gezi-parkı-eylemcileri

Gezi: Bir yılın ardından…

Gencer Çakır - 13 Haziran 2014 - #direngeziparkı / İşçi Gündemi / Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Gezi Parkı’nda başlayıp bütün bir Türkiye sathına yayılan “halk isyanı”ndan bu yana bir yılı aşkın bir süre geçti. Geçen bu sürede konu üzerine sıcağı sıcağına yapılan ilk analizler belli ölçülerde geçerliliğini yitirdi. Dolayısıyla şu an daha soğukkanlı analizler yapmak için elverişli bir zamanda olduğumuzu düşünüyorum.

İsyan sonrasında yapılan ilk analizler, bu isyanın bir “orta sınıf” isyanı olduğu üzerinde duruyordu. Çünkü ilk bakışta gerçekten de ortada “klasik” işçi sınıfına benzemeyen son derece “çeşitli” bir kitle vardı. Dolayısıyla yapılan analizler ister istemez bu “gerçeklik” üzerinden bize bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.

Başlangıçta “kent hakkı” temelinde “anti-kapitalist” bir duruşa sahip bu hareket çok kısa bir süre içinde tüm Türkiye sathına yayıldı. İçişleri Bakanlığı’nın resmi rakamlarına göre Türkiye’nin 81 ilinden 80’inde 2.5 milyondan fazla kişi sokaklara inmiş ve hükümet karşıtı gösterilere katılmıştı. Nereden bakılırsa bakılsın Türkiye tarihinde eşi benzeri olmayan bir isyanla tanışmış oldu Türkiye toplumu.

Bu isyana damgasını vuran elbette, Başbakan Erdoğan ve hükümetinin siyasaları karşısında insanların tepkileri idi. Bu anlamda Gezi, “anti-otoriter” bir karaktere sahiptir.

İsyan her ne kadar “klasik” anlamda bir işçi/emekçi hareketi olarak gelişmese de elbette bir “sınıf karakteri” taşıyordu. İsyana katılanların büyük çoğunluğunun öğrenci, işsiz ve ücretli işçi olması (ağırlıklı olarak “beyaz yakalı” işçiler) bu bakımdan bize önemli bir kalkış noktası sağlıyor.

Evet, Gezi, kendi talepleri temelinde, kendine özgü mücadele yöntemleri ile alışık olduğumuz örgütlü ve politik bir işçi hareketi değildi (!); ama Gezi protestolarına katılanlar hem bugünün hem de geleceğin işçileri –ya da işsizleri– olan insanlardı. Güvencesiz ve geleceğinden umudunu kesmiş, öfkesini haklı olarak hükümete yönelten bir kitle vardı Gezi’de. Aslına bakılırsa Gezi’ye “orta sınıf” rengini veren şey, isyanın anti-otoriter bir karaktere sahip oluşudur. Bununla şunu demek istiyorum: Gezi isyanı, temelde muhafazakâr-neoliberal bir hükümete karşı açığa çıktı. “Toplumsal yeniden-üretim alanı” denilen alana dönük olarak hükümetin, insanların yaşam tarzlarına, kaç çocuk doğuracaklarından, gece saat kaça kadar içki satın alabileceklerine, kürtaj meselesinden, kadına yönelik şiddeti cezalandırmayan hafif cezai yaptırımlarına… Her türlü demokratik hareketi polis şiddetiyle bastırmaya dönük hükümetin uzlaşmaz ve “dediğim dedik” tavrına kadar pek çok şeyi tepkisel olarak dile getiren bir toplumsal hareketti Gezi. Ona damgasını vuran temelde bu anti-otoriter karakteri idi. İşte bu yüzden Gezi “protestocuları”nı tanımlarken sıklıkla “orta sınıf” kavramına başvuruluyor. Ama Gezi’nin tüm bu anti-otoriter karakteri ile hayatın yeniden-üretim alanına dönük olarak hükümetin baskıcı uygulamalarına maruz kalan insanların tepkilerini bir kenara koyduğumuzda, karşımıza “ücretli işçiler”den oluşan devasa bir kitle çıkar.

Bugün işçi sınıfının yüksek ücret alan kesimleri bile güvencesiz, geleceklerinin ne olacağından belirsiz olarak kapitalist sömürü çarkının içinde kendilerine yaşam olanağı bulmaya çalışırken, ve bizim “orta sınıf” dediğimiz bu kesimler günden güne “işçileşirken”, nasıl olur da herkesi aynı çuvala koyarak “orta sınıf” diye adlandırmaya çalışırız?

Şurada son derece berrak olmalıyız: Gezi, Mısır ve Tunus’tan farklı olarak işçi sınıfının örgütlü ve politik bir sınıf olarak sahneye çıkmadığı, proleterlerin “tekil bireyler” olarak katıldığı bir isyandı. Ama ben yine de konuyu “orta sınıf” mı “işçi sınıfı” mı dikotomisine sıkıştırmadan başka bir açıdan da ele almanın mümkün olabileceğini düşünüyorum; o da Türkiye’deki “egemen sınıf” içindeki mücadeleler…

***

Türkiye’de bir taraftan burjuvazinin “cumhuriyetçi-laik” kesimiyle, AKP burjuvazisi denen “İslamcı-muhafazakâr” kesimi arasında yıllardır sürmekte olan bir mücadele var. AKP döneminde burjuvazinin bu “muhafazakâr” kesiminin, AKP’nin iktidara geldiği yıldan bu yana içten içe bir dönüşüm yaşadığı aşikâr. Aslında AKP’ye yaslanan –ya da AKP’nin yaslandığı– burjuvazinin sermayenin diğer kesimi üzerindeki ağırlığının artmasıdır yaşanan şey.

Bir tarafta yıllardır laik söylemlerle kendi tabanını konsolide eden bir “cumhuriyetçi-laik” burjuvazi ve onun CHP’de cisimleşen bir siyaseti varken; bir on yıllık süre zarfında laiklik, cumhuriyet, yaşam tarzlarımıza karışılmasın vb. saiklerle hareket eden ve ona göre refleksler veren halk kesimleri, burjuvazinin kendi iç savaşı yaşanırken bir şekilde kendi “ayrıcalıklarını” kaybetme korkusuna kapıldı. Gezi’nin bir dinamiği de budur aslında. Meseleye “sınıfsal” bakacaksak belki bu anlamda da bakılabilir, diye düşünüyorum.

AKP’nin “otoriter” tavrına gelince… AKP burjuvazisi esasen 1980’lerden sonra gelişti. Bu gelişimin önünde ise önceki dönemlere kıyasla temelde bir “engel” yoktu. Şunu demeye çalışıyorum: Askerî darbeyle yenilgiye uğratılmış bir işçi sınıfı vardı ve AKP burjuvazisi de işçi sınıfı hareketinin son derece “ölü” seyrettiği bir zemin üzerinde yükselebildi. Dolayısıyla işçi sınıfı hareketiyle karşılaşmayan, işçi sınıfı hareketine “bağışıklık” kazanmamış bir siyasi partiyle karşı karşıyayız: AKP. İşçi sınıfını “tanımıyor” ve onunla, kaba ve açık şiddete başvurmak dışında nasıl mücadele edilir bilmiyor. Ve bu tür hareketlere karşı da komplovari bir refleksle yaklaşıyor ve olabilecek en sert yöntemlerle bastırmaya çalışıyor.

İşte AKP’nin bu baskıcı neoliberal-muhafazakâr siyaseti kitleleri geçen yıl 31 Mayıs’tan başlayarak Türkiye’de sokaklara dökmüştü.

Peki, Gezi’nın çıkmazı nerede?

Gezi gibi Türkiye tarihinin en büyük isyan dalgası bile Erdoğan’ı düşürmeye yetmemişken ve Erdoğan hükümeti Gezi’den buyana daha da artan polis şiddeti ile sokakları terörize ederken, hâlâ bilindik “sokak muhalefeti” pratikleri ile hükümeti düşürmeye zorlamak gerçekçi bir siyaset değil.

Erdoğan’ın sonunun Mübarek ya da Bin Ali ya da belki de Kaddafi gibi olacağının tek garantisi, muhalefetin sokağa sıkışmaması, fabrikalara, işyerlerine sirayet etmesinden geçiyor. Gezi, işçi sınıfıyla buluşamadığı için “yüksek siyaset”i felç edemediği gibi Erdoğan’ı da düşürmeye yetmedi.

Gezi’ye katılan işçi sınıfının sözüm ona “ayrıcalıklı” olan “beyaz yakalı” kesimi için şu deniyordu: “Gündüz işte gece direnişte”.

Gezi’nin çıkmazı bu “mücadele tarzı”nın tersine dönmesiyle aşılabilir ancak! Yani insanlar iş çıkışı “direnişçi” değil, işyerlerinde de “direnişçi” oldukları zaman; işyeri-bazlı direniş hareketleri geliştiği zaman Gezi’nin çıkmazı aşılabilecek. Dolayısıyla sadece “yeniden-üretim alanları” üzerinde verilen mücadeleler yetmiyor. “Üretim alanı”nda verilecek mücadeleler ile bu mücadelelerin birleşmesi şimdi her zamankinden daha da yakıcı bir önemde.+

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Gezi İsyanı / Gezi İsyanı 1. Yıl /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.