Haziran’dan 24 Şubat’a: Ne oluyor? – Deniz Yıldırım

Sol Defter - 27 Şubat 2014 - #direngeziparkı / Güncel Politika / Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Bölünmenin Karakteri: MİTPAR ile POLPAR

17 Aralık’tan bu yana izliyoruz ve aşağıdan, demokratik-kamucu Haziran hareketinin karşısında yukarıdan, denetimli ve dinselleşmiş otoriter aygıtların tahakkümünde bir restorasyon tehlikesinden söz ediyoruz. Ve sınıf karakterli bir çatışma, genel olarak devlet aygıtlarının, özel olaraksa devletin baskı aygıtlarının (MİT ve Emniyet) siyasal partiler şeklinde bölünmesi temelinde derinleşiyor. Bir gün MİT Partisi, ertesi gün Polis Partisi hamle yapıyor; bir gün MİT’i ayrıcalıklı kılan ve Türkiye’de siyasal süreçleri, devlet-toplum ilişkilerini MİT’in paradigmasından denetleyecek “yeni Anayasa” gibi bir yasa Meclis’e geliyor; diğer gün Emniyet aygıtının yaptığı dinleme ve izlemelerin açtığı yoldan karşı hamleler gelişiyor. Aralık’tan bu yana Türkiye siyaseti, MİT PAR ile POL PAR’ın açtığı ve belirlediği çatışma zemininde Bonapartist hükümet darbesi ihtimalleri ile yukarıdan restorasyon hamleleri arasında salınıp duruyor.

İkili Muhalefet Durumu
Parlamento içi, nizami siyasal muhalefet partileriyse, zor aygıtlarının bu gündemlerine eklemlenerek Türkiye siyasetinin tepeden dizaynı sürecine eşlik ediyor. Türkiye’de siyasal kriz, Haziran’dan bu yana düzeniçi ve parlamenter muhalefet/temsil kanallarının tıkandığının daha da belirginleşmesiyle derinleşiyor. Nizami muhalefetten beslenmeyen ve buranın temsiliyetine de isyan eden muhalefet damarı aşağıdan bir keskinleşmeyle Haziran’da sokağı merkezileştirirken; Haziran’a karşı Aralık kuvvetleri devlet aygıtları üzerinden muhalefet kanallarını açıp nizami muhalefete orta yapıyor. Neticede Türkiye’de ikili iktidardan çok ikili muhalefet durumu olduğu görülüyor; biri Haziran sokağı; diğeri istihbarat merkezleri: Birincisi aşağıdan ve demokratik, ikincisi yukarıdan ve baskıcı; nizami muhalefet olarak Y-CHP ise, ikisinin arasında pozisyon dengeleme aracı olarak F/Sheraton programına yaslanıyor. Anlamamak için gözleri kapatmak ya da “hep onlar mı kullanacak?” ruh haliyle avunmak yetiyor.

Aslında Emniyet’in MİT’e operasyon hamlesiyle başlayan 7 Şubat “krizi”nden beri Türkiye, kurulan yeni rejimde toplumsal-siyasal muhalefetin ve siyasal karar, işleyiş süreçlerinin hangi kuvvet aygıtı tarafından denetleneceğine/belirleneceğine dair bir devlet krizinin, devlet içi çatışmanın ortasından geçiyor. Ve Türkiye’de devletin zor aygıtları arasındaki bir çatışmada belki de ilk kez “asker” asli merkezde yer almıyor. Ülkede yeni bir rejim kurulduğunu, bu rejimin yerleşme sancıları içinde derinleşen aygıtlar arası hâkimiyet krizinin bu niteliği de çıplak biçimde ele veriyor.

Aralık’tan 24 Şubat’a:
Şimdi Erdoğan ile oğlu arasındaki evden para sıfırlama seanslarına ait ses kasetleri de, Cemaat destekli restorasyon kanadının psikolojik olarak üstünlüğü ele alacağının işaretlerini barındırıyor. Kasetler çıktıkça, Haziran’da yağmacıların karşısına Gezi’yi yağmalatmadan ve gençlerini vererek dikilen milyonların haklılığı kesinleşiyor; ve burası elbette halk hareketini doğruluyor. Ama diğer yanıyla halk içinde seçeneksizlik; restorasyon olasılığını besliyor. Buna işaret etmek zorundayız. Sürecin başından beri bu tehlikeye ve Haziran’ın kuşatılması riskine bu eksende vurgu yapıyoruz. Bu ilerici muhalefetin eleştirisi değil; ilerici muhalefetin kaçınılmazlığı karşısında ona çuval arayanların eleştirisidir, karıştırılmasın. Bugünkü tabloda görünen o ki restorasyonun iki ve hatta ikili seçeneği var: RTE’siz bir AKP ve ülkeyi yönetebilir (Sarıgülleşmiş), ülkeyi yönetemezse de sokağa taşan halk hareketini yönetebilir/denetleyebilir bir CHP.

Bu konuda önce 28 Aralık’ta sendika.org’a “Hamidiye Rejimi Krizdeyken Acele Hatırlatmalar” başlığıyla bir yazı kaleme aldım ve şöyle dedim:

“Operasyon bu haliyle Haziran Ayaklanması’nın “öfke dinamiklerini” de çevreleyip kendi siyasallığı içinde eritecek… Bugün iktidar bloğunu çatlatan gelişmeler ve bu eksende de 11 yıllık hegemonyanın çözülmesi Haziran Ayaklanması’nın hızlandırdığı sonuç olduğu gibi, üretilmek istenen restorasyon projesi de halk hareketinden korkanların yukarıdan çözümü olarak belirginleşiyor… Belirtmeliyiz; belki Hamidiye Rejimi çözülüyor; ama yerine de 1908 Devrimi gelmiyor. Getiren, götürüyor.”

Önce restorasyon projesini açalım. Restorasyon projesi iktidar bloğu içindeki çatlağın ürünü. Haziran’ın ise bu çatlağı derinleştirdiği görülüyor. 12 yıllık iktidar ortaklığının sonuna gelinirken sermaye sınıfının bir kanadı, Erdoğan eliyle yürütülen hegemonya projesinden adım adım çekilirken bir yandan da “asla yalnız yürütmeyeceksin” diyerek nokta “operasyonlar”ı destekliyor; diğer yandan restorasyon merkezleri, yolsuzluk karşıtı söylemini devletin kamusallık dahil tüm faaliyetlerinin eleştirisi üzerinden kurarak piyasacı, özelleştirmeci bir yolsuzlukla mücadele gündemini çare diye dayatıyor. Hedefte bir taşla iki kuş var; bir yandan krizle birlikte daralan kar/pazar pastasında çok daha değerli hale gelen kamu ihalelerini sadece AKP arpalığı olmaktan çıkarmak; ki burası sermaye içi çatışmanın açığa çıktığı ama “yolsuzluk” söylemi üzerinden toplumun tepkisine tercüme edilip evrenselleştirildiği yer oluyor. Diğer hedefse yukarıdan ve denetimli bir değişim (restorasyon) sürecini yöneterek iktidar bloğunun dışında kalan halkın öfke ve isyan dinamiklerini yeni siyasallıklar etrafında yumuşatmak gibi görünüyor.

Bu tehlikeye 17 Ocak tarihli BirGün söyleşisinde de dikkat çektik ve restorasyon tehlikesine karşı halkçı-kamucu bir mücadele gündeminin zorunlu olduğuna Kemal Derviş isminin sınıfsal ve uluslararası temsiliyetini vurgulayarak şöyle dedik:

“Nerede ve ne zaman Kemal Derviş’i görüyorsanız, bilin ki uluslararası sermaye ile uluslararasılaşmış sermaye fraksiyonları yolsuzluk üzerinden bir restorasyona; ama kitleleri de eylemsizleştirecek, enerjisini çalacak şekilde, Gramsci’nin pasif devrim dediği türden bir restorasyona girişmeye başlamıştır diyebiliriz. Kaldı ki kurulan “yolsuzluk karşıtı” mücadele dili dikkat ederseniz TÜSİAD ve CHP tarafından üst kurulların bağımsızlığının ortadan kalkması; kamu ihalelerinde şeffaflık ve rekabet ilkesinin çökmesi üzerinden ilerliyor. O açıdan AKP’nin üzerinde yükseldiği bu yağmacı, ranta dayalı kalkınma modelinin Haziran’da ortaya çıkan halkçı-kamucu eleştirisinin yerini, Aralık programında yağmanın denetimsizlikten denetimliliğe geçişini ve devletin kaynak transferlerinde sermaye içi denge gözetilmesini savunan piyasacı restorasyon programı almak üzere; tehdit dediğim budur.”

Restorasyon: Nasıl Tanımlamalı?
Bir ara not. Restorasyon kelimesini epeydir ve epeyce kullanıyoruz; daha da açmamız, tanımlamamız gerekiyor. Restorasyonu şöyle tanımlamayı öneriyorum: restorasyon aşağıdan halk hareketinin isyan potansiyelinin iktidar bloğuna karşıt bir içerik kazandığı koşullarda, sistem kuvvetlerinin halk hareketini pasifliğe itecek, eylemsizleştirecek şekilde, kendi denetiminde bir değişim sürecini başlatmasıdır.  Gramsci’nin ifadesiyle devrim-restorasyon denkleminde pasif devrim sürecinin anahtarıdır.

Tanımı yaptık; peki restorasyon kanadında kimler var? Yağmanın denetimli ve adil olmasını, ihalelerin “şeffaf” dağıtılmasını isteyenler; İhvan projesinin Mısır’da çökmesi, Tunus’ta geriletilmesi ve Suriye’de imkânsızlaşmasıyla AKP’nin Ortadoğu’da model vasfını yitirdiğini ve hatta çözümün önünde engel haline geldiğini görenler; Suriye direnişinin kazanması karşısında yenilgi için siyasi tazminat peşinde gidenler; Erdoğan AKP’sinin içeride isyanları tetiklediğini ve böyle giderse daha da tetikleyeceğini Haziran’da net olarak fark edenler; Haziran isyanında halk hareketinin örgütlü bir yönetme seçeneğiyle rejimi zorlama vasfını henüz kazanmadığını görüp bu gerçekleşmeden ön alıp manevra yapan örgütlü muktedirler; “bina çökmeden çekilirsek aklanır; yeni dönemde de yerimizi, etkimizi garantileriz” diyenler; özetle “babamızın oğlu değil ya” cephesi. Türkiye’nin 60 yıllık küçük Amerikalaşma sürecinde her kim varsa ve hangi aktörler o sayede palazlandıysa, emin olun hepsi orada, halkı göremezsiniz ve Haziran diyemezsiniz.

Soruyorlar: AKP hedefte, bu durumda anti-emperyalist mi? Hayır, 2001 krizi sonrasında hem İslamcılığın yöneten “merkez”e çekilerek dönüştürülmesi hem de bu dönüşüm üzerinden yoksulların kriz ortamında “yerlici” bir projeyle denetlenmesi projesi olarak AKP, emperyalist süreçler açısından işlevsizleştiği için hedefte, emperyalizme karşı olduğu için değil.

Diğer yandan AKP’yi geleneksel İslamcı – Milli Görüş partilerinden ayıran yönü, hâkim sınıflar arasındaki çatışmaları yöneterek eşzamanlı büyüme/serpilme zeminleri açması; yüzlerini birbirlerine dönmelerini sağlamasıydı; şimdi açığa çıkan bu blok içi çatlaklarsa Haziran’dan beri AKP’yi yeniden geleneksel sınıfsal tabana ve İslamcı siyasal dile itiyor. 2008 Krizi’nin ulusal ve bölgesel düzeydeki etkilerini bu açıdan es geçemeyiz. Bu nedenle Haziran, iktidar bloğu içinde krizlerle derinleşen bu sınıfsal kırılmayı daha da hızlandıran bir toplumsal ve aşağıdan müdahale karakteri taşıyor. Özetle Haziran, iktidar bloğuna karşı halkın tepkisi; Aralık, iktidar bloğu içinde Haziran’ın derinleştirdiği çatlaklarda bir fay hattının diğerine tepkisi. Restorasyon burada, iktidar bloğu içinde pişiriliyor diyorsak bu nedenle elbette. Halk indirmeden indirme; yerine yine kendi seçeneğini getirme hamleleriyse 24 Şubat’la birlikte giderek hızlanıyor.

Kuşkusuz Haziran halk hareketi, istibdat karşısında “yürütmeyi durdurma” iradesini bir özgüvene dönüştürmeyi bildi; aklına kazıdı; restorasyoncular bunun elbette farkında. Buna karşın toplumsal-siyasal muhalefetin en dinamik kanadı olan kesimlerin İslamcı bir aktörle denetlenemeyeceğinin de farkındalar. Ne İslamcılık yeniden doğrudan denetim dışına çıkmasına izin verecekleri türden; ne de cumhuriyetçi, halkçı, sosyalist ve ilerici toplumsal taban mevcut siyasallıkla denetlenebilecek uysallıkta. Bir yeni “oryantasyon” süreci, iki cam vazoyu yere düşürüp kırmadan aynı elde taşımanın formüllerini arıyor; o yüzden restorasyon hamlesi bir “an” değil, daha çok “arayış” ve “sınama” halinde bir süreç gibi işliyor.

Çare Kırmızılar
Çare mi? Çözümsüz değiliz; Türkiye sokağın, sahnelerin ve hatta tribünlerin siyaseti keşfettiği bir doğum sürecini mayalıyor.  Önce durum tespiti; öyle ya; “bir sorunun formülasyonu onun çözümü”. Türkiye’de halk hareketinin seçeneksizliği karşısında restorasyon merkezlerinin buradaki enerjiye sağdan değil “sol”dan bir projeyle yaklaşmaları Kiev’le Gezi’nin hangi farklı kanallara açıldığına dair de çok şey anlatıyor. Geçen hafta BirGün Pazar’a yazdığım “Kiev Gezi midir?” başlıklı yazıda  “Gezi’nin isyan dinamikleri sistem dışına doğru ileri; Kiev’in sokak dinamikleri ise sistem içine doğru geri kanallar açıyor” derken kastım buydu; program düzeyinde Kiev’in öfkesi sağa; Gezi’nin öfkesi sola açılıyor. Gezi’nin program olarak sola açılan öfkesini, sağdan bir siyasal aktörle kuşatamazlar. Kiev’le Gezi’nin farkı, hakim merkezlerin hareketleri kuşatma tercih ve imkanları arasındaki siyasal mesafede de yatıyor. Y-CHP bu açıdan, bir iktidar projesi olarak var olsun ya da olmasın, mevcut pozisyon tutuşuyla Haziran tabanı üstünde bir “restorasyon” muhalefetine kapı aralıyor. O halde önce seçeneksizlikle mücadele etmek ve çözümü yeni siyasallıklar etrafında adım adım örgütlemek gerekiyor. Y-CHP Haziran’ın denetlenebilmesinde neden değil, Haziran programının örgütlü bir seçeneğe dönüştürülmemesinden sonuç olarak doğuyor. Böyle bakmak, yüzünü halk hareketine çeviren ilerici siyasal hareketleri AKP rejimine karşı muhalefetten geri bırakabilecek, sadece restorasyona vurgu yapmaya itebilecek enerji savrukluğunu gidermeyi de temin ediyor. Haziran’ın halkçı muhalefeti kendisini nasıl yağmacı, baskıcı ve İslamcı AKP rejimine karşıtlık temelinde tanımlıyorsa, onun programına yaslanan ilerici siyasetlerin de bu başat karakteri unutmaması gerekiyor. Sonuçlar yerine nedenlere yönelmek, o yüzden önem kazanıyor. Nizami muhalefet partilerinin en iyi eleştirisi, nizami muhalefet partilerinin dışında bir merkezi önce niteliksel olarak oluşturmaktan ve büyütmekten geçiyor. Ankara’da ve çeşitli yerelliklerde işleyen ortak adaylık süreçlerine bu çerçevede yaklaşılmasının daha anlamlı olacağı çok açık.

Olmazsa olmazımız mı? Bir örnek üzerinden anlatalım. Bugün AKP rejiminin kamu emekçilerini renklerle fişlediğini gösteren belgeler havada uçuşuyor. Cumhuriyetçi, sosyalist, ilerici Kürt siyasal çevreleri için kullanılan fişleme rengi kırmızı; kırmızı AKP rejiminde iç düşmanların ortak rengi. Şimdi Kırmızılar’ın, deyim yerindeyse “küfretmeden” birbirine yüzünü dönmesi ve asgari program olarak yeni, kamucu, demokratik, halkçı ve laik bir cumhuriyet merkezini yenilenmiş siyasal araçlar vasıtasıyla aşağıdan, Haziran hukukundan geri adım atmadan örmesi ve halka, emekçi sınıflara doğru genişletmesi gerekiyor. İki İslamcılık, iki Atlantikçilik, iki sermaye sınıfsallığı ve iki baskı aygıtı temelinde kutuplaşan düzen siyasetinin elinin tersiyle ittiği laiklik, cumhuriyet ve eşit yurttaşlık gibi demokratik devrim değerlerinin emekten ve halktan yana bir içerikle inşası; Kırmızılar’ın önündeki siyasal görevlere ekleniyor.  Mücadeleleri derinleştiren, birleştiren, Haziran programını ilerleterek siyasallaştıran ve emekçi sınıflarla daha da buluşturan bir seçeneğin, niteliksel merkezin tam zamanı. Tepedeki sıkışmayı halk lehine aşmanın yolu, bu üçüncü seçeneğin örülmesinden geçiyor.

Farkındayız; Haziran’ın bir gün gerisine düşen, kendisini Aralık çözümünün içinde buluyor. Çözümü örgütlemek zaman alıyor; iradesi hep önden gidiyor; Haziran pratiği teorisini yavaş yavaş yaratıyor; yenilenmiş/güncellenmiş siyasal araçlarını da yaratacak; Haziran tabanıyla arasındaki mesafeyi birlikte kapatacak, bu açıdan da “bu daha başlangıç” evresindeyiz. Ve Gramsci’nin saptamasındaki durum sürüyor: eskinin öldüğü, ama yeninin doğmadığı yerdeyiz. Ve doğuracağız.

Unutmayın; “Franko’nun askıları kayıyor.”

(sendika.org)

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: AKP / Gezi İsyanı / MİT / Polis /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.