bazı aydınlar sınıf içinde yeni sınıflar keşfettiklerini duyurdular. Söz gelimi  Nasname adlı bir internet sayfasında “sol dünyanın önde gelen isimlerinden” Fuat Keyman orta sınıf tanımını şöyle açıkladı: “Başlıca üç orta sınıf var. Bir, dönüşüme tepki gösteren, gücü her geçen gün azalan eski laik orta sınıflar. İki, her geçen gün kuvvetlenen, muhafazakârlık söylemi güçlü yeni orta sınıflar. Üç, orta sınıflaşmaya başlamış ama hâlâ etnik kimlik vurgusuyla yaşayan Güneydoğu’daki Kürt vatandaşlar.”[2] Üç sınıflı orta sınıf!

Marksizm orta sınıfın varlığını inkar etmez ama bu sınıfın Amerikancı – Weberci (gelir seviyelerine ve refah yani tüketim alışkanlıklarına karşı tanımlanmasına karşıdır. Orta sınıfların tanımlanmasında, bazen açıkca bazen de ima yoluyla bu sınıfın yada bazılarının iddia ettiği gibi sınıfların varlığını kanıtlamak için en yaygın kullanılan iddialardan biri gelir seviyeleridir. (Bak: Praksis, sayı 32, sayfa: 91-113, Göran Therborn, 21. Yüzyılda Sınıf) Oysa orta sınıfın ya da herhangi bir başka sınıfın gelir seviyelerine göre tanımlanması ya da izafi refah kavramlarıyla açıklanmaya çalışılması son derece yanıltıcıdır. Gelirler mutlak değerler değildir. Kaldı ki gelirlerin şu veya bu seviyede olamamasının yanı sıra şıkça kullanılan bir başka sav da refah seviyesidir. Refah seviyesi çoğunlukla tüketim alışkanlıkları ve olanakları ile desteklenmeye çalışılır. Tüketim ise sadece Türkiye’de değil hemen kapitalist sistemin tümünde kredilerle desteklenmektedir. Bu iddialara karşı en sağlıklı tartışma “emeğin yeniden üretimi” ve bunun masrafları temelinde yapılabilir.

Bu ve benzeri akıl almaz sınıf tanımlarına, bir kaç yıldır giderek artan bir yoğunlukla hemen tüm yayın organlarında rastlamak mümkün. Üniversitelerdeki sosyoloji derslerinden bulvar gazetelerinin köşe yazarlarına kadar her yerde orta sınıfın büyümesinden, güçlenmesinden, toplumun gelişim ve dönüşümünde tayin edici bir rol oynadığından sözediliyor. Bazen bu Yeni Şafak gibi gazetelerde artık işçi sınıfının bir varlığı kalmadığı iddialarına kadar gidiyor. Bazen akademik çevrelerde Marksist sınıf anlayışının günümüz toplumlarına uymadığı, sınıf mücadelesinin artık toplumun gelişim ve dönüşümünün motoru olamayacağı “bilimsel verilerle” kanıtlanmaya çalışılıyor. Kimi çevrelerce devrimci misyon, toplumu değiştirme yeteneği, bazen açıkça bazen ima yoluyla, ne olduğu belli olmayan bu sınıfa mal edilmeye çalışılıyor. Günlük siyasal gelişmelerin hengâmesi içinde sınıf perspektifi kayboluyor. Bazen benzer tezler “sol”, “sosyalist” yazarların da onayını alabiliyor: “TSBD tarafından iki yılda bir, düzenlenen, ODTÜ’nün geleneksel desteğiyle yapılan Ulusal Sosyal Bilimler Kongreleri farklı disiplinlere mensup sosyal bilimciler topluluğunu bir araya getiriyor, (….) Katılıp katılmamak bir yana Utku Balaban’ın AKP tabanı olarak “Faburjuvazi” kavramı ilgimi çekti; daha fazla öğrenme arzusu uyandırdı.” (Ergin Yıldızoğlu, Cumhuriyet, 9.12.2013) Marksist, devrimci sınıf anlayışının imhası için topyekun bir saldırı karşısında olduğumuzu düşünmek için çok sebep var. Geniş bir çevrede itiraz edilmeksizin zımni  bir kabul gören bu ve benzeri iddialar orta sınıf tartışmalarının başından bu yana Marksizm’e ve Marksist sınıf anlayışına yöneltilen en etraflı tahrifat ve saldırıdır.

Bu tezlerden bir tanesi de Utku Balaban’ın savunduğu ve yaygınlaştırmaya çalıştığı Faburjuvazi tezi. U. Balaban ilk defa Haziran ayaklanmalarının öncesinde Redaksiyon dergisinin düzenlediği “Kapitalizm, Kent ve Mücadele” konulu bir sempozyumda tezini tartışmaya sundu. Daha sonra 8. Karaburun Kongresinde ve benzer çevrelerde tekrar gündeme getirdiği tezini son olarak Praksis dergisinin 32. sayısında ayrıntılı bir şekilde kanıtlamaya çalıştı. İlk sunuluşunda, özet olarak, tarih sahnesine kendi adlandırmasıyla Faburjuvazi adında yeni bir sınıfın çıktığı ve Türkiye solunun bu sınıfı teşhis edemediği için yenilgiye uğradığını savundu. Praksis dergisinde yayınlanan son yazısında, iddialarını genişleterek orta sınıf olarak adlandırılan kesimin içinde aslında bir değil, küçük burjuvazi, teknokrasi ve faburjuvazi olarak tanımlanabilecek üç “sınıf” olduğunu ve Marksizm’in bu “sınıf”ları tanımlayamadığını çünkü Marksist sınıf anlayışının yanlış olduğunu ileri sürdü.

İşçi sınıfının sınıf mücadelesinde en önemli silahı olan kendisi için sınıf bilinci, sadece kendi sınıfı hakkında bilinçli olmasını değil, fakat aynı zamanda mücadele içinde olduğu ve gelecekte de mücadele içinde olacağı sınıf ve tabaklar hakkında bilinç sahibi olmasını gerektirir.

Bu yazıda ele alınacak kaynaklarda Max Weber’in ve Webercilerin tezleri sık sık karşımıza çıkacak olmasına rağmen Weber’in teorilerinin toptan yada kapsamlı bir eleştirisi değil, sadece yeni-Weberci veya  yarı-Weberci anlayışla Marksist sınıf kavramına Utku Balaban’ın yönelttiği eleştirilerin bir değerlendirilmesi olacaktır.

Bir Garip Benzetme

İlk önce Faburjuvazi adının nereden geldiğini anlamaya çalışalım. Utku Balaban bu ismin kaynağını şöyle açıklıyor: “Henri Pirenne adlı tarihçi 11 – 12. yüzyılda, orta çağ sonrası büyüyen Avrupa kentlerinin kent duvarları dışında veya ‘sur-dışında’ yani Pirenne’nin kullandığı kavrama atıf yaparsak, büyüyen kentin ‘fau-bourg’unda, bir müteşebbis sınıfın geliştiğinden bahseder. Bu sınıf kent içindeki müteşebbislerden (yani ilkel burjuvaziden) bağımsız olarak kendini var edebilmiştir. Siyasal İslam’ın taşıyıcılığını yapan sınıf 1980’lerde benzer şekilde varoşta yani kentin çeperlerinde serpildi. Bu analojiden hareketle bu sınıfı, ‘burcun/surun dışında ortaya çıkan sınıf’ yani faburjuvazi (faubourgeoisie) olarak adlandıracağım.” (2013a:29)

Her benzetme (yani analoji) bir şeyin kendisi olmadığından dolayı kaçınılmaz olarak içinde hata payı taşır. Bir şeyi başka bir şeye benzeterek açıklamak belki günlük sohbetlerimizde yerinde bir metot olabilir, fakat yeni bir sınıfın varlığını, onun sosyo-ekonomik özelliklerini diğer sınıflardan ayrıcalıklarını ortaya koymadan bir benzetmeye dayandırmak güven verici bir metot olamaz. Kaldı ki bu benzetmede Belçikalı bir tarihçinin*[3] 11inci ve 12nci yüzyıldaki Avrupa kentleri hakkındaki tanımı, ne Türkiye’deki ne de İslam dünyasındaki kentlerin ve o kentlerde yaşayanların sosyal konumlarına hiçbir benzerlik göstermez. Tüm sosyolojik tahliller bir yana islam dünyasında özellikle Selçuklularda ve Osmanlıda kent sur içinde değildir. Anadolu’da kurulan her iki İslami devlet, var olan surları kullanmakla birlikte kendileri kent surları inşa etmemişlerdir. Bu coğrafyada hala görülebilen kent surları hıristiyan medeniyetlerin kalıntılarıdır. Kentlerin surların ardında saklanması Avrupa orta çağına has bir yapılanmadır.

“Bu failin faburjuvazi olarak adlandırılmasının nedenlerinden biri, Pirenne’in geç Ortaçağ Avrupa’sı kentlerinin “burçların dışında” (…..) ortaya çıktığını iddia ettiği sınıfın üstlendiği tarihsel rolün 1945 sonrası dönemde küresel kırdan kente göçle ortaya çıkan sınıfınkiyle olan analojik benzerliği.”(2013b:15)

“Analojik benzerlik” yani Türkçesi “benzer benzerlik”! Bu garip ifadenin temelinde sadece bir dil sürçmesi yok. Tezlerini benzerlikler temelinde inşa etmeye çalışmak yazarın yöntemsel (metodik) yaklaşımlarından biridir. Benzetmeler (U. B.ın sevdiği deyimle – analojiler) yazarın sadece burada tartışılan metninde değil fakat hemen bütün çalışmalarında bir yöntem haline gelir. Ele alınan konu ister bir olgu, bir süreç veya toplumsal bir kategori ya da olsun bunları kendilerine has özellikler, iç dinamikler yada çevreleri ile olan ilişkileri açısından tartışmak yerine, bambaşka konulardan örneklerle açıklamaya çalışmak ısrarla başvurduğu bir yöntemdir. Aynı yöntemi yazarın “Bir Etnografi Olarak Kapital” başlıklı yazısında da görüyoruz. Burada Marks’ın Kapitali’nin aslında bir etnografi çalışması olduğunu ileri sürerken Malinowski’nin Papua Yeni Gine sınırları içindeki takımadalarda yaşayan bazı topluluklar arasındaki Kula değişimi üzerine yapılan bir çalışmaya “analojik benzetme”yle dayanılır. (2012:2)

Fakat burada sadece yöntemsel olarak bir gariplik yok. Her şeyden önce yazarın alıntı yaptığımız metininde; ilk önce H. Pirenne’ye atıfta bulunarak Faburjuvazinin 11. ve 12. yüzyıllarda ortaya çıktığı, fakat bir kaç sayfa önce “geç orta çağda”, yani 15. ve 16. yüzyıllarda ortaya çıktığı ileri sürülmektedir.  Aynı zamanda “geç Ortaçağ Avrupa”sındaki sosyal, ekonomik ve kültürel şartların 1945 sonrası dünyasına ne kadar benzediği son derece tartışma götürür bir iddiadır. Burada bulunulabilecek tek benzerlik göçün yönünün kırdan kente olması veya daha net bir ifadeyle tarım sektöründe istihdam edilenlerin göç sonrasında başlangıçta Verlagsystem’i içerisinde, daha sonraki yüzyıllarda manifaktür sanayide istihdam edilmeye başlanmalarıdır. (Bu konu yazının ilerleyen sayfalarında biraz daha ayrıntılı ele alınmaya çalışılacaktır.) Tüm bunları gözönüne alınca sekiz yüzyıl önceki bir sosyal gelişme ile bugünkü sosyal sınıfların nasıl benzeştiğini anlamak güçtür.

Yukarıdaki benzetmenin ciddiye alınması gereken yönü, yazarın, metinde ele aldığı toplumsal tabakaların göç kökenli olduklarını, 70’li yıllardan beri gittikçe yoğunlaşan, kırsal alandan kentlere akan göçmenlerden oluştuğunu belirtmesidir. Fakat göçmenliğin önemli bir özelliğini, sınıf tartışmasında göz ardı edilemeyecek bir özelliğini dikkate almıyor. Göç ve göçmenliğin toplumsal tabakalaşmaya getirdiği en önemli ve ayırt edici etki, sınıfsız (declasse) veya sınıf dışı (henüz bir sınıf karakteri kazanmamış anlamında) unsurların çoğalmasıdır. Köyünde toprağını elinden çıkarmış veya çıkarmak zorunda bırakılmış köylülerin, kasabada tezgâhını dağıtıp kente göç etmiş zanaatkârların büyük kitlesini meydana getirdiği bu tabaka kentlerde sürekli veya geçici işsizlik, yoksulluk, eğitimsizlik ve kültürel yabancılığın tehdidi altındadır. İşgücünden başka sermayesi olmayan göçmenler artık köylü değillerdir, fakat sınıf bilinci açısından henüz işçi de olamamışlardır. Köyler ve kasabalar boşalırken, sadece köylüler ve zanaatkârlar değil, onların ensesinde boza pişiren tefeciler ve bezirganlar da kentlerin çeperlerine yerleştiler. Bu sermaye sahibi kesim kendisiyle birlikte sömürü yöntemlerini de kentlerin çeperlerine taşıdı. Utku Balaban’ın üzerinde tartıştığımız metninde ise bu konu üzerinde hiç durulmuyor.

Faburjuva kim?

Yazarın iddialarının ampirik dayanağı, kendisinin, bazıları diğer araştırmacılarla birlikte olmak üzere, İstanbul’un Bağcılar semtinde, evlerde ve merdiven altı atölyelerde yapılan tekstil üretiminin ve bu sektörde çalışanların incelenmesine dayanır. Bu araştırmalarında Balaban Bağcılarda, bu çeşit iş yerlerinde ve evlerde “muhafazakâr bir tahminle 50.000 kadının istihdam” edildiği, “sokak başına 3,5 merdiven altı atölye düştüğü”  gibi son derece değerli sosyolojik verilere ulaşır. Bu insanların büyük bir çoğunlukla, siyasi İslami düşünceye bağlı, taşradan büyük şehirlerin çeperlerine göç etmiş kişiler tarafından, ataerkil ilişkiler içerisinde istihdam edildikleri çeşitli çalışmalarda anlatılır. Faburjuvazi olarak adlandırılan kitle, kendileri de gene Anadolu’dan göç etmiş insanları son derece ilkel çalışma koşulları altında ve güvenceliksiz şartlarda çalıştıranlardır.  U. Balaban’ın Esra Sarıoğlu ile yaptığı bir çalışmada ise bu insanların, sadece merdiven altı atölyelerde değil aynı zamanda fabrikalarda da (örneğin Avcılar’da) istihdam edildiklerini öğreniyoruz. (20  :2-3) Yani kırsal alandan göçerek “varoşta yani kentin çeperlerinde” yerleşmiş bu “müteşebbis sınıfı” insanları bir tek biçimde istihdam etmiyor.[4] Kaldı ki insanları sadece merdiven altında istihdam eden müteşebbisleri ele aldığımızda dahi bunları mütecanis (homojen) bir kitle olarak göremeyiz. Şayet müteşebbis merdiven altı atölyesinde kendisi de çalışıyorsa tipik bir küçük burjuvadır, ama yarım düzine merdiven altı atölyeyi örgütleyip artı değere el koyuyorsa burjuvadır. (Tabii kendisi de çalışan küçük burjuva da artı değere el koymaktadır.)

Sosyal araştırmalarında son derece titiz yöntemlerle, tekstil sektöründe taşeron (subcontacting) işletmecilik de dâhil olmak üzere işçi işveren ilişkilerini irdeleyen yazar, yeni bir “sınıf” keşfini ilan ettiği metinlerinde bu kesimdeki işverenlerin sınıfsal açıdan farklılık ve çeşitliliklerini gözardı ederek, hepsini Faburjuvaziye dahil eder.

U. Balaban’ın başvurduğu kaynaklardan biri; F. Mendels‘in, “Proto-Industrialization: The First Phase of the Industrialization Process” adlı eseri, (“Endüstileşme Sürecinin İlk Aşaması: Proto-Endüstrileşme”) aslında yeni bir sınıfın ortaya çıkışına kanıt olarak gösterilen üretim biçiminin karakterini gayet güzel özetler. Mendels, sanayileşmenin emek-yoğun tekniklerin kullanılmasıyla başladığını ve fakat bu yöntem ve sürecin, “içinde bulunduğumuz yüzyılda gelişmekte olan ülkelerde” de kullanıldığını anlatır. (1972: 260-261) Proto endüstrileşme (veya proto sanayileşme) başka bir deyişle enformel (biçimsiz) sanayi, sanayileşme sürecinin ilk aşamasıdır. Bu süreçte yeterli kapital birikimi sağlayan burjuva ya aynı sektörde fabrika üretimine geçecek yada sermayesini başka başka sektörlere yatıracaktır. Burada da olan tamamen budur ve Türkiye’de, özellikle tekstil sektöründe bunun pek çok örnekleri vardır.

Yeterli sermayesi bulunmayan ve kredi sağlamakta güçlük çeken küçük burjuva ilk sermaye  birikimini tabii ki kendisi için en az masraflı olan, en az yatırımı gerektiren yöntemlerle sağlamaya çalışacaktır. Ayrıca “subcontructing relations” (taşeronca ilişkiler), ne sadece teksil sanayiinde ne de sadece sermaye birikiminin ilk aşamalarında görülen bir yöntemdir. Bunun örneklerine batıdan doğuya, kuzeyden güneye tüm ülkelerde rastlanabilir ve Türkiye’de de Taşeronlaşma olarak bilinen yöntemdir. Özünde tüm bu yöntemlerin ortak karakteri işçileri küçük işletmelerde güvencesiz, sendikasız ve hepsinden önemlisi ucuza çalıştırmaktır. Ancak bu olgu sadece Anadolu’dan kentlerin çeperlerine göç etmiş, küçük sermaye sahiplerinin ortaya çıkardıkları ve sürdürdükleri bir süreç değildir.

Bu metinde Faburjuvaziyi tanımlayan ölçütler, aslında sınıf içi bölünmelerin tanımlanmasında kullanılmasına rağmen, yazar bunları, sınıflar arasındaki sınırların nesnel ölçütleriymiş gibi ele almaktadır. Faburjuvazi olarak adlandırılan bu toplumsal tabakanın burjuvaziden işlevsel farklılıkları vardır. Örneğin, kendi açılarından ele alındığında, ilk sermaye birikimini sağlamak gibi. Fakat bu sınıfsal bir farklılık değildir. Taşradan göçmüş, çeperde yaşayan girişimci ilk sermaye birikimini ilkel ve “olgunlaşmamış” (sofistike olmayan) yöntemlerle sağlamaya çalışırken, burjuvazi bunu daha modern yöntemlerle yapmaktadır.

Burjuvanın da bir “oluşma” süreci vardır. Şayet yeterli sermayesi henüz yoksa veya kredi bulamıyorsa, sermayesini işçileri “arkaik” metotlarla çalıştırarak (ev, atölye işçiliği) elde etmeye çalışacaktır. Kapitalizm küçük işletmelerden doğmuştur ve sürekli olarak yeni biçimlerde tekrar tekrar doğmaktadır. Kapitalizm, kaçınılmaz olarak bu tarz işletmelerden tekrar tekrar büyük sayıda bir orta tabakayı yaratmaktadır. Fakat kapitalist üretim ilişkileri bu küçük işletmecileri, sermayelerini büyültüp kapitalistlerin saflarına katılamadıkları ölçüde, uzun vadede kaçınılmaz olarak işçi sınıfının saflarına itecektir. “Faburjuva” unsurlar, küçük burjuvaziden burjuvaziye ya da işçi sınıfına geçiş halindeki sınıf unsurları olarak tanımlanabilirler.

Bu süreç kapitalizmin doğuşundan beri durmaksızın tekrarlanmaktadır. “Şimdiye kadarki küçük orta-tabakalar, küçük sanayiciler, tüccarlar ve rant sahipleri, zanaatkarlar ve köylüler, tüm bu sınıflar; kısmen kendi küçük sermayelerinin büyük sanayi için yetersiz kalması ve büyük kapitalistlere rekabette yenik düştüklerinden, kısmen kendi yeteneklerinin yeni üretim biçimleri karşısında değersizleşmesinden (giderek) proletaryaya karışıyorlar.” (1983:469) 2

Faburjuvazi Nasıl Sınıflaştı?

Utku Balaban, bu yeni “sınıf”ın 2. Dünya Savaşından sonra dünya tarih sahnesine çıktığını tespit eder. “…. bu aşamada faburjuvazinin küresel ölçekte burjuvazi ve proleteryaya karşı bağımsız bir siyasi mevcudiyet gösterebildiği çağın, yani sınıflaşabildiği dönemin, İkinci Dünya Savaşının bitimiyle başladığı varsayımından hareket etmek, bu sınıfın içine doğduğu toplumsal koşulları tarif etmeyi kolaylaştırır.” (2013b: 41)

Demek ki, sandığımız gibi Faburjuvazi sadece Türkiye’ye has bir oluşum değil, aksine küresel bir “sınıf” imiş. Fakat burada kaçınılmaz olarak, akla başka bir soru daha takılıyor.  11. ve 12. yüzyıldan itibaren  “kentlerin çeperlerine” yerleşen bu sosyal tabaka neden 800 – 900 yıldan beri Faburjuvazi olarak “sınıflaşamadı”? Neden kentin içindeki ve çeperlerindeki burjuvalar arasında bir sınıfsal farklılaşma, yukarıda tartıştığımız ev, atölye işçiliğinin özellikle 17., 18. ve 19. yüzyıllardaki yaygınlığına rağmen, 2. Dünya Savaşına kadar gerçekleşemedi?  Bu soruya cevap olarak “sınıflaşamamanın” gerekçelerini şöyle sıralıyor:

“Bu ayrım kısa sürdü ve iki sınıf/fraksiyon birbirleri içine massoldu; çünkü endüstriyel ve ticari temerküz eş zamanlı devam etmekteydi.” (2013b:40) Demek ki, biri kentin içinde diğeri kentin çeperlerinde olmak üzere iki “sınıf” varmış. Böylece sınıfsal farklılaşmanın ölçütlerinden birinin kent surlarının içinde ya da dışında olmaya bağlı olduğunu da öğrenmiş bulunuyoruz. Fakat buradaki esas garip açıklama, bu “massol”manın o zamanlar, yani 2. Dünya Savaşı’ndan önceki dönemde, sanayi ve ticari yoğunlaşmanın eş zamanlı  gerçekleştiği iddiasıdır. Hiç bir kanıta dayanmayan bu iddia, savaş sonrasında sanayi ve ticari yoğunlaşmanın eş zamanlı olamadığını öngörür. Böyle bir eş zamanlılığın belli toplumsal grupların “sınıflaşmalarının” sebebi ve ölçütü olup olmadığı bir yana, sanayi ve ticaretin yoğunlaşması her dönemde eş zamanlıdır, çünkü birinin yoğunlaşması diğerinin de yoğunlaşmasını ivmelendirir. Kaldı ki savaş sonrasının en belirgin özelliklerinden biri, sermayenin daha önceki yıllarla ve yüzyıllarla kıyaslanamayacak derecedeki hızlı yoğunlaşması ve merkezileşmesidir. Bu süreç ticaret ve sanayi sermayesinin, hem dünya çapında hem Türkiye’de giderek daha az elde toplanmasından başka bir sonuç getirmemiştir. (Burada Finans Kapital’in yapısı ve oluşumu üzerine yeni bir tartışmaya girmeksizin, “Mülksüzleştirme Ağları” adlı internet sitesine bir göz atmak yararlı olabilir.) Sanayi ve ticari yoğunlaşma hiç bir zaman 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde olduğu kadar eş zamanlı olmamıştır.

İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasındaki faklılığın sebepleri olarak ise “onaltıncı yüzyıldan itibaren kuzeybatı Avrupa’nın farklı bölgelerinde” proto-endüstrileşme adı verilen bir sanayi sürecinin yaşanması ve “onaltıncı ve onsekizinci yüzyıllar arasında” Verlagssystem’in yaygın olması gösterilmektedir. (2013b:40) Verlagssystem, Manufaktür sanayiinin bir ön biçimidir. Bu sistem yaygın olduğu yüzyıllarda, kendilerine işlenecek malzeme temin eden, çoğunlukla tüccar olan bir dağıtımcının (Verleger), işçilere işlenmiş malın belli bir fiyattan alınması garantisi vermeksizin birçok ailenin kendi konutlarında, dağıtımcıya bağımlı olarak çalışmaları temeline dayanır. Kapitalist ilk birikimin mümkün olduğu kadar az yatırımla işçilerin yarattığı artıdeğere el konulmasını sağlayan bu yöntem günümüzde de bir çok ülkede büyük şirketler ve kapitalistler tarafından kullanılmaktadır. Belli sektörler de bir çok şirket üretiminin bir kısmını ve yeri geldiğinde tamamını bu yöntemle şirket bünyesi dışına taşıyarak, yasal bir düzende hem işçilere ödemeleri gereken ücretler, sigorta primleri gibi masraflardan tasarruf etmekte hem de çeşitli vergilerden kurtulmaktadırlar. Bu yüzden 16. yüzyıldaki Verlagssystem’i andıran bu yöntemler hala yaşamaktadır. Fakat bu yöntemlerden dolayı günümüz kapitalizmi  Verlagssystem olarak adlandırılamaz. Proto-Endüstrileşme ise, yukarıda ifade edildiği gibi, bizzat bu kavramın geliştiricisi F. Mendels’in ifadesiyle “içinde bulunduğumuz yüzyılda” kullanılmaktadır. Balaban’ın benzetmelere (analojilere) dayanan akıl yürütmesi sadece belirli kavramları anlamsızlaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda yüzyılları da birbirne karıştırıyor. Kaldı ki Verlagssystem tam da egemen ekonomik sistem olduğu dönemde, ilk kapitalistlerin (şehir surlarından bağımsız olarak) ortaya çıkışını kolaylaştırmıştır. Dolayısıyla “Faburjuvazi’nin sınıflaşamamasının” bununla zerrece ilgisi yoktur.

Öte yandan “sınıflaşa”mamanın ardında ileri sürülen gerekçelerin tutarsızlığı aslında toplumun bu kesimi için ileri sürelen “sınıflaş”manın hiç bir dönemde gerçekleşmediğinin bir kanıtıdır.

Bir Çeşit Toplumsal Sınıf Tanımı

Balaban’ın bu sonuçlara nasıl ulaştığını kavrayabilmek için, kendisinin sınıf kavramından ve tanımından ne anladığını, Marksizm’e yönelttiği eleştirilerle birlikte ele alalım. Praksis dergisinde, sözünü ettiğimiz yazısında şöyle diyor Balaban: “Tekelci kapitalizmin kurumsallaşması ile Kuzey Atlantikli işçi sınıfının tüketim alışkanlıkları ve siyasi tutum açısından “orta sınıflaşması” Marksistleri epey oyaladı.” (2013b:17) Demek ki sınıfların üretim ilişkileri içindeki işlevleri ve rolleri değil de, tüketim alışkanlıkları ve siyasi tutumları bir sınıfın tanımlanmasının ölçütü olabiliyor. Fakat birkaç satır ileride yazar şu ifade ile bu müthiş teorik açıklamada ısrarcı olduğunu gösteriyor. “….. çünkü orta sınıf(lar) öyle bir toplum kesimiydi(ler) ki farklı üretim biçimleri içinde ortaya çıkabiliyor(lar)dı.” (2013b:17)  Demek ki bir sınıf birden fazla üretim biçiminde var olabiliyor. Mesela işçi sınıfı hem feodal hem de kapitalist üretim biçiminde ortaya çıktığını iddia edebiliriz. Sanki başkalarının düşüncelerini aktarırmış gibi ifade edilen bu yaklaşımın aslında yazarın kendi temel yaklaşı da olduğunu ileride göreceğiz. Mesela teknokrasinin “bağımsız bir sınıf duruşu geliştirmesi”ni “malumat üzerindeki tekeline” dayandırması gibi. (2013b:18;33) Bu tez iki gerekçeye dayandırılıyor. Birincisi, Weberci “yatay katmanlaşma” anlayışının toplumsal sınıfları tahlil etmekte Marksist yaklaşımdan daha doğru olduğu, ikincisi ise sınıfların üretim ilişkileri içindeki konumlarına ve rollerine göre değil sermayenin dolaşım süreci içindeki işlevlerine göre daha doğru tahlil edilebilecekleri.

“Dolayısıyla tanımlayacağımız fail, burjuvazi ve proletarya arasındaki kutuplaşmanın  doğurduğu sınıf hiyerarşisinin ‘orta katmanında’ yer alan (adı ne konulursa konulsun) bir ‘orta sınıf’ değil sermayenin dolaşım sürecindeki metamorfozlarını mümkün kılan bir sınıf. Faburjuvaziye sınıf hüviyetini kazandıran faaliyet bu sınıfın üretken-sermayenin meta-sermayeye metamorfozunda yüklendiği toplumsal rol.” (2013b:14)

Burada yazarın, faburjuvazi olarak tanımlanmasını istediği yeni bir sınıfın varlığı konusundaki tezinin temel gerekçesini görüyoruz. Söz konusu gerekçe esas olarak bu “sınıf”ın sermayenin dönüşüm sürecinde (metamorfoz) yani, buradaki ifadeye bağlı kalarak söylersek, sermayenin bir biçimden başka bir biçime dönüşmesinde özel bir rol oynadığı iddiasına dayanır. Böyle bir rolün gerçek olduğu kabul edilse dahi, neden benzer bir rol oynayan, sanayi sermayesi, banka sermayesi, ticaret sermayesi gibi diğer sermaye gruplarının “sınıf” olarak tanımlanmadığını, yani sanayicilerin, bankacıların, versairenin ayrı ayrı “sınıf”ları olmadığını anlamak güçtür. Şayet iddianın doğru olduğundan hareket edersek burjuvaziyi de, sermayenin dolaşım sürecinde oynadıkları rollere göre, üç yeni sınıfa ayırmamız gerekir: Sanayi burjuvazisi, banka burjuvazisi ve ticaret burjuvazisi!

U. Balaban’ın tezinin temel dayanaklarından biri, bu yeni sınıfın “sermayenin dolaşım sürecindeki metamorfozlarını mümkün kılma”sıdır. Kaçınılmaz olarak burada söz konusu dönüşümün (metamorfoz) faburjuvazi dışında kapitalist grup veya tabakalar tarafından gerçekleştirilip, gerçekleştirilmediğini irdelememiz gerekir. Kapitalizmde üretime giren sermayenin meta-sermayeye dönüşmesi şu veya bu burjuva tabakasının niyet ve yeteneklerine bağlı olarak değil, kapitalist sermayenin dolaşımı, sürecin doğası gereği gerçekleşir. Üretken –sermaye ve meta-sermaye Marksist yazında sıkça kullanılan kavramlardır ve Marks’ın çeşitli eserlerinde ayrıntılı olarak incelenmiştir. Karl Marks bu konuyu özellikle Kapital’in 2’inci cildinde ele almasına rağmen, birinci ciltte de, Sermayenin Birikim Süreci bölümünün girişinde, sermaye dönüşümünü gayet özlü olarak şöyle özetler: “Bir miktar paranın üretim araçlarına ve emek gücüne dönüşmesi, sermaye olarak iş görecek bir miktar değerin yapacağı ilk harekettir. Bu dönüşüm piyasada, yani dolaşım alanında olur. Hareketin ikinci aşaması, yani üretim süreci, üretim araçları, değerleri kendilerini meydana getiren unsurların değerini aşan, yani başlangıçta yaratılmış bulunan sermaye ile birlikte bir artık değeri içeren metalara dönüşür dönüşmez tamamlanmış olur. Bu, bu metaların satılmaları,  değerlerinin para olarak gerçeklik kazanması, bu paranın yeniden sermayeye dönüşmesi, bu hareketin durmadan yenilenesi demektir. Sürekli birbirini izleyen aynı aşamalardan geçerek oluşan bu döngü sermayenin dolaşım  hareketini oluşturur.” (2011: 545)

Okuyucunun sabrına dayanarak Kapital’in ikinci cildine de bir göz atmamızda yarar var. “Sermaye-değerin, dolaşımının çeşitli aşamalarında büründüğü iki biçim, para-sermaye ve meta-sermayedir. Üretim aşamasına ilişkin biçim ise üretken sermayedir. Toplam devresi sırasında bu biçimlere bürünen, bunlardan sıyrılan ve her birinde o özel biçime ait işlevleri yerine getiren sermaye, sanayi sermayesidir; sanayi burada, kapitalist temele göre yürütülen bütün sanayi kollarını kapsayan bir anlamda kullanılmıştır.” “Para-sermaye, meta-sermaye ve üretken sermaye, bu nedenle, işlevleri, birbirinden ayrılmış aynı biçimde bağımsız sanayi kollarının içeriğini oluşturan bağımsız sermaye türlerini ifade etmezler. Burada onlar, yalnızca, sanayi sermayesinin birbiri ardına her üçüne de büründüğü özel işlevsel biçimleri belirtirler.”  ….. “Sermaye, devresini normal olarak, ancak, çeşitli evreleri kesintisiz birbirine geçtiği sürece belirlemiş olur.” ……. “Sanayi sermayesi her evresinde belli bir biçime bağlanmıştır: para-sermaye, üretken sermaye, meta sermaye. Her özel biçime tekabül eden işlevi yerine getirmeksizin, yeni bir dönüşüm evresine girebileceği biçimi alamaz.” (2004: 51-52)

Burada anlaşılamayan bir şey var mı? Demek ki, kapitalist üretim ilişkileri içerisinde sermaye bir kere işleme sokulduğunda (bir “işe yatırıldığında”), sürecin sonunda kapitalistin kazanç elde edebilmesi için, kaçınılmaz olarak bir biçimden diğerine dönüşmek zorundadır. Ve burada para-sermayeyi yatıranın kentin çeperinde yaşayan Müslüman veya kuşaklar boyudur İstanbul’un en mutena semtlerinde oturan kapitalist olması  hiç bir ayırt edici rol oynamaz.

Dolayısıyla yazarın faburjuvaziye atfettiği “toplumsal rol” yukarıda sözü edilen üç sermaye grubunun oynadıkları rolden ekonomik açıdan çok da farklı değildir. Aradaki tek farklılık, faburjuvazi olarak adlandırılan ve çoğunlukla diğer burjuva gruplarından daha farklı bir kültürel ve sosyal yaşam süren bu grubun diğerleri ile aralarındaki toplumsal mevki (statü) farklılığıdır. Sözü edilen grup diğerlerinden daha farklı bir toplumsal çevrede yaşar ve onlardan daha farklı alışkanlıkları, gelenekleri olabilir. Fakat cevaplanması gereken soru bu farklılığın ayrı bir sınıf yaratıp yaratmadığıdır. Bu ölçütler toplumsal sınıfların farklılığını belirlemede tayin edici evrensel ölçütler ise ve U. Balaban’ın teorilerinin temelinde yatan mantıkla düşünürsek, örneğin batı Avrupa ülkelerindeki Türkiye’den ya da Afrika’dan göçmüş işçileri  Avrupa ülkelerindeki işçi sınıfının dışında ayrı bir “sınıf” olarak kabul etmemiz gerekir.

Ele aldığımız metinde açıkça söylenmese dahi, yazar toplumsal sınıfların ve tabakaların tahlilinde Max Weber’in yöntemini kullanıyor. Ancak Weber’den farklı olarak toplumun sadece statü (toplumsal mevki) gruplarından oluşmadığını sınıfların da varlığını kabul ediyor. Bu yarı-Weberci anlayış ortaya son derece garip bir sentez çıkartıyor. Toplumsal sınıflar insanların üretim ilişkileri içindeki yerlerine konumlarına bakarak değil statülerine bakarak irdelenmeye çalışılıyor. Toplumsal mevki (Statü) gurupları Max Weber’de toplumsal değişimlerde toplumsal sınıflardan daha çok rol oynadıkları iddia edilen kategorilerdir.

Üzerinde durulması gereken bir başka garip anlayışı da açıklığa kavuşturmak gerek: Yazar, Faburjuvazi adını verdiği “sınıf”ı tanımlarken yukarıda gördüğümüz gibi bu “sınıf”ın; sadece “sermayenin dolaşım sürecindeki metamorfozları mümkün” kıldığını söylemekle yetinmez, fakat aynı zamanda “proleterleşmeyi sevk ve idare” ettiğini iddia eder. (2013a: 27) Proleterleri değil, proleterleşmeyi „sevk ve idare“ etmek ne demek? Proleterleşmenin, belirli ekonomik ve sosyal koşulların bir sonucu olmaktan ziyade bir başka sınıfın idari, yönetimsel tedbirlerine bağlı olduğu mu söylenmek isteniyor?

Ama bu da Weberci bürokrasi ve şeref kavramlarının getirdiği bir yaklaşım.

Sosyalist sol’un 90’lardan sonra Türkiye’de güç kaybetmesi sorununu irdeleyen değişik yaklaşımlar özetlendikten sonra bir „kültür merkezli yaklaşımdan“ söz edilerek, Redaksiyon dergisinin ekindeki metinde daha çok bunun üzerinde durulacağı belirtiliyor. Gerçekten kültür merkezli yaklaşım yazarımızın temel eğilimi olarak da karşımıza çıkıyor. Metnin ortalarında siyasal İslam’ın “sınıfsal taşıyıcısının” tartışılmasına geliyoruz. Burada nihayet somut verilere dayanan bir tahlil (analiz) beklerken, “Büfeci kapitalizmi”nin “durumu tarif eden en sofistike kavram” olduğunu öğreniyoruz. (Sophistiqué  veya sophisticated = gelişmiş, karmaşık TR)

“Dolayısıyla paradoksun çözümü, siyasal islam’ın üretim ilişkilerinin analizinden çıkan tahlilde yatmakta.” (2013a: 29) Siyasal İslam’a özgü bir üretim ilişkileri olabilir mi? Üretim ilişkileri belirli siyasal gurupların tercihlerine göre şekillenebilir mi? Örneğin genel olarak solcuların veya bir parti örgütlenmesi olarak CHP’nin üretim ilişkilerini analiz edebilir miyiz? Veya batı Avrupa’da kapitalizmin ortaya çıktığı çağda Kalvinistlerin kendilerini diğer toplumsal sınıf ve tabakalardan ayıran kalvinist üretim ilişkilerinden söz edilebilir mi?

Bu tepe taklak mantık yada metot metnin tamamında görülebilir. Yazar “siyasal İslam’ın sınıfsal taşıyıcısının kim olduğu” sorusunu soruyor. Fakat bu soruya henüz tutarlı bir cevap bulamadan bu taşıyıcının “ikinci dünya savaşı sonrası dönemde tarih sahnesine çıkmış bir sınıf” olduğunu öğreniyoruz. Bir sınıfın varlığını belirlemek için gerekli olan ekonomik, sosyal tahliller yapılmadan ya da böyle tahliller başka bir yerlerde saklı ise bunlar okuyucuya anlatılıp açıklanmadan ön şart olarak yeni bir sınıfın ortaya çıktığı önermesi ile karşılaşıyoruz. Daha sonra bir analoji vasıtasıyla bu sınıfa bir isim konulmaya çalışılıyor.

Daha çok sınıf

Ancak Balaban, hızını alamayarak, Faburjuvazinin yanı sıra bize iki yeni “sınıf”ın daha ortaya çıktığını gösterir: Teknokrasi ve yeni bir biçimde tanımlanan küçük burjuvazi! Yazar küçük burjuvaziyi şöyle tanımlıyor: “…. Küçük burjuvazinin kompozisyonu önemli ölçüde değişti: Esnaf kesiminin ideal-tipik temsilcisi olduğu bu sınıf gittikçe Gouldner’in entelijansiya, Türkiye’de birçoklarının aydın dediği kesim tarafından temsil edilmeye başlandı.” (2013a: 36) “… Küçük burjuvazi doğrudan emek sürecine dahil olmaz …” (2013a: 37)

Küçük burjuvazi burada aydınlar olarak tanımlanıyor. Yani bir toplumsal sınıf üretim ilişkileri içindeki yeri ile değil, düşünce temelindeki yetenekleri, tutumu vs. ile karakterize ediliyor. Bu tutum; toplumsal tabakaların veya sınıfların somut ekonomik verilerle değil, subjektif değerlerle tanımlanması, klasik Weberci tutuma uygun olarak toplumun statü gruplarına ayrılmasının en belirgin örneğidir. Bu yöntemle, bilinç ya da özelikle toplumsal ve politik bilinç bir sınıfa ait olmanın (mensup olmanın) ölçütü olarak ele alınıyor. O halde, bir insan, aydınların yaptığı gibi, uygun bilinci geliştirdiğinde söz gelimi bir işçi veya memur olarak çalışsa dahi kapitalist sınıfına dahil olabilir.

“Küçük burjuvazinin öncülüğünde devam eden ulusal kalkınmacılık bir çok ülkede sınai sermayenin ilk nüvelerini ortaya çıkarırken anti kolonyal mücadele üretken sermaye döngüsünün coğrafi ölçeğini genişletti ve farklı coğrafi bölgelerin sermaye birikimine eklemlenme biçimlerini benzeştirdi.” (2013b; 42) Hatırlanırsa küçük burjuvazinin entelijensia yani aydınlar olduğunu öğrenmiştik. Demek ki üretimden kopuk bir toplumsal tabaka, aydınlar, ulusal kalkınmacılık programlarını yönetirken sermayenin coğrafi ölçeğini genişletip, farklı coğrafi bölgelerin sermaye birikimine eklemlenme biçimlerini birbirlerine benzeştiriyorlar. Yani bu işi kapitalistler değil aydınlar veya ulusal kalkınmacılık beceriyor?

“Sermaye ve emeğin bu büyük hareketliliği, sınıf çelişkisinin koşulları bakımından önemli nicel ve nitel sonuçlar doğurdu: Temel nicel sonuç emek süreci organizasyonunun coğrafi ölçeğinin genişlemesi oldu. ….. Temel nitel sonuç ise bu yeni emek rezervlerinin, rekabetin eksenini nispi artı-değerden mutlak artı-değere kaydırması oldu. (Rekabetin eksenini emek rezervleri yani henüz işsiz olan emekçiler kaydırıyor?) Sermayedar için, daha uzak yerlerdeki, daha çok sayıda ve daha ucuza çalışan emekçiye erişmek, sermayenin teknik kompozisyonunu artırmaktan daha önemli bir kıstas haline geldi. Üretim ilişkilerindeki bu dönüşüm burjuvazi ve proletarya arasında yeni bir mekansal ilişkiyi gerektiriyordu ve bu ilişkiyi iki sınıf faili kuracaktı: teknokrasi ve faburjuvazi.” (2013b; 42)

Emek süreci organizasyonunun coğrafi genişlemesi sadece 2000li yıllarda başlayan bir süreç değildir. Bu kapitalizmin başlangıcından beri devam eden bir süreçtir. Asıl değişiklik, 2000lerden bu yana, üretimin bir kez daha temelli bir reorganizasyona uğramış olmasıdır. Reorganizasyon kapitalist üretim sürecinde yeni bir olgu değil, hemen her derin krizden sonra tekrarlanan bir yöntemdir. (bak Manifesto) Ve bu sözleşmeli işçilik, taşeron işçilik gibi biçimlerin evrensel yayılmasına denk düşer. Ucuz emeğe ulaşmak “sermayenin teknik kompozisyonunu artırmaktan daha önemli” hale geldi. Bu iddia Marks’ın sermayenin ana karakteri hakkında (sabit sermaye – değişken sermaye) yazdıklarının tamamen inkârıdır. Kapitalist üretim tarzının temel özelliklerinden biri olan, sabit sermaye yatırımlarının sürekli artması yani makinelere ve tekniğe yapılan yatırımın zorunluluğu göz ardı ediliyor. Çünkü yazar ulusal sınırların dışına çıkamıyor. Kapitalist sermayenin faaliyet alanının ulusal coğrafyalarla sınırlı olmadığını göremiyor.

Ancak küçük burjuvazi ile ilgili sansasyonel iddialar bununla bitmiyor. “1960’daki küçük burjuva devrimi” (2013b; 45) Bir askeri darbenin devrim olabileceğini de böylece öğrenmiş oluyoruz. Ancak bu tespit öylesine söylenmiş, ağızdan kaçmış bir şey değil. Bir sayfa ileride şu tespiti okuyoruz: “Bu işlevin fiili emek sürecine sirayet etmesi, faburjuvazi devrimi olarak nitelendirebileceğimiz 1980 darbesi ile gerçekleşti.” (2013b; 46) Demek 1980 darbesi de aslında devrim imiş. Fakat bu ifadeler aynı zamanda yazarın devrimden ne anladığını da ortaya koyuyor.

Gelelim üçüncü yeni sınıf  Teknokrasi’ye: “Kısacası teknokrasi sermayenin bu dönemde içine girdiği muazzam hareketliliği yönetti ve burjuvazinin bu ihtiyacı üzerinden bağımsız bir sınıf hüviyeti kazandı.” (2013b; 42)

Teknokrasi neden bağımsız bir sınıftır? Çünkü “sermayenin hareketliliğini yönet”miştir. Yukarıda bunun, “üretken sermaye döngüsünün coğrafi ölçeğini genişlet”erek ve “farklı coğrafi bölgelerin sermaye birikimine eklemlenme”sini sağlayarak  küçük burjuvazinin öncülüğünde gerçekleştiğini görmüştük. Bağımsızlık bunun neresinde? Birilerinin parasını (sermaye) bir coğrafyadan başkasına taşıyıp orada, onların (sermayedarların) adına sabit yada değişken sermaye olarak üretim sürecine girmesinin teknik ya da örgütsel şartlarını hazırlamakla bağımsız mı olunur, yoksa o birilerinin hizmetkârlığı, uşaklığı mı yapılmış olur?

Yazarımız devam ediyor; “…. bu sınıfların (teknokrasi ve faburjuvazi kast ediliyor) elde ettiği gelir, kar ya da ücret olsa da bölüşüm sürecinden aldıkları pay ranttır.” (2013b; 38) Ücret karşılığı emek gücünü satarak geçimini sağlayan insanların ranttan pay aldıkları iddiasının hiç bir bilimsel dayanağı yoktur. Kentsel dönüşüm projelerinden beri yaygın şekilde kullanılan rant üretim araçlarını kullanılmak üzere başkalarına kiralayanların kardan aldıkları paydır.[5] Acaba teknokratlar hangi üretim araçlarını kime kiralamaktadırlar?

Teorik Tahrifat

Yukarıda tanıtmaya çalıştığımız “Faburjuvazi”yi, Utku Balaban kendisinden başka hiç kimsenin teşhis edemediğini ve Marksizm’in bu konuda tam bir iflas içerisinde olduğunu iddia eder.

“Weberyan yaklaşımın yüz yıldır sosyal kuramda tutunabilmesinin temel nedenlerinden biri Marksistlerin “orta sınıf meselesi”ni çözememiş olması.” Çünkü “yirminci yüzyıl sosyal kuramı bir ‘tanımlanamayan sınıf failleri meselesi’ ile cebelleşti.” … “bu failleri bir ‘negatif’ tanımlama usulü ile ele alan Marksistlerin, sınıf tahlillerini bir ‘dikey katmanlaşma modeline dönüştürme”leri. (2013b; 22-23) Bu ayrım yazarın eleştirisinin temel dayanaklarından biridir. Burada yazarın sembollere ve benzetmelere dayanan tahlil alışkanlığı bir kez daha karşımıza çıkıyor. Ele aldığımız metinde sıklıkla atıfta bulunulan, sosyal sınıf ve tabakaları sembolik bir biçimde resmeden bir piramit ile karşılaşırız. 1911 yılında ABD’de bir sanayi işçileri örgütlenmesi olan IWW’nin, göçmen Rus Sosyalistler Birliğinin 1900 ve 1901 yıllarında gene ABD’de dağıttığı bildirilere dayanarak hazırladığı bu afiş, herkesin bildiği gibi en alt basmakta işçiler olmak üzere sosyal sınıf ve tabakaları bir piramit olarak resmeder. Anlaşılan yazarımız, propaganda amacıyla hazırlanmış bu popülist afişi Marksist teorinin özeti sanmaktadır. Sınıflar piramidi Marksistlerin bir buluşu değil, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine dayanan bir semboldür. Ne Marks ve Engels ne de Marksistler Maslow piramidini düşüncelerinin veya tahlillerinin dayanak noktası yapmamışlardır. Aksine, toplumsal sınıf ve tabakaların incelenmesinde Maslow’un bu modeli, İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Amerikan sosyoloji öğretisinin (ekolünün), Max Weber’in (1864 – 1920) ve Webercilerin büyük etkisi altında yeniden yapılandırılması ve kuramsallaştırılmasında bir yöntem olarak kullanıldığı ve yaygınlaştırıldığı bilinen bir gerçektir. Buna rağmen yazarın bu yöntemi Marksistlere atfetmesi tam bir dezenformasyon (yanlış bilgilendirme) örneğidir.

Yazar Weberci yatay katmanlaşma modelinin orta sınıfın anlaşılması için en sağlıklı model olduğunu anlattıktan sonra, Berkes, Mardin ve Küçükömer’in de bu model anlayışıyla araştırmalarını sürdürdüklerini ve bu sayede Türkiye’de orta sınıfı tanımlayabildiklerini söylüyor.

“Öte yandan küçük burjuvazi aydınların Marksist eğilimli olmayan bir diğer kanadı ise faburjuvaziyi daha nüve halinde iken teşhis etti ve ……. bugün hakim hale gelen tarih anlatısını geliştirdi. …. Her üçü de (Berkes, Küçükömer, Mardin) faburjuvazinin ileride kullanacağı ve şu anda hakim olan tarih anlatısına değerli katkılar yaptılar.” (2013b; 46) “Küçük burjuvazi aydınların…..” Küçük burjuvazi zaten aydınlar değil miydi? Yani küçük burjuva küçük burjuvaların mı yoksa aydın aydınların mı denmek isteniyor? Demek ki hakim tarih anlatısı faburjuvaziyi sezen veya tanıyan anlatıdır ve bu anlatı teorik olarak Weberyan “yatay katmanlaşma” anlayışına dayanır. Ve bu anlayışın temsilcileri Marksist olmayan aydınlardır. Demek ki Marksistler en azından bu konuda iflas etmişlerdir. İnsan Marksist tahlillerden bihaber ise böyle sonuçlara ulaşması kaçınılmazdır.

“Dolayısıyla Kuzey Atlantik kökenli Marksist okumaların “orta sınıf meselesi”ni çözememiş olmalarının yol açtığı tahribat sadece kendi başarısızlıkları ile sınırlı kalmadı. Özellikle Türkiye’de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gittikçe görünür hale gelen bir toplum kesimi Marksistler tarafından tanımlanamadı. Oysa Marksist olmayan yaklaşımlar bu kesimi analizlerinin başat faili olarak kabul ettiler.” (2013b; 25) Burada 2. Dünya Savaşı sonrası ve öncesi Türkiye’nin özgün toplumsal yapısı hakkında yapılmış analizler inkar ediliyor. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Türkiye’de din ve dinci çevrelerden başlayarak Tefeci Bezirganlığa kadar modern sınıflar dışında kalan yani ne işçi sınıfına ne de kapitalist sınıfa ait olmayan sınıf ve tabakalar hakkında yapılmış analizlerden söz edilmiyor.

“Aslında sınıf hüviyeti kazanma potansiyeli olan gruplarda sadece bir tanesi olan bürokrasi kavramından hareketle Weberyan yaklaşım Marksist kurama ciddi bir alternatif teşkil edebildi. Bu keşif Marksistlerin üzerinde ciddi bir fikri baskı oluşturdu.” (2013b; 24) Demek bir tek bürokrasiyi tahlil ederek ki bu tahlil özellikle batı Avrupa ülkelerindeki ulusal bürokrasilerin tahliline dayanır, tüm Marksist kuram yıkılabiliyor.

“Özellikle Türkiye’de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gittikçe görünür hale gelen bir toplum kesimi Marksistler tarafından tanımlanamadı. Oysa Marksist olmayan yaklaşımlar bu kesimi analizlerinin başat faili olarak kabul ettiler.” (……) Sendikaların, çeşitli sınaî işkollarının ve bazı partilerin tarihi ‘sınıf tarihi’ olarak sunuldu” İnsan Marksist yazından habersiz olunca tabii başka bir sonuca ulaşamaz. Fakat bu tutum sadece haberdar olmamak değil, aynı zamanda inkârcılıktır da!

Dolayısıyla böyle bir bilgisizlik ortamında Türkiye’de sınıfların konumunu anlamak için Berkes, Küçükömer ve Mardin gibi hiç bir sınıf perspektifi olmayan yazarlara başvurmak kaçınılmaz olur. Bu üç yazar Türkiye toplumunu sosyolojik açıdan incelerken bir sınıf tahlili yapmazlar, aksine tam da Weberci anlayışa uygun olarak toplumun bir merkezde yoğunlaşan tabakalar ile bunu çevresine, güç odağı olan merkeze değişik uzaklılarda yayılmış tabakalardan oluştuğunu ileri sürerler. Burada Niyazi Berkes, İdris Küçükömer ve Şerif Mardin’in çalışmaları hakkında etraflı bir tartışmaya girmek, yazının sınırlarını aştığı için bu konuyu derinleştirmeyeceğiz. Fakat okuyucuya, özellikle Küçükömer hakkında Ergun Aydınoğlu’nun Aralık 2011’de kaleme aldığı “Düzenin Yabancılaşması ya da Bir Tezin Tarihsel Kaderi Üzerine Bir Deneme” başlıklı yazısını tavsiye etmek isterim.[6]

Yazarın tuhaf bir Marksist tanımı olmalı, çünkü 16. sayfada Kautsky, Bernstein ve benzerleri Marksist olarak anlatılır. Orta sınıfın iki dünya savaşı arasındaki macerasını ve faşizmin sahneye çıkışını anlatırken Bernstein’dan “Troçkist” D. Guérin’e (2013b: 16) kadar bir düzine yazardan söz edilmesine rağmen, orta sınıfların faşizmle ilişkisini en ayrıntılı şekilde ele almış ve yarım düzine kitapta etraflıca incelemiş Troçki’den söz edilmez. Tabii, bu bir tesadüf değil, değerli bir “statü”ye sahip olmayanların kaale alınmasına gerek yok herhalde. (geçerken hatırlatalım: Daniel Guérin, Balaban’ın iddia ettiği gibi Troçkist değil, anarşist bir düşünür ve politikacıdır)

Utku Balaban bir yandan Marksist terminolojiyi kullanarak Marksistlerin sınıf olgusunu kavrayamadıklarını ispat etmeye çalışırken diğer yandan da toplumsal sınıfları en gerçekçi şekilde Max Weber’in tanımladığı iddiasındadır. Marksistlerin sınıf tahlilini bir “dikey katmanlaşma yaklaşımı”na dönüştürerek proletarya ve burjuvazi dışındaki sınıflara bir “ara katman” muamelesi yapmaları ve bu sınıfların birikim sürecindeki rollerini saptayamamaları. (…..) Ortaya çıkan boşluğu sınıf kavramının sosyal kuramdaki merkeziyetini reddeden Max Weber’in “yatay katmanlaşma yaklaşımı” doldurdu ve bu yaklaşım sınıf kavramını sosyal kuramdan tasfiye etti.” (2013b: 14) veya “… Weber’in yatay katmanlaşma fikrine dayalı yaklaşımı sosyal kuramda meşruiyetini korudu.” (2013b: 19) “Orta sınıf meselesi” ….. Marks’ın burjuvazi ve proletaryaya taktik vurgusunu uçlaştıran Marksistler yirminci yüzyıl boyunca işin içinden çıkamadılar.” (demek Marksın burjuvazi ve proletarya üzerinde bunca yoğunlukla çalışması bir taktik vurgu imiş.) “….. Weber’in bürokrasi analizinin ayakları yere basan ilk yeni orta sınıf kuramı olduğu düşünülebilir…” (2013b: 15)

Oysa Marksizm’in sınıf anlayışı ile Weber’in sınıf tanımı tamamen farklı kavramlara dayanır. Weber sınıf’ı ; “yaşam şanslarının özgün geleneksel unsurları ortaklaşa olan, bu unsurların, mal ve iş pazarının dikte ettiği şartlar altında, sadece ekonomik mal varlığı ve satın alma ihtiyacı  insanların çoğunluğu” (1980; 531) olarak tanımlar. Toplumsal sınıfların bu biçimde tanımlanmasında üretim ilişkilerinden söz edilmez. Balaban’ın sınıfları sermayenin dolaşımı içindeki rolleri açısından ele almasının temel nedeni de budur. Bu tutumuyla yazar, elmalarla balıkları kıyaslarken (bir benzetme de benim yapmama müsaade edileceği umuduyla) elmaları balıkların özgünlüklerine göre tanımlamaya çalışmaktadır. Ayrıca Weber, sınıflara, toplumun gelişiminde ve dönüşümünde Marksizm’in verdiği rolü vermez. (bakınız: 1980; 177 – 180)

Sonuç Yerine

Tarihsel Materyalist, Marksist sınıf anlayışının çarpıtılması ve giderek imhası için her siyasi, felsefi görüşten  yıllardır süren çabalar giderek yoğunlaşmaktadır. Bunlar bazen açıksa artık işçi sınıfının varlığının söz konusu olmadığından, işçilerin dışındaki diğer toplumsal kesimlerin sınıf konumlarının niteliklerine kadar çok geniş bir alanda sürmektedir.  Şu veya bu filozofun, yazarın veya sosyologun bu konudaki düşünceleri, yorumları üzerinde sonsuz bir tartışma yürütülebilir. Fakat unutulmaması gereken Marksist sınıf anlayışının sadece sosyolojik veya etnografik bir araştırma konusu olmadığı, aynı zamanda somut tahlillere dayanan, son duruşmada toplum içindeki sınıfların ortadan kalkmasını hedefleyen bir devrim öğretisi olduğudur. Bu yüzden Marksist sınıf kavramını güncel siyasal gelişmeler ne olursa olsun her dönemde yerli yerine oturtmak hayati bir önem taşır.

Ancak doğru bir sınıf tabanına dayalı mücadele kapitalizmin sonu gelmez buhranlarına bir seçenek yaratacaktır.


[1] Örnek olarak bakınız: Capital dergisi, CEO’ların orta sınıf heyecanı; http://www.capital.com.tr/ceolarin-orta-sinif-heyecani-haberler/23846.aspx , veya Yeni Şafak gazetesi “Orta Sınıflar Orta Sınıflara Karşı”: “Türkiye’de işçi sınıfının doğru düzgün bir varlığı yok; ama orta sınıfın var. Bu kültür tarihi henüz adamakıllı yazılabilmiş değil“ http://yenisafak.com.tr/yazarlar/SuleymanSeyfiOgun/orta-siniflar-orta-siniflara-karsi/39174

[2] Kaynak: http://www.nasname.com/a/fuat-keyman-turkiyede-uc-orta-sinif-kavga-ediyor

[3] Henri Pirenne: (1862 -1935) Akdeniz coğrafyasının kültürel birliğinin kavimler göçü sonucunda değil, İslamın aynı coğrafyada yayılması sonucunda yıkıldığını kabul eden Pirenne tezi ile tanınır. ‘Muhammed ve Charlemagne’ adlı eserinde 7. ve 8. yüzyıllarda, Akdeniz havzasının kültürel ve ekonomik birliğinin İslami yayılma sonucunda yıkılarak antik çağdan orta çağa geçildiğini ileri sürer. Pirenne eserlerinde sınıf tanımları ve tahlilleri yapılmaz.

[4] “Home-Based Work in Istanbul” (Balaban ve Sarıoğlu) içinde „Paying attention to the production of manufactured commodities, in particular textile and garments, which are Turkey’s main current links to the global economy, studies shed light on the changing factory systems, mushrooming small workshops, proliferation of HBW, and informalization of employment relations. These studies are complemented by others that analyze the characteristics of female labor force employed under flexible labor regimes by concentrating on the role of HBW in subcontracting relations.” (2007 :6)

[5] Marks ve Engels’den yapılan bir çok çeviride de emeklilik (Rente) ile karıştırılan Rant, tarımsal ekonomisinde topağın belli bir biçimde işletilmesinden dolayı toprak sahibinin, yani üretim aracına sahip olanların kendileri çalışmadan elde ettikleri kazancı tanımlar. “Bei Analyse der Bodenrente wollen wir zunächst von der Voraussetzung ausgehn, daß Produkte, die eine solche Rente zahlen, bei denen ein Teil des Mehrwerts, also auch ein Teil des Gesamtpreises sich in Rente auflöst – für unsern Zweck reicht es hin, Ackerbauprodukte oder auch Bergwerksprodukte zu berücksichtigen -, daß also Boden- oder Bergwerksprodukte, wie alle andren Waren, zu ihren Produktionspreisen verkauft werden. D.h. ihre Verkaufspreise sind gleich ihren Kostelementen (dem Wert des aufgezehrten konstanten und variablen Kapitals) plus einem Profit, bestimmt durch die allgemeine Profitrate, berechnet auf das vorgeschoßne Gesamtkapital, verbrauchtes und nicht verbrauchtes. Wir nehmen also an, daß die durchschnittlichen Verkaufspreise dieser Produkte gleich ihren Produktionspreisen sind. Es fragt sich dann, wie unter dieser Voraussetzung sich eine Grundrente entwickeln, d.h. ein Teil des Profits sich in Grundrente verwandeln, daher ein Teil des Warenpreises.” [Marx: Das Kapital. Marx/Engels: Ausgewählte Werke, S. 7074 (vgl. MEW Bd. 25, S. 653)]

 

[6] YDÜ SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ  Cilt/Volume V Sayı/Number 1, Nisan/April 2012, sayfa 66 – 98, http://sosbilder.neu.edu.tr/?page_id=229

[1] Yararlanılan Kaynaklar

Metindeki italik kelimeler kaynak olarak kullanılan eserlerin yazarlarına, koyu renkli kelimeler bana aittir.

Balaban, U. ve Sarıoğlu, E. (2007) Home-Based Work in Istanbul,

Balaban, U. (2012) “Bir Etnografi Olarak Kapital” Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, GETA Tartışma Metinleri, No: 113

Balaban, U. (2013a) “Faburjuvazi, Siyasal İslam ve Kent Siyaseti”, Redaksiyon Dergisi Temmuz Eki Sayı 3: 27-33

Balaban, U. (2013b) “Faburjuvazi ve İktidar, Yakın Türkiye Tarihinde Sınıf ve Siyasal İslam”, Praksis 32: 11-63

Marks, Karl (2004) Kapital, 2. Cilt, Eriş Yayınları, digital baskı

 

Marks, Karl (2011) “Kapital, Cilt 1”,  Çeviri M. Selik ve N. Satlıgan, Yordam Kitap, İstanbul,

Marks, Karl ve Engels, Friedrich, (1983)  “Manifest der Kommunistischen Partei”, MEW (Toplu Eserler) içinde

Mendels, F.F. (1972) ‘Proto-Industrialization: The First Phase of the Industrialization Process’; The Journal of Economic History,

Weber, Max (1980) Wirtschaft und Gesellschaft, J.C.B. Mohr Verlag, Tübingen, 5.Baskı

 

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: egemen sınıflar / işçi sınıfı /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.