tkp 01

TKP, Demirtaş ve seçimler

Şöhret Baltaş - 19 Temmuz 2014 - İşçi Gündemi / Teorik Tartışmalar / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Siyasi bir tartışmayı Marksist klasiklere gönderme yaparak yürütmek iyi bir şey değildir aslında. Çünkü bizzat Marksist diyalektiğin ruhuna aykırıdır. Aykırıdır, çünkü sol siyasete bulaşmış herkes iyi bilir ki, bir tartışmanın her iki tarafı da, eğer isterse, çubuğu kendisine doğru bükecek malzemeyi teoride bulur. Ve yine biliriz ki, bu göndermeleri yapmakla, aslında herhangi bir tarihsel haklılık kazanmış değil, sadece polemik yapmış oluruz. Her türden reçeteye, şablona, hazır taktik ve stratejilere karşı olan Marksizmin politikadaki yansıması olarak Lenin’in “somut durumun somut analizi” denen yöntemden söz etmesi de bundandır.

Bütün bunlar, TKP’nin geçtiğimiz pazar günü gerçekleştirdiği iki ayrı kongresinden çıkan boykot kararıyla birlikte aklıma üşüştü. Bu yüzden boykot tavrının tarihine bakmak ve tabii Lenin’e gönderme yapmak zorunlu hale geldi.

 

TKP neyi boykot ediyor

Muhaliflerin topladığı kongre 12. Kongre, mevcut MK’yı onaylayanların yaptığı ise Atılım Kongresi olarak adlandırıldı. Her iki kongre de, cumhurbaşkanlığı seçimlerine karşı tavrını “boykot” olarak belirledi.

Her iki kongrenin siyasal sürece ve partiye dair tespitlerine bakıldığında, ayrımın nerede olduğunu anlamak zor doğrusu. Çünkü her ikisi de TKP’nin gücüne, büyüklüğüne vurgu yapıyor ve bu durumda sorun, siyasi bir süreçten çok, bu siyaseti yürüten isimlerde düğümleniyor. Tek bir ayrım görülüyor: Muhalefet “sosyalist cumhuriyet” şiarını öne çıkarıyor, merkez ise AKP’nin temsil ettiği İkinci Cumhuriyet’e karşıtlığını.

Bence her iki kongreden de önümüzdeki seçimler için boykot kararının çıkması anlamlı; çünkü siyasetin algılanış tarzını somut olarak ortaya çıkarıyor. Bu siyasi tarz, sosyalist siyaseti kendisinden menkul sayma, kendi çizgisini tartışılmaz bulma ve diğer siyasetlerin tümünü “sapma” olarak değerlendirmeye dayanıyor ve temelini de Stalinizmden alıyor. Kuşkusuz bu tarz-ı siyaset, sadece TKP’ye özgü değil, Türkiye solunu boydan boya kesen bir çizgi. Ancak Doğu Bloku’nun yıkılışından sonra dünya solunda büyük bir kesimin hesaplaşmaya girdiği Stalinizmi hâlâ açıkça sahiplenen az sayıda partiden biri olarak TKP, bu geleneğin en önde gelen temsilcilerinden.

Stalinist siyasetin tek özelliği doğru çizginin tartışılmaz sahibi olduğuna duyduğu derin dogmatik inanç nedeniyle, karşısına çıkan her muhalif sesi “hain” olarak nitelendirmesi değil; bu mutlaklık yanılgısı onu aynı zamanda iki kutuplu bir dünya yanılgısına taşıyor. Bu yanılgıdan dolayı, bir zamanlar “anavatanın savunulması” konjonktürel olarak mutlak ilan edilip, tüm politika bunun üzerine kurulmuş ve dünya işçi sınıfı ile enternasyonalist dayanışma bilinmez bir tarihe ertelenmişti.

Güncel olanla nihai hedefin uyumlu bir çizgide yürütülmesi, sol siyasetin her zaman yakıcı sorunlarından biri oldu. Tarihsel materyalizm bize güncel talep ve hedeflerle nihai hedef arasında diyalektik bir bütünlük kurulması gerektiğini söylerken, Stalinizm çubuğu kendi penceresinden görünen manzaranın gerektirdiği ihtiyaçlara büktü. Tam da bu yüzden Sovyetler Birliği kendi içindeki sorunlarla boğuşmanın yolunu bürokrasinin ve merkezin güçlendirilmesinde gördüğü gibi, dünyada onun çizgisini izleyen partilerin ufkunu da bununla sınırladı.

Bugünkü TKP, 1920 geleneğinin fiziksel anlamda olmasa da gelenek anlamında devamı. Bir zamanlar AP-MHP-MSP bloku olan Milliyetçi Cephe’den kurtulmak ve burjuva demokrasisini gerçekleştirmek hedefi nasıl mutlaklaştırıldıysa ve Türkiye işçi sınıfının mücadelesi DİSK’in sendikal sınırları içine hapsedildiyse, bugün de AKP iktidarının barındırdığı tehlikeden kurtulmak aynı biçimde mutlaklaştırılıyor ve bütün politika bunun üzerine kuruluyor. O zamanlar MC’nin karşısında Ecevit’li CHP vardı ve “ilerici güçler” adıyla kategorik olarak müttefik sayılıyor, siyasi mücadele buna göre veriliyordu. CHP o zamanlar da, şimdikiyle kıyaslanmaz biçimde sola açık bir siyaset yürütse de, kendisini hiçbir zaman devrimcilerin müttefiki olarak görmedi, böyle de davranmadı. Ancak TKP başta olmak üzere, solun büyük kesimi MC “düşmanı” karşısında CHP’yi “dost” gören politikalardan vazgeçmedi.

Sonuç; devrimci hareketin kendini anti-faşist mücadeleye kilitlemesi ve bu arada kapitalist sistemin her alanda teşhir edilmesi ve güçsüzleştirilmesi mücadelesinin geri plana atılması oldu.

Bugün AKP, tıpkı bir zamanların MC’si gibi kendi sivil faşist güçlerini kurmanın peşinde. Erdoğan’ın toplumu kutuplaştırmaya yönelik söylemlerinin sebebi de burada aranmalı; gerildikçe militanlaşacak ve AKP’nin paramiliter gücü haline gelebilecek kitleler yaratmaya çalışıyor. Ancak Gezi sürecinde bunu başaramadı. Ortada beş-on palalıdan ya da polisle işbirliği yaparak gençleri öldüresiye döven birkaç katilden başka militan görmedik. Fas’tan dönüşünde havaalanına yığdığı bindirme kıtaların Erdoğan’ın mücahitleri olmaya niyeti yoktu. Ancak bunun böyle devam edeceği beklenmemeli elbette. Erdoğan, umut ettiği mücahitler kitlesini destek verdiği IŞİD sayesinde toparlayabilir ve buradan aldığı güçle sesini çıkaran herkese yönelik bir “faili meçhuller” süreci başlatabilir.

Durum buyken, TKP’nin AKP tehlikesini mutlaklaştırması haklı değil mi? Hem evet, hem de hayır. Haklı; çünkü AKP’nin ülkeyi sürüklediği yere karşı ciddi bir cephe mücadelesi kurulamazsa, bugün Caferi camiine saldıranların, yarın Aleviler başta olmak üzere bütün “düşmanlara” saldırmasına şaşırmamak gerekir. Haklı değil; çünkü eğer AKP’ye karşı ördüğümüz mücadeleyi sisteme karşı yönlendiremezsek, yarın aynı şeyin laciverdine karşı benzer bir mücadeleyle karşı karşıya kalacağımızı unutuyor ve boykot kararı ile aslında hiçbir şey yapmış olmuyor.

Atılım Kongresi şöyle diyor: “Bu seçim, İkinci Cumhuriyet’in inşasında kritik adımlardan biri olarak gündeme gelmiştir. Bu seçimin amacı, siyasi olarak iflas etmiş olan İkinci Cumhuriyet’in, fiilen Başkanlık yetkileriyle donatılmış yeni bir iktidar aygıtı yaratmasıdır. Bu durumda yapılması gereken, sonucundan bağımsız olarak, milyonlar nezdinde bir geçerliliği olmayan İkinci Cumhuriyet’in iktidar gücünü artırmasını sağlayacak bu ‘seçimi’ reddetmektir. Seçim, seçmemek yönünde yapılmalıdır.”

TKP’nin evvel ezel sıyrılamadığı Cumhuriyetçilik, Birinci Cumhuriyet olarak anılan döneme sahip çıkması sonucunu doğuruyor. Bu ise, 1923-50 arası Varlık Vergisi’nden Dersim katliamına, gayrimüslim azınlıklara ve Kürtlere uygulanan iskân politikalarından Marshall yardımları ile emperyalist blokun uydusu olmaya kadar çeşitli örneklerle yönelimini açıkça göstermiş Kemalizm’le bağını koparamaması demek. İkinci Cumhuriyet’e karşı savaş açarken, ilkinin yanında durmak gerektiğini zannetmek de, az önce değindiğim “mutlaklaştırma”nın zorunlu sonucu; biri “kötü” ise diğeri “iyi”dir, biri “yanlış” ise diğeri “doğru”dur…

Muhalif 12. Kongre, “sosyalist cumhuriyet”i telaffuz ediyor ama burada da her iki cumhuriyetin de ezilenlerin olmadığını açıkça kavrayan bir zeminden hareket edildiğine dair bir işaret yok. Zaten olabilseydi, Demirtaş’ın adaylığı da, “bu bir başkanlık seçimidir” torbasına atılıp tek kelam etmeden geçiştirilmezdi.

12. Kongre, TKP’nin cumhurbaşkanlığı seçimlerinde diktatörün karşısına “Önce Hesap Ver” sloganıyla dikileceğini ve aktif bir boykot çalışması örgütleyeceğini belirtiyor. Burada “aktif boykot” örgütlemek için kalan zamana bakarak parti tabanına gerçekçi olmayan bir hedef gösterildiğini de söyleyebiliriz, ama yeterli zaman olsa da aktif boykot kavramının, TKP tarafından yanlış kullanılıyor olması daha önemli bir eksik.

İşte burada Lenin’e bakmamız lazım. Devrimin en hareketli günlerinde bile teorik çalışmayla ilgisini kesmeyen, Marksist felsefe üzerine okuyup yazan Lenin, bu anlamda teori ile pratiğin diyalektik bağı için başvuracağımız ilk kaynak.

Lenin “Boykota Karşı” adlı makalesinde şöyle yazıyor:

“Her bir boykot, verili kurumsal çerçeve içerisinde değil, aksine o kurumun ortaya çıkışına, daha geniş söylemek gerekirse, etkin hale gelmesine karşı bir mücadeledir. (…) Sonuç olarak, boykot, eski rejimi doğrudan alaşağı etme mücadelesinin ya da en azından, yani taarruz onu alaşağı edecek kadar güçlü olmadığında, söz konusu kurumu oluşturamayacak ya da işletemeyecek kadar zayıflatmanın aracıdır. Nihayetinde, boykotun başarılı olabilmesi için, eski rejim karşısında doğrudan bir mücadele, eski rejime bir başkaldırı ve kitlelerin pek çok durumda eski rejimle uyumsuzluğu (bu türden bir uyumsuzluk, bir başkaldırı hazırlığının koşullarındandır) şarttır. Boykot, eski rejimi tanımayı reddetmektir. Elbette lafta kalan bir red değil; gerçek bir red… Gerçek red ifadesini, örgütlerin feryatlarında ya da sloganlarında değil, eski rejimin yasalarına sistematik olarak karşı gelen, sistemli olarak yasadışı olsa da gerçekten işleyen yeni kurumlar oluşturan vb. kararlı halk kitleleri hareketinde bulur. Böylece, boykot ile kapsamlı devrimci kabarma arasındaki bağlantı açıktır: Verili kurumun biçimini değil, varlığını reddeden boykot, mücadelenin en kesin aracıdır. Boykot, eski rejime karşı savaş ilanı, doğrudan bir saldırıdır.”

İlk cümledeki tanım, yani verili çerçevenin dışına çıkma, bugünkü boykot tutumuna karşılık geliyor gibi görünüyor ancak TKP’nin önerdiği boykotun  “eski rejimi doğrudan alaşağı etme mücadelesinin ya da en azından, yani taarruz onu alaşağı edecek kadar güçlü olmadığında, söz konusu kurumu oluşturamayacak ya da işletemeyecek kadar zayıflatmanın aracı” olmadığı, olamayacağı çok açık. O halde TKP’nin boykot çağrısı, mevcut gücünden ya da toplumsal muhalefetin gücünden hareket ederek yapılmıyor. Peki o halde sebep ne?

Bir alıntı daha:

“Blankistler, manifestolarında, her ne olursa olsun hiçbir uzlaşmayı kabul etmediklerini yazmaktaydılar. Engels, bu manifestoyu gülünç buluyordu. Ona göre mesele, koşulların bizi mahkum ettiği uzlaşmaları reddetme meselesi değildi. Mesele, proletaryanın hakiki devrimci hedeflerini açık seçik bir şekilde gerçekleştirmek ve bunu her hal ve koşulda, her türden zikzaklar ve uzlaşmalarla becerebilmektir. (…) Soru şudur; bu özel tarihsel koşulların günümüzde bulunup bulunmadığına hükmetmemizi sağlayacak ölçütler nelerdir? Somut nesnel koşullarda, basit, dobra ve net bir şiarı yalnızca bir ifade olmaktan çıkarıp, gerçek mücadeleye en uygun şiar haline getiren ayırt edici nitelik nedir?”

İki Cumhuriyeti de reddetmeden olmaz

Buradan hareketle somut koşullara bakalım.

Yerel seçimlerden zayıflamış ama iktidarını koruyarak çıkmış bir AKP; yerel seçimlerden bu yana dindar ve milliyetçi tabana yönelik siyaset yapan ve bunu kendi içindeki muhalif seslere rağmen açıkça savunan bir CHP; barış sürecini tamamlamak için çabalayan bir BDP/HDP’nin baş aktörlerini oluşturduğu bir siyasi arena içerisindeyiz.

Buradan hareketle, önümüzde Erdoğan ve İhsanoğlu gibi biri alaylı, diğeri okullu iki İslamcı aday var. (İhsanoğlu’nun “çok farklı” olduğunu düşünenler şuraya bakabilir: http://t24.com.tr/haber/vicdani-reddin-ne-oldugu-bilmiyorum-kurtce-eve-hapsedilmemeli-kurtaj-icin-dinin-tespit-ettigi-olculer-vardir,264643) Diğer aday ise şu anda hükümetle müzakere masasına oturabilecek kadar güçlü bir halk desteği olan Demirtaş.

Bir de başkanlık sistemi meselesi var ama halen hiç kimsenin -ve CHP-MHP ittifakının da- şu aşamada çıkıp başkanlık sisteminin gündeme gelmesini önleyecek gücü yok.

Bu durumda Türkiye’yi ezilenlerin, ötekileştirilenlerin sesinin duyulabildiği bir rejime yaklaştıracak olanın Demirtaş olduğu açık. Ama bu açıklık, özerk bir Kürt yönetimine ya da eşit haklara sahip bir Türkiye federasyonuna, Birinci Cumhuriyet refleksleriyle bakmaktan kurtulabilmiş olanlar için geçerli tabii. İşte TKP’nin boykot kararının ardında, tıpkı Gezi’nin “modern milliyetçi” kesimlerine yönelik açtığı Sol Cephe gibi, aynı Cumhuriyetçi reflekslerin olduğu kanısındayım. Mesele, “Devlet başkanlığını tanımıyoruz, sandığı da tanımıyoruz” değil, “Kürt cumhurbaşkanı adayının da Birinci Cumhuriyet’in ilkelerine ters düştüğünü düşünüyor ve hiçbirini tanımıyoruz” meselesidir.

Boykota dair doğru tavır hakkında son söz yine Lenin’in olsun:

“Boykotun uygulanma koşullarını incelemeliyiz; boykotun, tamamen meşru ve devrimin yükseldiği anlarda bazen temel yöntem olduğunu (boş yere Marx’ın adını anan çokbilmişler ne derlerse desinler) yığınların kafalarına yerleştirmeliyiz. Ama devrimin gerçekte yükselmekte olup olmadığı -bu, bir boykotun ilanı için temel koşuldur-, bağımsız olarak konulması ve gerçeklerin ciddi bir çözümlemesine dayanılarak kararlaştırılması gereken bir sorudur. Gücümüz dahilinde böyle bir yükselişin yolunu hazırlamak ve uygun anda boykotu reddetmemek bizim görevimizdir; ama boykot sloganına, her kötü ya da çok kötü temsili kuruluşa uygulanabilir gözü ile bakmak kesin bir yanılgı olacaktır.”

Sadece Kürt halkını değil, Türkiye halklarını temsil etmek amacını samimiyetle tutum belgesine alan Demirtaş’ı “boykot etmek” Kürtlerin de eşit haklarla var olduğu bir cumhuriyeti reddetmektir.

Demirtaş’a, BDP/HDP çizgisine ya da Kandil’e yönelik eleştirileriniz olabilir, kendinizi bir başka siyasi çizgiye ait hissediyor olabilirsiniz, Kürt siyasetinin sınıf siyasetiyle ve radikal demokrasi hedefinin sosyalizm hedefiyle ilişkilerine dair sorunlarınız ve haklı sorularınız olabilir; ancak kanımca bugün hiçbir şey, Demirtaş’a verilmeyen her oyun diğer -iki ama tek- seçeneğe gideceğini bile bile bu tutumda ısrar etmenin gerekçesi olamaz, olmamalı.

Ben bu ülkeye yoldaş ve heval’lerin ele ele vermesiyle gelecek rejimi özlüyorum, bunun yolunun da her iki Cumhuriyeti reddetme temelinde bugünden el ele vermek olduğuna inanıyorum.

jiyan.org

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Boykot / HDP / TKP /

Comments

  1. aykut emre diyor ki:

    1- “Atılım Kongresi, varolan MK’yla yoluna devam edecek” bunu söyleyerek çok büyük bir maddi hataya imza atılmış, çünkü “varolan MK’nın” tamı tamına yarısı sizin muhalif dediğiniz tarafta..

    2- Birinci Cumhuriyet’in gazellendiğini nereden çıkardınız? Lütfen okuyun! Genel ezberlerle yazmayın.

    Ayrıca yazıda bazı yerlerde birinci tekil şahıs söylemi kullanılmış. O zaman yazı bir isim imzasını da hak eder değil mi? Kimle konuştuğumuzu bilelim..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.