kristal_is_grev_karar

Şişecam’da dilekçeyle hak arayan sendika – Şöhret Baltaş

Sol Defter- Haber - 3 Temmuz 2014 - İşçi Gündemi / Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Psikoloji, “öğrenilmiş çaresizlik” diye bir kavramdan söz eder. Yani aslında “çare” vardır ama insan, “çaresiz” olduğuna inanır. Nasıl mı? Kademeli olarak. Olumsuzluğa geçişin kademeli olması, insanı herhangi bir duruma yavaşça alıştırır. Bünye, şok yaratan bir etkiye, reflekslerini kullanarak tepki verir; oysa aynı etki birden değil de, kademe kademe gerçekleştirilirse, algı ani bir sarsıntı yaşamaksızın, ağır ağır yeni duruma alışır, tepki göstermemeye başlar.+

Bu konuda en çok kullanılan örnek, “suyu ısıtılan kurbağa”dır. Kurbağa, sıcak suya birdenbire atıldığında yaşadığı ani değişimin etkisiyle zıplayarak kaptan çıkar. İkinci denemede kurbağa, içinde oda sıcaklığında su bulunan bir kaba konulur ve kurbağanın suyu kademeli olarak ısıtılmaya başlar. Bu kez kurbağa ağır ağır ısınan suyun içinde gevşemeye, rehavete kapılmaya başlar. Su, yakıcı ısıya ulaştığında kurbağa zıplayarak kaptan çıkmaya çalışır ama artık bacak kasları çalışmaz. Atalet, yani eylemsizlik ya da eyleme geçememe hali işte tam olarak budur. Tabii, her insanlık hali kendini haklı çıkarmak için gerekçeler bulur: Böyle gelmiş böyle gider, bir işe yaramaz, ne değişecek ki, faydası olmaz, şimdi zamanı değil, yeterince güçlü değilim(z)…

“Öğrenilmiş çaresizliğin” sonucu olan eylemsizlik hayatımızdan neyi götürür peki? Çoğu kez cesareti ve özgüveni ama her zaman bir başka hayatı hayal edebilme yeteneğini.

*

Geçen hafta “şok etkisi” yaratması gereken bir olay sadece tek bir gün konuşuldu ve geçip gidiverdi. Hükümet, “milli güvenlik” gerekçesiyle Şişecam işçilerinin grevini 60 gün erteleyiverdi, daha açıkçası yasakladı.

Şişecam işçileri, işverenle sürdürülen toplu sözleşme görüşmelerinde uzlaşma sağlanamadığı için 20 Haziran’da greve çıkma kararı almışlardı. 10 ayrı işyerinde 5800 cam işçisiyle süren grev, sadece 7 gün sürebildi ve Bakanlar Kurulu toplanıp “genel sağlığı ve milli güvenliği bozucu nitelikte” gördükleri grevin 60 gün ertelenmesine karar verdi. Kararın altında Cumhurbaşkanı, Başbakan ve istisnasız tüm bakanların imzası vardı. Yani mesela Adalet Bakanı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı düşünmüş taşınmışlar, bu grevin milli güvenliğimiz için son derece sakıncalı olduğu kanısına varmışlar; Gençlik ve Spor Bakanı ile Dışişleri de koşarak gelmiş ve “sadece milli güvenlik değil, genel sağlık da tehlike altında” diye eklemişti! Tabii bu devletin Cumhur ve Baş Bakanları da bu milleti tehlikeye sokacak Grev Lobisini derhal yasaklamaktan başka ne yapabilirlerdi ki!

Bu Grev Lobisi, daha önce de aynı tehlikeyi yaratmış, 2001, 2003 ve 2004 yıllarında aynı gerekçelerle yasaklandığı halde ders çıkarmamıştı. Gerçi Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), bu üç yasağı da “hak ihlali” saymıştı ama onlar da zaten Hıristiyan Batı Lobisi olduğu için hükümet kulak asmamıştı.

Kimse ince belli çay bardaklarının güvenliğimizle ve sağlığımızla ne gibi bir ilişkisi olduğunu anlayamadıysa da, 1500 derece sıcaklıktaki fırınların önünde asgari ücretle ve iş sağlığı güvencesi olmaksızın çalışan işçilerin öfkesine bir iki homurdanmayla katıldı; sonra da hep beraber cumhurbaşkanlığı seçimi sohbetlerine geri dönüldü. Grev sırasında işverenin yasadışı girişimlerde bulunduğunu ve üretilen camları fabrikadan sevk etmeye çalıştığını; daha Haziran ayı başında Fransa’nın önde gelen cam eşya üreticisi Arc International’i almak üzere anlaşma imzalayan Şişecam grubunun kabul etmediği ücret artışının ise sadece yüzde 11,79 olduğunu da pek duyan olmadı.

Hepimiz “suyu ısıtılan kurbağa” gibi, her sabah daha berbat bir dünyaya uyanmaya alışmıştık ama kanımca eylemsiz kurbağa sıfatını buna hiç hakkı olmadığı halde utanıp sıkılmadan taşıyan sendikanın durumu, en dehşetlisiydi. Kristal-İş Sendikası, patronu açıktan açığa kollayan, hem yasa hem akıl dışı karar karşısında grevi bitirdi!

“Yasa dışı” olarak nitelendirdiği erteleme kararını yürütmeyi durdurma ve iptal talebiyle Danıştay’a götüreceğini açıklayan sendika yetkilileri bir de şöyle bir açıklama yaptı:+

“Pencere ve otomobil camı, çay ve su bardağı ile meşrubat şişesi üreten fabrikalarda uygulanan grevin milli güvenlik ve genel sağlığı bozucu olduğunu iddia etmek akılla, mantıkla, hukukla ve bilimle bağdaşmaz. AKP hükümetinin bu kararının temel nedeninin başta Şişecam olmak üzere sermaye gruplarından gelen talepler olduğunu ve ‘genel sağlık ve milli güvenlik’ gerekçesinin sadece bahane olduğu biliyoruz.”

Bu açıklamanın tamamlayıcı cümlesi şu olmalıydı: “Bu bahaneye boyun eğmeyecek ve meşru hak taleplerimiz için grevimize devam edeceğiz.”

Ama olmadı. Sendika bu son derece haklı ve meşru cümleyi kurmak yerine, açıklamayı şöyle bitirdi: “İşçiler henüz işbaşı yapmadı ama işe başlayacaklar.” Cam ürünün fabrikadan yasadışı çıkarılmasını engellemek için TIR’ların önünü kesen işçiler ise, hükümetin yasadışı kararı karşısında sendikanın önerdiği “eylem”e uyarak işlerinin başına, üstelik 60 gün daha aynı ücretle ve iş sağlığı güvencesi olmadan çalışmaya “mecburen” geri döndüler.

*

Ayan beyan ortada olan bu “bahane” yasaldır ama bu sözde yasaya karşı grev ve direniş bin tane yasadan daha meşrudur. “Hukuk devleti” adı verilen sistemlerde yasal olanla meşru olan arasında uyum olması beklenir, daha doğrusu demokrasinin bir sınıflı toplum kurumu olduğunu unutup kutsayanlarca böyle olduğu vazedilir. Oysa sınıflı toplumlarda hukuk ile fiili durum genellikle uyum değil, gerilim içerisindedir. Özellikle hâkim sınıfın işleyişini aksatan durumlar söz konusu olduğunda, bu gerilim tırmanır. Hele hele, sınıf devletinin hukukunu bile doğru dürüst uygulamayı becerememiş, yani kendi koyduğu yasa ve kurallara uyan bir “hukuk devleti” olmaktan uzak toplumlarda gerilimin olmadığı an yok gibidir. Bu gerilim, iktidarda olan partinin karakterine uygun olarak çözülür. Kimisi gerilimi bir “orta yol” bularak, kısmen hukuk devleti içerisinde kalarak çözmeye çalışırken, kimisi de hukuku bir yana fırlatıp “ben yaptım oldu” der. İkinci türden baskıcı / faşizan iktidarların aklı, mesela yasama, yargı ve yürütmenin neden ayrı kuvvetler olarak düzenlendiğine bir türlü ermez ve her şeyi çabucacık kendi istediği yola koyuvermesini engelleyen bütün süreçleri “hantal bürokrasi” olarak görür.

Nazi döneminin hukukçularından Krauss, hukuk devletinin bir “siyasi iktidarsızlık devleti” olduğunu söyler mesela. Krauss’a göre, iktidar ele geçirildikten sonra hukuk devletini savunmak saçmadır, çünkü iktidarın gücünü azaltır.

Nazi dönemi hukuk felsefesinin mimarlarından Carl Schmitt ise yasallığın, yasaya uygunluğun sadece “olağan” dönemlerde geçerli olabileceğini söyler ve ekler: “Alman devletinin birliği o 181 maddeye (anayasayı kastediyor) ve onların geçerliliğine değil, Alman halkının siyasal varlığına dayanır.” Alman halkının varlığının cisimleşmiş hali ise şüphesiz ki, Nazi iktidarıdır. İktidar ise, halkı temsil etmekten doğan gücüne dayanarak devletin kendini koruma hakkı önündeki engeller olarak anayasal bazı kuralları askıya alabilir. Schmitt, “Siyasal yönden bütünleşmiş halkın somut varlığı, her türlü normdan önce gelir” diyerek el çabukluğuyla halk ile devleti bir ve aynı şey olarak niteler. Bu “olağanüstü” durumlarda, devlet yüce amacını “hukukun zincirlerinden kurtarmak” için tedbirler alır; hukuk, devlete “ayak bağı” olmaktan çıkartılır. Peki, durumun “olağanüstü” olduğuna karar verecek olan kimdir? Tabii ki devlet. Neye göre? İç veya dış düşmanların durumuna göre. Schmitt, yasalar çerçevesinde de “düşmanlık” yapanlar olduğunu söyleyerek Lenin’in 1920 tarihli “Sol Komünizm-Bir Çocukluk Hastalığı” adlı makalesini örnek verir. Lenin bu makalede devrimcilere “illegal mücadele biçimlerini her türlü yasal araçla bütünleştirmeyi” önermiştir; o halde “düşman”ın yönetenleri devirme aracı olarak baktığı yasalara gereğinden fazla önem vermenin anlamı yoktur.

İyi de, “düşman”a ve dolayısıyla olağanüstü hale karar verecek olan devletse, bu saptamalara katılmama hakkına ne olacak? Schmitt, bu konuda sonradan ünlü bir formül haline gelen şu sözü söyler: “Olağanüstü hale kim karar verirse, egemen odur.”+

*

Bugüne dönelim. Faşist hukukçu Schmitt’in argümanlarında size de tanıdık gelen yanlar var mı? Durmadan tekrarladığı %50 gücü, her şeye karar verme yetkisi olarak ele alan ve o gücü tüm halkın üzerine sürmeye çalışan; işçilerin Soma’da ölümünü ve Şişecam’daki insanlık dışı çalışma koşullarını sistemin “fıtratı” sayan, patronun yapamadığını Bakanlar Kurulu’nu toplayıverip bir çırpıda halleden, halkoyunu iktidarın ve gücün kendisinde cisimleşmesinin aracı sayan bu kişinin adı Schmitt değil tabii ama ne fark eder?

Sınıf devletinin karar, uygulama ve değiştirme hak ve imkânını kendisine tanıdığı bu kaygan yasallık zemininde, ezilenlerin direnme hakkı meşrudur. Temelleri doğal hukuk kurallarına kadar uzanan “direnme hakkı”, temel bir haktır ve halkın iktidara karşı itirazını dile getirme yöntemidir. Eğer grev, bu hukuk sisteminde işçi sınıfının hak ve taleplerini dile getirmesinin tek yolu olarak onaylanmışsa ve hükümetin erteleme gerekçesi aklı başında kimsenin kabul edebileceği bir meşruiyete sahip değilse, burada işçi sınıfının kendi sözünü, toplumsal aklın huzurunda söyleme, haklılığını anlatma ve mücadele etme hakkı bin tane yasadan daha meşrudur.

Ama gel de bunu suyu ısınmış kurbağaya anlat… Kurbağaya haksızlık etmeyelim; giderek ısınan sudan çıkamamasının sorumlusu kurbağanın kendisi değil sonuçta. Ama işçi sınıfını atıldığı kuyudan dışarı çıkarmak için en meşru hakkını bile savunamaz hale gelen, Danıştay’a gitmekten başka hiçbir yol, eylem önerisi sunamayan sendikacıların bu inanılmaz vaziyetine ne diyeceğiz? Öğrenilmiş çaresizlik mi, tercih edilmiş ihanet mi?

 

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: grev erteleme / şeşecam grevi /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.