Greif işgal

Taşeron Kapitalizm

Selim Ergunalp - 20 Haziran 2014 - İşçi Gündemi / Teorik Tartışmalar / Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

 

Gün geçmiyor ki; gazetelerde, dergilerde, internet portallerinde; bir iş yerinde daha çalışanların taşeron şirket ya da kişilere devredildiğini, kazanılmış sosyal haklarını ellerinden alındığını okumayalım. Son yıllarda çok tartışılan taşeron çalışma (çalıştırılma) koşulları sol yazında da yeni tahlillere, yeni kavramlara yol açtı. Bazı çevrelerce, güvencesiz yani taşeron yöntemler altında çalışma işçi sınıfının yapısında önemli değişikliklere yol açtığı ve bu değişikliklerin sadece işçi sınıfı ile sınırlı kalmadığı fakat onunla eş zamanlı ve ona paralel olarak yeni toplumsal tabaka ve sınıfların ortaya çıkmasına da sebep olduğu ileri sürülüyor. Söz konusu değişimden etkilenen kesim, sol yazında; Prekarya adı ile anılmaya başladı. Ancak bu eğilim, yalnızca güvencesiz şartlarda çalışanlara yeni bir isim vermekle yetinmeyip yeni bir sınıfın ortaya çıkışından, kapitalizmin işlevinin değiştiğine kadar çok geniş bir alanda tarihsel materyalizmin temel önermelerine ve teorisine karşı da yaygın bir saldırı yürütüyor. Prekaryanın yeni, “doğmakta olan” bir sınıf olup olmadığını bir başka yazıda etraflıca ele aldığımdan burada, bu tartışmalarla ortaya çıkan daha farklı iki iddia üzerinde durulacaktır. Bu iddialardan birincisi; taşeronlaşmanın Türkiye’ye ve benzeri kapitalizmin metropolleri dışındaki ülkelere has bir olgu olduğu ve ikincisi; kapitalizmin tarihinde ilk defa 1980’li yıllardan itibaren ortaya çıktığı yolundaki yaygın kanılardır.

Güvencesizleştirme; ne son 20 – 30 yılda ortaya çıkmış bir olgudur, ne de sadece “üçüncü dünya” ülkelerinde, kapitalizmin henüz tam gelişmediği toplumlarda görülen bir olgudur. Aksine kapitalizmin doğasında olan temel eğilimlerinden biridir. Öncelikle belirtmek gerekir ki; batılı sol ve sol-liberal yazında, R. Castel, M. Castells, P. Bourdieu ve G. Standing gibi sosyolog ve yazarların Prekarya kavramı çerçevesinde inceledikleri sosyal olgular Türkiye’de taşeronlaşma adı altında tartışılan olgularla aynı öze sahiptirler. ‘Prekerleşme’ güvencesiz şartlarda çalışmadır.

Söz yerindeyse “güvenli” çalışma yani işçilerin sosyal haklarının tanındığı, ücretlerin ve sosyal güvenlikle ilgili hakların istikrarlı bir gelişim gösterdiği çalışma şartları, kapitalizmin tarihinde sadece 2. Dünya Savaşının sonundan Sovyetler Birliğinin yıkılışına kadar geçen süre içinde sadece belirli ülkelerde ve belirli sektörlerde kısmen görülen istisnai bir durumdur. Güvencesiz (preker) çalıştırma, kapitalizmin en geliştiği ülkelerde de yıllardır uygulanan bir yöntemdir. Amerika Birleşik Devletlerinde 80’li yıllarda Ford, Chrysler gibi büyük otomobil şirketlerinin binlerce işçiyi işten çıkardıktan sonra aynı işçileri, aynı işler için, başka şirketlerin çatısı altında daha kötü iş sözleşmeleri ile tekrar işe aldıkları veya Avrupa Birliği ülkelerinde (İngiltere, Almanya) işçilerin büyük bir çoğunluğunun özel iş yeri sözleşmeleri (Werkvetrag, Work contract), kısa süreli sözleşmeler (Tagelöhner, Wage workers), işçi bulma şirketleri tarafından (agency workers) kiralanarak istihdam edildikleri veya ünlü BMW otomobillerinin üretiminin 21 taşeron şirkete dağıtılmış olduğu bilinen örneklerdir. Rusya’dayabancı şirketlerin yaklaşık yüzde 75’i, Rus şirketlerinin ise yüzde 35-50’si taşeron işçisi kullanıyor. Hindistan’da özel sektördeki işçilerin yüzde 30’u taşeron aracılığıyla istihdam edilmektedir. İmalatta bu rakam yüzde 50’ye varmaktadır. İspanya’dageçici işçilik bütün istihdamın yüzde 30,9’unu oluşturuyor.[1] ABD’de çalıştığı halde yoksulluk sınırının altında yaşayanların tüm çalışan nüfusa oranı 2007 yılında %28 iken, 2013 yılında %32’ye yükselmiştir. Sosyal güvencenin en iyi organize edildiği sanılan Almanya’da 40 milyon toplam çalışan nüfüs içinde 14 milyonu ya hiç sigortasız ya da sadece sınırlı sigortalıdır ve tamamen sosyal sigortalar kapsamına giren iş yerlerinin sayısı sürekli azalarak, bu gün 26 milyon civarındadır.[2]

Bu örnekler aynı zamanda güvencesiz çalıştırmanın (taşeronluk veya preker çalışma şartlarının) otomobil sanayiinde görüldüğü gibi sadece enformel ekonomiye özgü bir yöntem olmadığının da kanıtıdır. Güvencesizleştirme tüm sektörlerde, tüm sanayii kollarında uygulanan bir yöntemdir.

Bunun neden böyle olduğunu, yani güvencesiz çalıştırmanın neden bölgesel veya yerel bir olgu olmadığını ve neden sadece son yıllarda ortaya çıkan bir olgu olmadığını anlamak için kapitalist üretim ilişkilerine daha yakından bakmak yararlı olabilir.

Burada pek yaygın bir güvencesizleştirme uygulamasına; işçilerin çalıştıkları ana şirkette işten çıkarılarak taşeron şirketlere devredilmesi örneğine yakından bakalım. Kapitalist kendi şirketine çalışan işçileri taşeronlara devrederken, sadece emeğin maliyetini düşürmeyi mi amaçlıyor? İşçi bir taşerona devredilmiş olsa dahi emeği gene aynı kapitalistin kontrolünde, hizmetindedir. O, gene aynı şirket için daha az ücret karşılığında üretim yapar. Söz yerindeyse “normal” şartlardan yola çıkarsak, işçi daha öne ana şirkette 8 saatlik çalışmasının (8 saatlik çalışmanın kaldığı yerlerde) karşılığında aldığı ücret 4 saatlik çalışmada ürettiği metanın (veya hizmetin) karşılığıdır. Bu süreçte kapitalist, işçinin, geri kalan 4 saatlik çalışmasında yarattığı değere (artık değer) el koymuştur. İşçi taşeron şirkete veya işverene devredilmesine rağmen aynı işyerinde aynı metayı (veya hizmeti) üretmeye devam eder. Ama bu defa taşerondan 4 saatlik çalışmasının karşılığını değil, 2 veya 3 saatlik çalışmasının karşılığını alır. Bu arada ürettiği meta gene ana şirketin malı olur. Böylece sonuçta işçinin 4 saatlik emeğine değil, 6 saatlik emeğine el konulmuş olur. Bu sistemin yürümesi için çeşitli yöntemler vardır.Bunlardan sadece biri çalışma saatlerinin uzatılmasıdır. Tabii bu süreç gerçek hayatta, kağıt üzerinde formülleştirildiği gibi net, kesin zaman birimleri içinde gerçekleşmez. İşçilerin çalışma saatleri her zaman her sektörde 8 saat ile sınırlı değildir. Taşeronlukla ilgili haberler dikkatle incelendiğinde, işçilerin, devredildikleri taşeron şirketler tarafından çoğu kez 8 saatlik iş gününün çok üzerinde çalışmaya zorlandıkları görülür.

Bir başka yöntem iş yerinde bir günde yapılan toplam işlerin yani üretilen toplam ürün veya hizmetin daha az işçi tarafından üretilmesidir. Böylece 10 işçinin bir güne ürettiği, söz gelimi, 1000.- TL’lik değer 6 – 7 işçi tarafından üretilir. Tabii bunu sağlamak için ya her bir işçinin bir günde daha uzun süre çalışması ya da üretkenliğinin verili zaman içerisindeki yoğunluğu yeni araçlar ve / veya çalışma yöntemlerinin re – organizasyonunu gerektirir. “Belli bir büyüklükte bir emek miktarını, bunun için katlanılan masraf aynı kalır ya da hatta düşerken, daha çok işçi yerine daha az sayıda işçiden sızdırmak mutlak olarak her kapitalistin çıkarına olan bir şeydir.” (2011; 614) Böyle bir gelişme ilk bakışta gittikçe daha az işçinin istihdam edileceği kanısını uyandırsa da bu yanıltıcı bir izlenimdir. Sermaye ancak emeğin tüketilmesi ile birikir ve ancak giderek daha çok emeğe el koyarak büyüyebilir. (Konumuz taşeronluk olduğu için burada; borsa oyunları, kredi mekanizmaları ve benzeri yöntemlerle sağlanan sermaye birikimini tartışma dışı bırakıyorum.) Daha çok emeğe el koymak sadece işçi sayısına değil, emeğin yoğunlaşmasına da bağlıdır. Çok ender olarak görülse de, belli şartlarda çalışma süresinin kısaltılması veya belli değerde bir meta üretimi için daha az sayıda işçi çalıştırılması ancak kapitalist tarafından elkonulan emeğin yoğunlaşması durumunda uygulanır. Çünkü, “kısalan iş gününün ilk etkisi apaçık bir yasaya dayanır: emek gücünün etkinliği, harcandığı sürenin uzunluğu ile ters orantılıdır.” (2011; 393) Ve “emeğin yoğunluğu, aynı zaman aralığında daha fazla emek harcanması demektir.” (2011; 500) Dolayısıyla hangi yöntem uygulanırsa uygulansın sonuçta daha fazla artık değere el koymak, kapitalist üretim ilişkileri tarih sahnesine çıktığından beri temel amaçtır. Zaten kapitalist için daha fazla artık değere el koyması mümkün değilse, kendi ana şirketinde çalışan işçiyi işten çıkarıp taşerona devretmesinin bir anlamı da yoktur. Muhakkak ki taşeron şirketin bünyesinde çalışan işçilerin tamamı daha önce ana şirkette çalışmış olanlardan meydana gelmez. Bir çoğu taşeron tarafından doğrudan istihdam edilmiş olabilir. Ama bu sürecin işleyişini değiştirmez.

Tabii ki emeğin yoğunlaşması, sadece işçinin daha fazla çalışmasının sonucu değil, üretim araçlarının modernleşmesinin ve üretim sürecinin re-organizasyonunun da bir sonucudur. Ancak emeğin üretkenliğinin, dolayısıyla toplumsal üretimin artması ve zenginleşmesi işçi sınıfının daha refah yaşam şartlarına kavuşmasını getirmez. Karl Marks, 1867 yılında yayınlanan ‘Kapital’ adlı eserinin 23. bölümünde artık nüfusun ortaya çıkış sebeplerini incelerken, aynı zamanda kapitalist sermaye birikiminin sonucu olarak sefaletin, istikrarsızlığın dolayısıyla güvencesizliğin nasıl durmaksızın yeniden üretildiğini de açıklar: “…, kapitalist toplumda, emeğin toplumsal üretkenliğini yükseltmeye yarayan bütün yöntemler, bireysel işçinin sırtına yıkılarak hayata geçirilir.” “Bundan dolayı, … aldığı ücret ne kadar yüksek ya da düşük olursa olsun, işçinin durumunun, sermayenin birikmesi oranında, kötüleşmek zorunda olduğu sonucu çıkar.” (2011; 623) Emeğin yoğunlaşması ve üretkenliğin artması; işsizliği, yarı – işsizliği, geçici işsizliği de beraberinde getirir. Emeğin yoğunlaşmasının bir sonucu olarak, kapitalist için aynı değerde emeği daha ucuza almanın olanakları da ortaya çıkar. Bu da istikrarsız, güvencesiz, “preker” çalışmanın ve yeşemın kapolarını açar. Aynı değerde emeği daha ucuza almak; belli bir iş yerindeki işçilerin sayısını azaltarak da olur onların sosyal haklarını, sigorta primlerini, emeklilik haklarını tırpanlıyarak da olur. Çünkü “emeğin üretkenliğindeki yükselme emek gücünün değerini düşürür ve böylece artık değeri artırır, bunun tersi, yani üretici güçteki düşme, emek gücünün değerini yükseltir ve artık değeri azaltır.” (2011; 497)

Ancak güvencesizleştirme sadece kentlerde yerleşik, klasik sanayii sektöründe çalışan işçileri hedef almaz, son otuz, kırk yılda kırsal alandan kentlere göçün olağan üstü yüksek olduğu Türkiye gibi ülkelerde; kentlerin yeni sakinlerini de içine çeker. “Göreli artık nüfusun üçüncü kategorisi olan durgun artık nüfus, faal işçi ordusunun bir bölümünü oluşturur; ancak, tümüyle düzensiz çalıştırılır. (İnşaat sektörünü, tekstil atölyelerini hatırlayalım) ….. Yaşam koşulları, işçi sınıfının ortalama normal düzeyinin altına düşer ve tam bu durum, onları sermayenin özel sömürü dallarının (taşeronluk gibi) geniş temeli haline getirir.” (2011; 621)

Kolayca anlaşılacağı gibi; güvencesizlik söz yerindeyse kapitalizmin doğasında olan bir özelliktir ve kapitalizmin tarihi boyunca değişik dönemlerde, değişik yöntemlerle ortaya çıkar. Dolayısıyla sosyal güvenlik yasalarının şu veya bu şekilde düzeltilmesi, reform tedbirlerinin alınması, kapitalizm egemen üretim biçimi olarak kaldığı sürece sorunu çözmeyecek güvencesizliği ortadan kaldırmayacak, güvencesiz çalışma koşulları, “preker” yaşam sürekli yeniden üretilecektir. (18.06.2014)

________________________________________________________________________

Yararlanılan Kaynak: Marx, Karl (2011) “Kapital, Cilt 1”, Yordan Kitap, İstanbul, M. Selik ve N. Satlıgan çevirisi

 

[1]IndustriALL sendika birliğinin „Üçlü Tuzak“ adlı broşüründen. Kaynak: www.industriall-union.org

[2] Hansen, Tobi; „Das „Prekariat“ – Klassenlage und Klassenkampf“, Revolutionärer Marxismus 44, November 2012

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: işçi sınıfı / kapitalizm / prekarya / Taşeron Kapitalizm / Taşeron sistemi /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.