Greif işgal

Çaresizliğe çare işyeri işgalleri

Zafer Aydın - 8 Haziran 2014 - İşçi Gündemi

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Soma katliamı, bir öfke patlamasına yol açtı. Soma işçilerinin “sendikayı” da içine alan sınıfsal öfkesi ve Soma için üniversitelerde gerçekleşen işgal eylemleri, sokak gösterileri toplumsal muhalefetin de, sınıf hareketinin de radikalleşmesi yönünde işaretlerinin arttığını gösteriyor. Belki de “nefret etmeden muhalefet etmeyi öğrenme” kalıbı içinde dile getirilen itidal çağrılarının artması bu yüzden. Sınıf hareketinin öfkesinin büyümesinden duyulan korku, muhalefeti “uysallaştırma” ya da marjinalize etme biçiminde tezahür ediyor. Oysa sermayenin artan tahakkümü, ekonomik- fiziki şiddet ve/veya zor altında işçilere ölümüne dayatılan koşullar karşısında fiili mücadelenin ve direnişin hak olarak kabul görmesi gereken bir evreye gelmiş bulunuyoruz. Artık büyük bir gönül rahatlığı içinde ve hiçbir tereddütte yer bırakmayacak biçimde söyleyebiliriz ki, “can değil cam, insan değil kömür” diyen neo liberal zihniyet karşısında direnme, bir haktır. Gereklidir, zorunludur ve meşrudur. Zaten Gezi ile birlikte fiili mücadelenin, itirazın, direnişin meşruiyet alanı oldukça genişlemişti. Bu genişlemeden de güç alan bir biçimde, fiili ve meşru mücadele yöntemlerinin yasalarla sınırlandırılmış yöntemlerin önüne geçeceği bir süreci yaşayacağımızı öngörebiliriz. Sözünü ettiğimiz şey nihayetinde bir öngörü, gerçekleşir ya da gerçekleşmez, ama sınıf hareketinin, sendikal hareketin fiili meşru mücadele yöntemlerini kullanarak ilerlemesinden başka bir seçenek zor görülüyor. Geldiğimiz nokta itibariyle Türkiye işçi sınıfı bir anlamda, 60’lı 70’li yıllarda yürüdüğü yolu yeniden yürümek durumunda.

60’lı yıllarda işçi sınıfı, Kavel Kablo’da (1963) fiili bir eylemle yola koyuldu. Anayasanın grev hakkını tanıdığı, ancak grevin usul ve esaslarını düzenleyen yasanın henüz çıkarılmadığı, üstelik grev yapan işçiye hapis cezasını öngören düzenlemelerin olduğu bir ortamda, Kavel’de gerçekleştirilen grev, “yasa-dışı”, fiili bir mücadeleydi. Cesaret ve özgüvenle gerçekleştirilen bu eylem işçi sınıfı hareketinde yeni eylem ve örgütlenmelere esin kaynağı oldu, grevlerin, direnişlerin, işgallerin kapısını araladı. Kavel’den sonra grev kanununun (24 Temmuz 1963) çıkmış olmasına ve hak grevi de dahil, bugünkü muadilleriyle kıyaslanamayacak geniş haklar tanımış olmasına rağmen, işçiler/sendikalar, bununla yetinmediler, fiili -meşru mücadele yöntemlerini kullanarak hakları geliştirmeye çalıştılar. Bu aynı zamanda ne kadar özgürlükçü olursa olsun, son tahlilde bir çerçeve çizen yasaların sınırlarını genişletme, yasaları aşma perspektifini de içinde barındırıyordu. Demokrasinin sınırlarını genişletme hamleleriydi bu tip hareketler.

Bu dönemde işçilerin mücadelesinde fiili ve meşru mücadele aracı olarak en etkili eylem, işyeri işgalleri oldu. 1963-71 arasında, Derby Lastik (4 Temmuz1968), Kavel kablo (9 Eylül 1968), Singer (10 Ocak 1969), Türk Demir Döküm (31 Temmuz 1969), Sungurlar (8 Nisan 1970) gerçekleştirilen, büyük çaplı işyeri işgalleri, benzerlikleri ve farklılıklarıyla, işçilerin sendika seçme özgürlüğünü savunma eylemleriydi. Yasalarda işçilerin sendika seçme özgürlüğünü güvence altına alan düzenlemeler yoktu. Bundan istifade, işveren, idare ve güdümlü/sarı sendika tarafından gerçekleştirilen organizasyonlarla işçilerin iradesi hilafına, yetkili sendika belirleniyor, toplu iş sözleşmeleri imzalanıyordu. İşveren, sarı sendika ve devlet üçlüsünün her şeyi kitabına uydurma ve uydurulan sonucun işçilere dayatılması karşısında işçilerin/sendikanın yapacağı tek şey adliye koridorlarında dibi başı belli olmayacak, uzun dava süreçlerini takip yerine, işyerlerini işgal etmekti. Çünkü yaratılan kuşatma, devletin ve paranın gücü ile kurulan kumpas ancak, işyerine, işyerinin mülkiyetine, mülkiyetten doğduğu ileri sürülen yönetim “hakkına” açık müdahale yoluyla kırılabilirdi. Nitekim kırıldı da. İşgaller, karşıdaki devasa gücü kırmakla kalmadı, sınıf bilincinin oluşmasında önemli rol oynadı, devletin ve işverenlerin büyük gücü karşında da kazanabiliriz duygusunun kuvvetlenmesini de sağladı. Siyasal demokrasinin sınırlarını da genişletti.

Bugün işçi hareketi büyük bir kuşatma altında. Örgütlenme, hak arama yolları büyük ölçüde daraltılmış, hatta kimi bakımlardan kullanılamaz hale getirilmiş durumda. Kullanılabilir araçlarında etki gücünün zayıflatıldığı da bilinen bir gerçek. İşçiler örgütlenemiyor, örgütlenen işçiler işten atıldığında, büyük kısmından sonuç alınamayan işyerinin önünde bekleme eylemleriyle, örgütlenme süreci sönümleniyor. Grev hakkı üzerindeki sınırlama ve kısıtlamalar nedeniyle hak arama serüvenleri de büyük başarılara imza atarak sonuçlanmıyor.

Bu noktada işyeri işgallerinin üzerinde yoğunlaşmakta fayda var. Baskı altında ve insanlık dışı koşullar altında çalışan, örgütlenmeleri engellenen, hak arama kanalları tıkanmış işçiler için işyeri işgalleri, koşulları değiştirme kapasitesi yüksek, etkili, sonuç alma ihtimali kuvvetli eylemler olarak düşünülmeli. Grevlere, yürüyüşlere, işyeri önünde bekleme eylemlerine, sokak gösterilerine polis marifetiyle müdahale edebilen devlet ve sermaye iyi örgütlenmiş, toplumsal desteği yüksek işgal eylemleri karşısında, çoğunlukla bir şey yapamıyor. Çünkü bu tip eylemlerle inisiyatif, pazarlık gücü işçinin eline geçiyor. Mülkiyete geçici bir süreliğine el koyan, işyerinin kontrolünü ele geçiren işçiler karşısında işveren geri adım atıp, işçilerin taleplerini kabul etmek zorunda kalıyor.

Çizilen çerçevenin içinde kaldıkça ne örgütlenebilen, ne de hak elde edebilen sınıf hareketi doğal olarak sınırları zorlamak zorunda. Çıkış yolu fiili mücadele yöntemlerin meşruiyet zemininin genişlemesinden geçiyor. Sınıf hareketi kendisini saran kuşatmayı, işçilere dayatılan insanlık dışı çalışma ve yaşama koşullarını radikalleşerek aşacak. Bu açıdan bakıldığında, son dönemde işyeri işgallerinin yeniden gündeme gelmesi tesadüf değil. Çünkü yaratılan kuşatma, oluşturulan çaresizlik duygusu, yasal ve fiili sınırlamalar, kısıtlamalar ancak radikal eylemlerle kırılabilir. Sınıfın içinde bu yönde bir eğilimin yavaş da olsa kendini belli etmeye başladığını söyleyebiliriz. 2013 yılının başından itibaren, Anadolu Cam Topkapı Fabrikası, Feniş Alüminyum, Kozova Tekstil, Renault, Zentiva, Grief Çuval ve son olarak da Anteks işçilerinin işgal eylemleri- bazılarında yaşanan kimi sorunlara, eksikliklere, aksaklıklara rağmen-sınıf hareketinin kuşatmayı yarmak üzere izleyeceği yol konusunda beliren eğilimi, görünür hale getiriyor. Bu eylemleri yaratılan kuşatmanın yarılması yönünde ortaya çıkan isteğin ve iradenin ilk işaretleri olarak da kabul etmeli.

8 Haziran 2014 Birgün Pazar

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Fabrika İşgalleri /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.