15-16 haziran

15 -16 Haziran 1970 hareketini ve gücünü anlamak (*)

Seyfi Adalı - 13 Haziran 2014 - İşçi Gündemi / Teorik Tartışmalar / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

 

Fabrikalarda, işyerlerinde işçiler ile patronlar arasındaki keskin mücadeleyi her gün yaşıyoruz. Bu mücadeleler çoğunlukla işyerinin günlük sorunlarından, ücretlerden, işten çıkartmalardan kaynaklanır.

Bazı dönemlerde işçilerin mücadelesi fabrika dışına taşmıştır. Bu gibi mücadeleler, bazen on yılda, yirmi yılda bir yaşanır.

İşçiler, haklarını fabrika içinde tek başlarına elde edemeyeceklerini görünce, diğer fabrikalardaki işçilerle birlik yoluna gitmiştir. Diğer fabrikalarla birleşip mücadele etmek ise, bütün işçilere yönelen bir saldırı olduğunda yaşanmıştır.

İş yasaları, sendika yasaları, asgari ücretin belirlenmesi bütün işçileri ilgilendiren konulardır ve bu konularda işçilerin kendi cephelerinden çözüm bulmaları için, birlikte hareket etmeleri gerekir.

İşçi sınıfı ile sermaye sınıfı, tarihin bu iki modern sınıfı, ordular halinde karşı karşıyadır: Sermaye sınıfı gerçekten bir orduya sahiptir: Generalleriyle, tanklarıyla, jandarma ve polisiyle özel silahlanmış birlikleri vardır. Bazen sivil silahlı çeteler de bu güce eklenir. Hükümet, yasalar da sermayeden yanadır. Ancak, toplumda küçük bir azınlıktır.

İşçi sınıfı ise, burjuvazinin sahip olduğu askeri ve hükümet gücüne sahip değildir. Sermaye sınıfına göre ekonomik gücü yoktur.

İşçi sınıfını gücünü yaptığı üretimden, toplum içinde kalabalık olmasından alır. İşsizler, yoksul köylüler, zaman zaman öğrenci gençlik işçilerle birlikte hareket ederler.

Burjuvazi silahlı bir orduya, polise; hükümet gücüne, ekonomik güce ve yasalara sahip olsa bile, düzenini sömürü ve baskı üstüne inşa ettiği için, haksız, asalak ve toplum için zararlı bir sınıftır. Bu nedenle insanlığın gelişmesi, sömürünün ve baskının son bulması için, sermaye sınıfının elindeki askeri, ekonomik ve siyasi güç alınmalı; toplumun ihtiyaçları ve çıkarları için kullanılmasını sağlamak üzere, işçi sınıfının denetiminde olmalıdır.

İşçi sınıfının bir toplumsal devrim gerçekleştirme ihtiyacı, işte buradan doğar: Yani, ekonomik, askeri ve siyasi gücün sömürücülerin elinden alınıp emekçi kitlelerin denetimine geçmesi, ancak bir devrimle mümkündür.

15-16 Haziran olayları, bir toplumsal devrim kalkışması değildir. Ancak, işçi sınıfının sermaye sınıfı ve onun denetimindeki askeri, siyasi ve ekonomik güçlerle boy ölçüşmesidir. Üstelik, sonucunda işçi sınıfının bedel ödese bile, kazandığı bir mücadeledir. Sermaye sınıfı denetimdeki Türkiye Büyük Millet Meclisindeki partiler eliyle, yine kendi denetimindeki Türk-İş sendikası tek yetkili sendika haline getirmeyi denemiş ve bu denemeye karşı işçi sınıfı, Türk-İş’li ve DİSK’li işçiler, “bu sendika davası değil, işçi davasıdır” diyerek birleştiler.

15-16 Haziran mücadelesi, 1961 Kavel kablo fabrikasından “toplusözleşme ve grev” talebiyle başlayan grevle başlayıp, 1965 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi’nin 15 milletvekilini meclise seçtirmesiyle devam eden; 1967’de Türk-İş’ten kopan sendikaların kurduğu DİSK ile birlikte, işçi sınıfının yeni bir atılım yaptığı; 1968-1969 yıllarında öğrenci geçliğin üniversite boykotları, topraksız köylülerin toprak işgalleri ve giderek artan sayıda büyük işyerlerinde grev ve mücadelenin yaşandığı, sınıf mücadelesinin her yandan yükseldiği bir dönemin tepe noktası olmuştur.

15-16 Haziran işçiler için ne anlama geldiğini, Demir Döküm işçisinin ağzından dinleyelim: Apaçık meydandadır ki, patronlar daima bizim en büyük düşmanımızdır. Ağzımızdaki lokmaları alan kişilerdir onlar. İşçi sınıfı karşısında kaç türlü ağa vardır? Genel olarak beş türlü: 1. Meclis ağası, 2. Ordu ağası, 3. Emniyet ağası, 4. Fabrika ağası, 5. Çiftlık ağası. Bir de sendika ağaları vardır ki, işçi sınıfın bunları iyi tanıması lazımdır. İşçi sınıfı bunları iyi tanımalıdır ki, yetmiş sene sonra gelecek zürriyetinin köle olmamasını sağlayabilsin.

Bir başka Demir Döküm işçisi şunları söylüyor: Eskiden fabrika içinde müdürler, ustabaşılar karşısında suskun puskun dururduk. Şimdi ise, böyle bir durum yoktur. Tam tersine onlar kuyruklarının arkalarına sıkıştırıp dolanıyorlar. Mesala eskiden polisten korkuyorduk. Ama ilk işgal sırasında polisi darmadağın edince, onların hiçbirşey olmadığını anladık. Şimdi hiç korkmuyoruz. Fakat şimdi de komandolar hakkında aynı korku yayılmak isteniyor. Zamanla komandoların da hiçbir şey olmadığını göreceğiz.”.

İşçi sınıfı yaşayarak öğrenmektedir. Fabrikalarda mücadeleler yaşayan işçiler bilir. İşçiler mücadele içinde fikirlerini değiştirirler. Eskiden güçlü gördüklerinin güçsüz, kendileri gibi güçsüz saydıklarının ise, ne derece güçlü olduğunun farkına varırlar.

İşçi sınıfı dağınıksa, örgütsüzse; tanıdığı, inandığı, güvendiği bir lider, bir dernek, bir sendika, bir parti yoksa, işçi sınıfını hedef alan saldırılara karşı koyamaz.

Nitekim, bugün böyle bir dönemden geçiyoruz. İşçi sınıfı fabrikalarda birbirine karşı güvensizlik yaşıyor. Örgütsüzlük içinde. İşçiler arasında tanınan, güvenilen bir işçi lideri, bir dernek, sendika veya parti mevcut değil. Bu nedenle de işçiler haksızlıklara uğrayınca, bu haksızlıklara karşı kendilerini savunacak bir mücadele için gerekli bir araca, bir öndere sahip değiller.

Ancak bu hep böyle gitmeyecek. Gün gelecek, devran dönecek ve patronlar, sömürücüler ve onların arkasındaki askeri, siyasi ve ekonomik bütün güçler emekçilere hesap verecektir. İşte, bilinçli işçiler toplum için iyi bir gelecek, çocuklarımız için onurlu yarınlar bırakmak istiyorsak, işçi sınıfının tarihini öğrenmeli, bu deneyimleri kavramalı ve işyerlerine aktarıp örgütlenmeliyiz.

İşçi sınıfının kurtuluşu, onun kendi eseri olacaktır.

(*) Bu yazı on yıl önce yazıldı. Bugün de değerini koruyor.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: 15/16 Haziran 1970 /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.