yatagan-barikat-2

Türkiye işçi sınıfının kapsam, nitelik ve mücadele olanaklarına dair – Yeşim Akmeraner & Faruk Adıgüzel

Sol Defter- Haber - 21 Ağustos 2014 - İşçi Gündemi / Teorik Tartışmalar / Türkiye / Türkiye Solu

facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Bu yazının amacı Türkiye işçi sınıfının kapsam, nitelik ve mücadele olanaklarını anlamak amacıyla bir yandan kısırlaşmış kalıplar içine sıkışmadan bir yandan da tarafımızca kabullenerek genelleşmiş yargıların altını biraz daha doldurmaya çalışarak sorgulanması gereken temel bir takım noktaları tartışmaya açmaktır.

Neoliberal dönem ile birlikte küresel düzlemdeki birçok olgusal veriler eşliğinde dünyanın ikinci büyük proleterleşme evresinde olduğumuz sıkça duyduğumuz bir değerlendirme. Bu proleterleşme dalgasının özelikle işaret ettiği nokta önceleri işçi sınıfı kapsamı dışında “ara sınıf” (orta sınıf tabakalar veya küçük burjuva unsurlar) olarak tarif edilen unsurların bu konumlarından uzaklaşarak işçi sınıfı özellikleri ile bütünleşmesi sürecidir. Bu noktada “güvencesizlik” şemsiye kavramı açılarak kapitalizmin sağanak yağmuruna karşı birleşik bir emek mücadelesinin olanağını taşıyan kesimler kavramsal olarak bir araya getiriliyor. Her ne kadar güvencesizleştirme tartışması “orta sınıfın” proleterleşmesi meselesine sıkıştırılmak istenmese de bu konunun merkezi bir yer işgal ettiği açık. Hatta bu kesimin sahip olduğu özellikler bakımından (bilgi, vasıf ve teknoloji kullanabilme becerisine sahip olma vs.) işçi sınıfının karakterini değiştirmekte/zenginleştirmekte olduğu tespitleri mevcut.

Sınıfın kapsamı ve niteliği bakımından “güvencesizlik” kavramının farklı perspektiflerle çokça kullanılmasından kaynaklı bir kavramsal muğlâklık taşıdığı söylenebilir. Bu nedenle bu döneme özgü bir sınıf mücadelesi stratejisinin yaratılması açısından oluşturulan kavramların bir boş gösterene dönüşmemesi açısından içeriğinin netleştirilmesi gereği önümüzde duruyor. Sınıfın kapsamı ve niteliğine dair tartışmalar çerçevesinde ekonomik ve politik mücadelenin karakteri, sendikal mücadelenin güncel içeriği ve sınırları ve toplumsal mücadele ile sınıf mücadelesi arasındaki ilişkinin sınıf mücadelesinin güncel olanakları bağlamında nasıl değerlendirileceği önem taşıyor.

1.1. Türkiye İşçi Sınıfının Kapsamı ve Niteliği

Sınıflar bir defaya mahsus bir şekilde oluşup oldukları yerde sabit kalmadıklarından ve her gün sermaye ve emek güçlerinin karşı karşıya geldiği her durumda yeniden ve yeniden üretildiğinden sınıf oluşumlarını anlamaya çalışırken canlı bir “organizmaya” baktığımızın ve bizzat bu devinimin içinde salındığımızın farkında olmamız gerekmektedir. Sınıf mücadelesinin sınıf oluşumunu öncelediği böyle bir yaklaşım, sınıf analizinin biçimsel (formalist) yönelimlerini aşarak esas olan sınıf çelişkisinin zenginliğini açığa çıkarmayı amaçlamaktadır. Bu çelişkilerin zenginliğinin ortaya konulmasının amacı ise toplumsal aktörler bakımından bir farklılıklar toplamına işaret etmek değil, sınıfın kavramsal bir soyutlamadan ziyade dinamik, yaşayan bir ilişki olduğuna vurgu yapmak ve sınıf mücadelesinin zeminini genişletmektir.

Türkiye işçi sınıfına da böyle bir bakış açısıyla yaklaştığımızda işçi sınıfının güncel kapsam ve niteliğinin neoliberal dönemin ekonomik, siyasal ve toplumsal ilişkilerinin güzergâhı içerisinde yeniden oluştuğunu/şekillendiğini söyleyebiliriz. Niteliksel veya biçimsel olarak değişime uğrayan ya da yeniden şekillenen sınıfsal ilişkileri açıklamak amacıyla klasik Marxist kavramların yanına yeni kavramlar eklenmektedir. Bu noktada Türkiye işçi sınıfının kapsamına dair başı sonu belli bir çerçeve çıkarmak pek mümkün olmasa da bu amaçla kullanılacak kavramsal araçların belirlenmesi önemli bir adımdır.

Öncelikle hem genel hem de Türkiye özelindeki sınıf analizi literatüründe sınıf analizi bakımından iki uç nokta olduğunu söylenebilir. İlki, sınıfın salt ekonomik göstergeler yoluyla açıklanmasına dayanan, dar bir “işçici” bakış açısıyken; ikincisi ise sınıfın politik mücadelede şekillenen özelliğine dayanan, iradi tutumu (politik mücadeleyi) ön planda tutarak işçi sınıfının kapsamını oldukça genişleten bir yaklaşımdır. Her iki yaklaşımında handikaplarına değinmek sınıf analizimizin hatlarının çizilmesi açsından faydalı olabilir. Öncelikle farklı konjonktürlerde kutsanan veya yerden yere vurulan bu yaklaşımların salt kuramsal bir sapma olarak değerlendirmek son derece yanlış olacaktır. Kabaca ilki “ekonomik indirgemecilik”, ikincisi “iradecilik” olarak tanımlanabilecek bu yaklaşımlar, sınıfın birbirleriyle çelişkili yapısal ve öznel özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Ekonomik indirgemeci yaklaşım gelir ve meslekler üzerinden bir analiz yapmaya ve kol emeği merkezli düşünmeye meyilliyken, iradeci yaklaşım sermayenin derin nüfuzu karşısında sermaye dışı tüm unsurları işçi sınıfı çatısı altında toplama eğilimindedir ve genel bir yoksulluk literatürü buna eşlik eder.

Kapitalist üretimin başlarında proleterleşme üretim araçlarından ve doğayı dönüştürme kapasitesinden uzaklaşmayı anlatan bir kavram niteliğindeydi. Tekelci kapitalizm döneminde ise proleterleşme, yoksullaşma ve üretim araçları üzerindeki mülkiyetini yitirme ile sınırlı bir kavram olmaktan çıkarak daha çok “beyaz yakalı” işçileri, entellektülleri, hizmet elemanlarını, teknisyenleri içeren orta sınıf katmanların yaşam standardındaki düşüşü anlatan bir kavram durumuna gelmiştir. Bu noktada proleterleşme olgusunun tanımlanmasında karşılaşılan en büyük zorluğun sınıf kapsamlarının sürekli bir değişim içinde bulunmasından kaynaklandığı söylenebilir. En yakın dönem itibariyle 1970’lerin yapısal değişiklikleri ile birlikte üretim araçları sahipliği olgusuna dayanan sınıf ölçütlerinin yetersiz kaldığını; mülkiyet ve ücretli emek ölçütüne dayanan proleterleşme tanımının ise sınıflar arasındaki sınırları ve sınıf içi farklılaşmaları açıklayamadığı söylenebilir. Bu kategoriler birincil bölüşüm ilişkilerine dayanan (artığa el koymanın sonucu olarak belirlenen) en geniş kapsamlı iki antagonistik sınıf pozisyonunu (burjuvazi ve proletarya) belirlediği zaten tartışmasız bir konudur. Ancak tablo bu haliyle eksik kalmaktadır ve yetersizliğin işaret ettiği nokta ise ikincil bölüşüm ilişkilerinin (artığın farklı mekanizmalarla dağıtımı) şekillendirdiği ve burjuvazinin fakat özellikle proletaryanın kapsamını değiştirebilecek olan ara sınıf pozisyonları ve sınıf içi farklılaşmalardır.

Şu noktada belirtmek gerekir ki sınıf mücadelesinin stratejisinin belirlenmesi açısından sınıf içi farklılaşmaların mutlaklaştırılması strateji kurmanın önemli bir bileşeni olan “sınıfın türdeşleştirici özelliklerine” odaklanmak bakımından sıkıntı yaratan bir durum olur. Öte yandan emek mücadelesinin kapsamının (ve mücadele olanaklarının) genişletilmesi açısından fazla iradeci bir tutumla “bu türdeşleştirici özelliklerin” sınırlarının oldukça geniş tutulması da işçi sınıfın ideolojik öncülüğünün ve emekçi sınıflar arasında dönüştürücü-devrimci unsurlar taşıyan bir kesimin etkisinin kırılması tehlikesini yaratacaktır. Bu noktada da işçi sınıfının dönüştürücü/devrimci unsurlarının birlikte ya da birleşik mücadele içerisinde ideolojik hegemonyasının inşa ve muhafaza edilmesi sınıf mücadelesi açısından elzemdir. Bizim bu noktadaki tutumumuz sınıf içi farklılaşmaların anlaşılmasını ve ara sınıf unsurların belirlenmesini sınıf mücadelesinin stratejisinin kurulması açısından ele almaktır.

1.2. Kafa Emeği-Kol Emeği, Üretken Emek (Ü.E)-Üretken Olmayan Emek (Ü.O.E), Mavi Yaka-Beyaz Yaka Ayrımları Üzerine

Bu kavramsallaştırmaların ilk ikisi Marx’ın bizzat kendisi tarafından, üçüncüsü ise 20. yy’ın ikinci yarısında Marxist yazarlar tarafından ortaya atılmıştır. Kafa-Kol emeği ayrımı ile üretken emek-üretken olmayan emek ayrımları sınıfsal pozisyonların belirlenmesi için kullanılsa da esasen kapitalist üretim biçiminin kendine özgü emek sürecini anlamak açısından geliştirilen kavramlar olduğu söylenebilir. Mavi yaka-beyaz yaka ayrımı ise sermaye birikim rejiminin değişen gerekliliklerinden bağımsız olmamak kaydıyla ücretli emek temelinde çalışmanın yaygınlaştığı bir dönemde doğrudan işçi sınıfının kapsamını sorunsallaştırmaktadır (sınıf pozisyonlarının belirlenmesi sorununu kapsamaktadır). Bu ikili kavramsallaştırma, “orta sınıf” kavramsallaştırması ile birlikte her ne kadar burun kıvrılarak kullanılageldiyse de mevcut emek sürecini anlamaya dönük somut bir ihtiyaçtan doğduğunu akılda tutmak gerekir. Günümüz işçi sınıfının kapsamını anlamaya dair yapacağımız tartışmada bu üç ikiliği birlikte ele alacağız. Öncelikle belirtmek gerekir ki her kavramsallaştırma, soyutlama etkinliğinin yarattığı bir takım sorunları beraberinde getirir. Bizim yaptığımız tartışma da bundan azade olmayacaktır.

Bazı yanlış kanıları düzelterek başlamakta fayda var. Genellikle “kafa emeği, üretken olmayan emek ve beyaz yaka” birbirine eşitlenerek bu kesim ya kolektif işçi diye tanımlanarak işçi sınıfın içine dâhil edilmektedir ya da yeni orta sınıf/yeni küçük burjuvazi olarak nitelenerek bir ara sınıf kabul edilmektedir. Oysa ki bu kategoriler homojen değildir ve sınıf pozisyonlarının belirlenmesi bu kategoriler üzerinden eksik kalmaktadır. Örneğin üretken olan kafa emeği olmasa da üretken olmayan kol emeği mevcuttur (hizmetliler gibi). İşçi sınıfının kapsamına dair bir tartışma her şeyden önce emeğin üretim sürecindeki pozisyonundan başlamalıdır. Üretken emek, üretim süreci sonunda artı değer üreten emektir. Ancak sermaye birikimi üretilen artı değerin piyasada gerçekleşmesi için üretken olmayan emeğe de ihtiyaç duyarak emek gücünü iki ayrı boyuta taşımıştır. Günümüzde Ü.E ve Ü.O.E ayrımının işçi sınıfının kapsamının belirlenmesi bakımından bir anlam ifade etmediği söylenebilir. Bu ayrım daha ziyade kapitalizme dair kriz teorileri açısından ya da sermaye birikimin, kapitalizmin, doğası-işleyişini anlamak bakımından oldukça önemlidir. Artı değerin üretilmesi ve bu artığın piyasada gerçekleşerek sermaye birikim döngüsünün tamamlanması bağlamında birleşik emek sürecine doğrudan katılanlar, üretken ve üretken olmayan emek gücünü kapsayarak kolektif emek gücünü oluşturur. Bu noktada mavi yaka-beyaz yaka, Ü.E-Ü.O.E ve kafa-kol emeği işçi sınıfı kapsamın belirlenmesi bakımından belirleyici kategoriler olmaz. Kolektif emek gücünün karşısında da kolektif sermaye vardır. Bu durumda toplum daha önce bahsettiğimiz gibi iki ana antagonistik sınıfa ayrılmış olur. Bu en genel, en üst düzey soyutlamada ortaya çıkan tablodur (buna 1. düzlem diyelim). Eğer bu düzlemde bırakılırsa ara sınıflar ortadan kalkmış olur. Ara sınıfların ortadan kalkarak en geniş anlamda ücretli çalışanlar temelinde tanımlanan işçi sınıfı anlayışı, proleterleşme eğilimi olan kesimlerin proleterleşmiş kabul edilmesi vesilesiyle işçi sınıfı mücadelesi bakımından, özellikle işçi sınıfının ideolojik öncülüğünün sağlanması bakımından sorun yaratma tehlikesi taşır. Belirli kesimlerin ara sınıf veya ara tabaka olarak tanımlanması işçi sınıfı mücadelesinde bir kenara bırakılacağı anlamına gelmez. Ancak bu ara sınıf veya tabakaların görülmesi ve tanımlanması, işçi sınıfı mücadelesi bakımından bu kesimlerle kurulacak ilişkinin hangi nitelikte, ne gibi araçlarla ve hangi düzeyde olacağı gibi stratejik bir tartışmayı mümkün kılar.

Mavi-beyaz yaka ayrımı ise işçi sınıfının kapsamını belirlemek veya bir “orta sınıf” tanımlamak için yetersiz olmaktan öte yanıltıcı sonuçlar vermektedir. Literatürde somutlaşan iki eğilimi iki cümle ile özetleyelim: 1) “Beyaz yaka sahip olduğu üretken olmayan kafa emeği ile orta sınıfa mensuptur”. 2) “Beyaz yaka eskiden orta sınıftı, şimdi giderek vasıfsızlaşarak, işe yabancılaşarak, kitleselleşerek, sermayeye daha fazla tabi duruma gelerek proleterleşmiştir.” Her iki tahlil de oldukça sorunludur çünkü beyaz yaka veya orta sınıf sorunsalı ekseninde yapılan işçi sınıfı kapsamına dair tartışmalar genellikle sınıf analizinin açıklayıcı kavramları olmadan sınıfsal sonuçlara varmaktadırlar. Örneğin vasıf sahibi olmak, emek sürecinde denetim sahibi olmak gibi açıklayıcı olarak kullanılan unsurlar ise bir örnekten diğerine farklılık göstermekte ve açıklayıcı olma işlevini yerine getirebilecek genellikte bir soyutlama içermemektedir. En can alıcı mesele olan “sermayeye tabiyet” konusu ise yüzeysel düzeyde ele alınmakta, az önce de belirttiğimiz gibi Marxizmin sınıf tahlilinin açıklayıcı kavramları devreye sokulmadan yalnızca sonuca varılmaktadır. Zaten yukarıda tarif ettiğimiz 1. düzlemde beyaz yakalılar, mavi yakalılar ne kadar sermayeye tabi ise küçük üretici de o denli sermayeye tabi durumdadır. Sermaye işleyişi bakımından alınan karara katılımdan, üretim araçlarından yoksundur. Demek ki bu açıklayıcılar, proleter olmanın bir belirleyicisi olmakta yetersiz kalmaktadır. Ya da somut bir örnek üzerinden gidelim.  Hemen hemen her perspektiften orta sınıf tartışmasında beyaz yakalıların sınıf pozisyonları sermaye birikim süreci ile ilgili yönetsel kararlara katılıp katılmama (yönetim-denetim unsuru) ve ücret düzeyleri açıklayıcı olarak kullanılıyor. Bunun sonucu olarak da ister istemez sınıfsal bir analizden ziyade statü analizi ortaya çıkmaktadır. Tabi ki asıl sorunu statü analizinin yapılıp yapılmaması değil, bu statülerin Marxistler tarafından sınıfsal pozisyon olarak değerlendirilmesi yaratmaktadır.

1.3. Nasıl Bir Yöntem?

Peki sınıfsal bir analiz yapmak ve aynı zamanda sermaye birikiminin ihtiyaçları doğrultusunda değişen emek süreci ve sınıfsal ilişkileri anlamak için hangi kavramsallaştırmalar açıklayıcı olarak kullanılacak ve analiz düzlemi ne olacak? Artık sadece üretim araçlarından yoksun olmak ve ücretli çalışmanın işçi sınıfının kapsamını belirlemekte yetersiz kaldığını söylemiştik. Mülksüzleşme, yoksullaşma, geçim araçlarının sermayeleşmesi ve özel mülkiyet temelinde yoğunlaşması şeklinde dört ana açıklayıcının birlikte değerlendirilmesi üzerinden 2 ayrı düzlemde yapılacak bir analiz yol gösterici olabilir. Bu dört kavram proleterleşmenin ekonomi politiğine işaret ediyorlar ve 1. Düzlemde yapılan analiz proleterleşmenin coğrafyasını, başka bir deyişle sınırlarını belirleyecekken 2. Düzlemde yapılacak bir analiz de bu sınırlar içerisinde proleterleşmiş kesimleri ve ara sınıf/tabalar ile birlikte proleterleşme eğilimlerini ortaya çıkaracaktır.

Mülksüzleşme ve ücretli çalışma arasında güçlü tarihsel bağlar olsa da kimi belirli durumlarda her ikisi de farklı yönlere hareket edebilir. Türkiye özelinde tarihsel hatırlatma ile başlayacak olursak ücretli çalışmanın ve kentlere akışın başladığı, proleterleşmenin damgasını vurduğu ve aynı zamanda proleterleşmenin niteliğinin ve kapsamının şekillendiği 1960-1980 arasındaki yıllar bize Türkiye’de proleterleşmenin aynı yaygınlıkta bir mülksüzleşmeye eşlik etmediği görülür. Bu sebeple proleterleşme kuvvetli bir eğilim olarak karşımıza çıkarken mülksüzleşme, sermayenin yoğunlaşması ve geçim araçlarının mülksüzleşmesinin daha yavaş ilerleyen süreçler olduğu söylenebilir. Bu durumun geç kapitalistleşen ülkelere özgü bir proleterleşme örüntüsü olduğunu söyleyebilirsek de bu konu başka bir tartışmayı açacağından şimdilik burada duracağız.

Yukarıda bahsettiğimiz kolektif emek karşısında kolektif sermaye durumunu içeren 1. Düzlem, belirli bir emek süreci düzleminde de (2. Düzlem) incelenmelidir. Burada kast edilen kolektif emeğin yerine emek sürecine dâhil olan her türdeş kesimin özel olarak mülksüzleşme, yoksullaşma, geçim araçlarının sermayeleşmesi ve özel mülkiyet temelinde yoğunlaşması bakımındanincelenmesidir. Bu dört unsurun gerçekleşmesi proleterleşmeyi, gerçekleşme yönünde eğilimlerin olması ise proleterleşme eğilimini temsil edecektir. Bu noktada meslekler, gelir veya emek sürecinde denetim sahibi olmak yerine bu unsurların ortaya çıkardığı yönelime göre proleterleşme tahlili daha sağlıklı yapılabilecektir. Çok önemli bir nokta olan sınıf pozisyonlarının toplumsal formasyon düzleminde ele alınması açısından çalışanların ev ve işyerlerini sarmalayan dünyasındaki deneyimleri; bu deneyime dahil olan kültürel pratiklerin gündelik hayata yansıması ve politik/toplumsal reflekslerin niteliği bu 2. düzlemde sınıf mücadelesi bakımından değerlendirilmelidir.

1.4. Sınıf Mücadelesinin Güncel Olanakları

1980 sonrası devrime odaklanan bir sınıf mücadelesi stratejisi kurma fikriyatı ve pratiğinden giderek uzaklaşıldığı söylenebilir. Bu duruma paralel olarak kullanılan kavramsal çerçeveler değişime uğramış, bir takım tartışmalar “modası geçmiş” addedilmiştir. Elbette ki Türkiye’nin ve dünyanın ekonomik, sosyal ve politik atmosferi büyük bir değişime uğramış ve devrimcileri/sosyalistleri kendini sorgulamaya ve yeniden inşa etmeye zorlamıştır. Somut gerçekliğin bu zorlaması karşısında kafasını kuma gömenler baştan kaybetmişlerdir ancak bugün devrimci bir sınıf mücadelesinin stratejisine kafa yormak, bunu dert edinmek bir “antikacılık” yapmak ya da “ruh çağırmak” anlamına gelmemelidir. Bu yüzden “modası geçmiş” görünen bir takım tartışmalar gerçekten güncelliğini ve yaşamın somut dünyasında gerçekliğini kaybetmişken, bir kısmı ise Türkiye’nin güncel durumu içerisinde yeniden düşünülmesini gerektirerek hala önemini korumaktadır. Bizim bu bağlamda üzerinde düşüneceğimiz konular ana hatları itibariyle; ekonomik ve siyasal mücadele, sendikal mücadelenin güncel içeriği ve sınırları, sınıf mücadelesi ve toplumsal mücadeledir.

2.1. Ekonomik ve Siyasal Mücadele Ayrımı

Bu ayrımın gerisinde yatan tartışma esasında bir altyapı-üstyapı tartışmasıdır. Oldukça kapsamlı ve Marxizm içinde tartışmalı olan bu konunun hakkınca ele alınması başka bir tartışmanın konusudur.  Ancak ekonomik ve siyasal mücadeleye dair yapacağımız tartışmanın gerektirdiği kadar bir yönelim belirtmekte fayda var. Öncelikle vurgulamak gerekir ki kuramsal olarak ekonomi ile siyaseti birbirinden ayırmak ile mücadele noktasında bu ayrımı yapmak aynı şey değildir. Özellikle “iktisadi olan” ile “politik olanı” kuramsal düzeyde birbirinden katı bir biçimde ayırma eğiliminin kapitalizmin toplumsal ve siyasi içeriğini boşaltan ve kapitalist ideolojiye bilerek veya bilmeyerek hizmet eden bir yaklaşım olduğu söylenebilir. Sermaye, toplumsal bir üretim ilişkisidir ve kapitalizmin kendine özgü yanı da (onu diğer üretim ilişkilerinden ayıran yönün kendisi) zaten sömürü ilişkisini gizleyen toplumsal bir ilişki yapısını geliştirmesidir. Sınıf mücadelesi, artığa el koymanın (sömürü) belirli (tarihsel) biçimleri çerçevesinde cereyan eder.

Öte yandan ekonomi ve siyasetin birbirinden ayrı görülmesi salt bir illüzyon da değildir. Kapitalist ideolojinin kapitalizmin bekası için kullandığı bir ayrımdır ancak bu ideolojinin temelini oluşturan kapitalist toplumsal ilişkilerdir. Bütün bir toplumsal yaşam bu ilişkiler dolayımıyla inşa edilmiştir. Dolayısıyla ekonomik mücadele ve politik mücadele ayrımı da ne rastlantısal, ne keyfi, ne de miadını doldurmuş bir ayrımdır.   Ekonomik mücadele dediğimizde biz onun politik muhtevasını biliriz ancak burada ikisini birbirinden ayıran kilit nokta, o giz, artık pek de dillendirilmeyen “iktidar perspektifidir”. Örneğin bir işyerinde ücretlerin artışı yönünde yapılan bir mücadelenin, sermayenin artı değeri üzerinde yapılan bir mücadele olduğundan politik bir içeriği vardır ve sınıf mücadelesi bir yönüyle cereyan etmiş, elde edilen sonuç da bu mücadelenin sonunda sağlanmış olur. Ancak bu mücadelelerin ve az sonra ele alacağımız toplumsal mücadelelerin fikri ve örgütsel anlamda iktidarı hedefleyen doğrultuda şekillenmesi olmadan politik bir mücadeleden söz etmek bizi en kötü anlamda reformizme, en iyi anlamda da başarısızlığa götürür. En nihayetinde iktidarı hedeflemeyen ve onu tehdit edebilecek somut gerçekliğe ya da güce yaklaşamayan bir mücadelenin kapitalizm tarafından içerildiğini tarih bize göstermiştir.

Toplumsal muhalefetin ve politik mücadelenin zayıf olduğu bir dönemde yürütülen ayakları tabana değen her türlü mücadele kıymetlidir. Ancak burada dikkate alınması gereken nokta politik mücadelenin temeli olan gerçekçi bir iktidar perspektifi yaratmak doğrultusunda fikri ve örgütsel bir inşa yoksa ya da bu çaba erteleniyorsa bunların bir birikim dönemi içerisinde yapılan bir “biriktirme faaliyeti”  olarak değerlendirilmesinin yanlış olacağı; böyle bir biriktirmenin
gerçekte mümkün olmayacağı ve kendimizi kandıracağımızdır.  Böyle bir total zayıflık döneminde politik mücadelenin önemini belki de her zamankinden daha fazla anlamamız/hatırlamamız bakımından onu diğer mücadele türlerinden ayırmamız gerekiyor.

2.2. Sendikal Mücadelenin Güncel İçeriği ve Sınırları

Yeni bir sendikal hareketin ihtiyaçları ve mevcut klasik sendikal anlayış ve pratiğinin değiştirilmesi meselesini daha önceden yürüttüğümüz bir takım tartışmaları tekrarlamadan birkaç noktaya değinmek gerekiyor. Neoliberal dönem itibariyle emek süreçlerinin daha önceki dönemden oldukça farklı özellikler gösterdiği ve bu özelliklerin örgütlenmenin önünde ciddi engeller yaratmaktan yana işlediği bilinen bir gerçek. İş kolu sendikacılığını aşan, emekçilerin yeniden üretim alanındaki sorunlarını da kapsayan bir sendikal mücadele ihtiyacı tüm gerçekliği ile ortada duruyor. Bu noktada yeni bir sendikal mücadele tarif ederken güvencesizlik tahlili, tartışmalarımızda merkezi bir yere oturuyor. Sendikal mücadelenin güncel içeriği ve sınırları meselesini tartışırken değineceğimiz ilk nokta “güvencesizlik” tahlilinin kapsamı olacak. Bu tahlilin sonucu olarak ortaya konan sendikal mücadelenin kapsamının genişletilmesi; emeğin güncel sorunlarına/ihtiyaçlarına cevap verebilecek yeni program ve stratejilerle örülü siyasal bir mücadele geliştirme bakımından sendikal mücadelenin yeri üzerinde duracağız.

Öncelikle belirtmek gerekir ki bir istihdam biçimi olmanın ötesine geçen güvencesizlik hali, emekçiler açısından neoliberalizm ile karşımıza çıkan bir durum değildir. Çokça neoliberal döneme özgü bir durum olarak ifade edilen güvencesizliğin aslında Keynezyen dönem diye tabir edilen istisna dışında tam da başından itibaren kapitalizme özgü bir durum olduğu söylenebilir. Güvencesizlik meselesini tartışmaya başlamadan önce bir ayrımın farkına varmak gerekiyor. Güvencesizlik tanımının analitik (açıklayıcı) bir kategori olarak sınıf analizinde kullanılması ile güvencesizliğin sınıf mücadelesi açısından “popülist bir celbetme” olarak, politik-pragmatik bir araç olarak kullanılması arasında önemli bir fark vardır. Aslında güvencesizliğin birinci veya ikinci kullanımının kendisine dair bir problem yoktur. Her ikisi de kullanılabilir. Asıl problem güvencesizliğin aslında politik bir celbetme olarak kullanıldığı halde bunun sınıf analizinde analitik bir kategoriymiş gibi kabul edilmesidir. Yani politik celbetme sınıf analizine ikame edilmektedir. Eğer analitik bir kategori olarak kullanılıyorsa bu kavramsallaştırmanın sınıf oluşumu açısından proleterleşme ile ilişkisinin tanımlanması gerekir. Mülksüzleşme, yoksullaşma, geçim araçlarının sermayeleşmesi ve özel mülkiyet temelinde yoğunlaşması gibi proleterleşmenin yukarıda bahsettiğimiz bileşenleri ile güvencesizliğin açıklanması ve böylece kapsamının belirlenmesi gerekir. Bütün esnek istihdam biçimlerini enlemesine kesen türdeşleştirici bir özellik olarak güvencesizleştirme oldukça geniş bir zemini tarif etmektedir ve güvencesizleşme üzerinden bir proleterleşme tarif etmek yanıltıcı olabilmektedir. Marxizm dışından türetilen kavramların Marxistler tarafından kullanılmasında bir sakınca görmüyoruz ancak bu kavramların Marxist metot ve analiz ile uyumlu bir şekilde altının doldurulması ve devrimci bir sınıf stratejisi açısından anlamlı bir kavramsallaştırma haline getirilmesi gerekmektedir. Aksi halde güncel “güvencesizleşme literatüründe” karşımıza çıkan durum fazla iradi bir tutumla güvencesizleşme ile proleterleşmenin eşitlenmesidir. Hatta “proleterleşen orta sınıflar” tahlilinin de bu tutuma dayandığını söyleyebiliriz.  Böyle bir sonuca varılabilir de ancak burada eleştirdiğimiz nokta Marxizmin sınıf analizi kullanılmadan “Marxizm içi” sonuçlara varılmasıdır. Proleterleşme bir sonuçtur ve proleterleşme eğilimi de önceki kısımda bahsettiğimiz bir dizi bileşenin (“var” ya da “yok” arasında bir skala düşünürsek) pozitife doğru gitmesiyle oluşan bir eğilimdir.

Politik-popülist bir celbetme olarak kullanılması ise proleter olan-olmayan en geniş anlamda emekçi kesimleri ortak bir mücadeleye çağıran, bu kesimleri iktidar karşısında cepheleştiren bir işlev görür. Aslında “halk” kavramının kullanılmasına benzer. İktidar blogu karşısında “karşı bir hegemonyanın” kurulmasının ideolojisini temsil eder. Yalnız güvencesizliğin kullanımına dair bu ayrımı yapmamızın sebebi tam da şu noktada kendini gösterir: böyle bir cephenin ideolojik olarak inşa edilmesi gerçekte (somut sınıf ilişkileri bakımından) bir cephe inşa edildiği anlamına gelmez. Nasıl ki “halk hareketi”, “halkın mücadelesi” derken bu geniş zemin içerisindeki devrimci unsurlarla (onun ideolojik hegemonyasının kurulması ile) onun yanında yer alacak unsurlar birbirinden ayırt edildiyse, aynı ayrımın güvencesizleşme kavramsallaştırması için de yapılması gerekir. Bu yüzden yeni bir sendikal mücadeleyi temellendirirken kullandığımız güvencesizleşme kavramını bu ayrımı dikkate alarak kullanmalıyız. Ayrıca bu ayrımın devamı niteliğinde bir noktaya daha dikkat etmek faydalı olabilir. Sendikal mücadele bakımından örgütsüzlerin örgütlenmesi noktasında güvencesizliğin politik bir celbetme olarak kullanılması ile sınıf mücadelesinin stratejisi bakımından güvencesizliğin analitik bir kategori olarak kullanılması ayrımını saklı tutmakta fayda var.

Bu kısmın başında ifade ettiğimiz emeğin güncel sorunlarına/ihtiyaçlarına cevap verebilecek yeni program ve stratejilerle örülü siyasal bir mücadele geliştirme bakımından sendikal mücadelenin yeri konusunu tartışmaya da bu ayrımı akılda tutarak başlayabiliriz.  Sendikal mücadeleye dair daha önceki yazılarımızda yapılan tespitleri tekrar etmeden, hem sendikal hem de siyasal mücadeleye dair bütünlüklü bir akıl inşa etmeye yardımcı olmasını umarak bu tespitlere eleştirel bir takım yorumlar getireceğiz. Daha önceki yazılarımızda mevcut sendikal hareketi, iş kolu ya da iş yeri düzeyinde sınırlı ve lokal direnişler geliştirdiyse de ideolojik, politik, örgütsel olarak karşısındaki gücü frenleyecek, geriletecek karşı bir hareketi ve hegemonyayı inşa edebilecek bir politikaya sahip olmadığı dolayısıyla böyle bir etkinlik gösteremediği için eleştirmiştik. Ayrıca bugün emekçilere dayatılan istihdam ve çalışma koşullarını reddetmenin Türkiye’ye dair üretilen otoriter politik tahayyülün de reddi anlamına geleceğini genel-geçer bir ifade olarak değil, somut koşulların somut tahlili olarak dile getirmiştik. İşçinin salt iş yerinde değil işyerinin dışında da bir yaşamı olduğu, yaşadığı sorunların çalışma ve yaşam alanı ile organik bir bütünlük arz ettiğini, sendikaların böyle bir kapsamda kendini yenilemesi gerektiğini söylemiştik.

Aslında yapılan tespitler sendikal mücadelenin toplumsallaşması gerektiğini vurgulamakta. Bu tespitler doğru olmakla birlikte sorgulamamız gereken önemli bir husus sendikal mücadelenin bu toplumsallaşmanın öznesi olup olamayacağıdır. Daha önceki yazılarımız ve tartışmalarımız çerçevesinde sendikal mücadelenin otoriter politik tahayyülü reddedebilecek, karşı bir hareketi ve hegemonyayı inşa edebilecek, emekçilerin çalışma hayatının dışında kalan sorunlarını karşılayabilecek, en genel anlamda da birleşik-politik bir emek hareketini yaratabilecek bir içeriğe kavuşturulabileceği anlaşılmaktadır. Tam da bu noktada aslında sendikal mücadele politik mücadeleye ikame edilmiş olmaktadır. Yani politik mücadelenin tezahür ediş şekli sendikal mücadele olmaktadır. Daha önce de bahsettiğimiz gibi politik mücadelenin olmazsa olmaz unsuru “iktidar perspektifi” bu düzlemde silikleşmektedir. Sendikal mücadelenin böyle bir misyon yüklenebilecekse iktidar perspektifini taşıyıp taşıyamayacağı ve sendikal mücadelenin sınıf mücadelesinin toplumsallaşması, emekçilerin çalışma hayatı dışındaki sorunlarını karşılayarak emekçileri politize etme işlevleri bakımından taşıdığı sınırlılıkları tartışmak gerekmektedir. Eğer iktidar perspektifini taşıyan politik mücadeleyi önemsizleştirmek istemiyorsak sendikal mücadelenin özellikle hegemonya inşası, sınıf mücadelesinin toplumsallaşması ve birleşik-politik bir emek hareketinin yaratılması bakımından yerini belirlerken dikkatli tespitler yapmalıyız.

Sendikal mücadelenin sınırlarını düşünmek “işçici” bir anlayışı ya da sınıf mücadelesini sendikal mücadele ile sınırlı gören yaklaşımı dolaylı olarak/başka bir biçimde yeniden üretmemek bakımından önemlidir. Toplumsal muhalefetin ve politik mücadelenin gücünün zayıfladığı dönemlerde sendikal mücadeleye politik mücadelenin de görevlerini yüklemek, politik mücadele için bir “birikim” sağlamayacaktır. Yukarıda değindiğimiz üzere böyle bir birikim ancak politik mücadelenin temeli olan gerçekçi bir iktidar perspektifi yaratmak doğrultusunda fikri ve örgütsel bir inşa ile mümkün olacaktır.Bu tartışmaya sınıf mücadelesinin toplumsallaşması bağlamında aşağıdaki kısımda da bir miktar devam edilecektir.

2.3.  Sınıf Mücadelesi ve Toplumsal Mücadele

Tarihin çok sınırlı bir dönemi ve çok sınırlı bir coğrafyası hariç sınıf mücadelelerinin çıplak işçi hareketi olarak cereyan etmediğini söylemek pek de yanlış olmayacaktır. Sınıfsal olan, doğası gereği yaşamın her alanına gömülüdür ve sınıf çelişkisinin tezahür edişinin oldukça zengin biçimleri vardır. Yani esas ve biricik olan sınıf çelişkisi, olgusal düzlemde müthiş bir zenginlik gösterir. Bu bağlamda toplumsal alan sınıf mücadelesi açısından bize çok geniş bir zemin sağlar. Daha önceki metinlerimizde de vurgulanan ve sendikal mücadelenin kapsamının genişletilmesi tartışmasının da bir parçası olduğu “siyasal olanın toplumsallaşması, toplumsal olanın da siyasallaşması” meselesi bu bağlamda önemli bir hedef olarak hala önümüzde durmaktadır. Tabi ki bu hedefin nasıl gerçekleştirileceğine dair bir reçetemiz yoktur ancak bütünlüklü bir yönelim ve bu yönelimle uyumlu bir pratik olmaksızın elde edilemeyecek bir sonuç olduğunu söyleyebiliriz. Böyle bir bütünlüklü yönelimi şimdiden ortaya koyamasak da “siyasal olanın toplumsallaşması, toplumsal olanın da siyasallaşması” üzerinden bazı konuları yeniden düşünmekte fayda var.

Öncelikle kendiliğinden parlayan ve sönen toplumsal hareketlerin “toplumsal olanın da siyasallaşması” olarak değerlendirip değerlendirmeyeceğimiz önemli bir konudur. Özellikle bu hareketlerin (konut hakkı mücadelesi, HES karşıtı mücadeleler gibi)  neoliberal dönemin politik mücadelesinin karakteri olarak sıkça değerlendirildiğini söyleyebiliriz. Bu değerlendirmeyi paylaşıp paylaşmadığımız ve hatta daha da önemlisi bizim “siyasallaşma”yı hangi ölçütlere bakarak değerlendirdiğimizin netleştirilmesi toplumsal mücadeleye dair bir strateji kurabilmemiz için gereklidir. Tıpkı yukarıda yaptığımız proleterleşme tartışmasında olduğu gibi çoğu zaman kullanılan açıklayıcılar ve ölçütler ortaya konmaksızın bu konuda da politik sonuçlara varılmaktadır.

O zaman “siyasallaşma”dan ne kast ettiğimizin netleştirilmesi için ekonomik ve siyasal mücadele ayrımına dair yukarıda yaptığımız tartışmayı hatırlayalım. Demiştik ki ekonomik mücadele dediğimizde biz onun politik muhtevasını biliriz ancak burada ikisini birbirinden ayıran kilit nokta, o giz, artık pek de dillendirilmeyen “iktidar perspektifidir”. Benzer bir şekilde kapitalist ilişkilerin  (sömürünün kendisinin) yani toplumsal ilişkilerin “sınıfsal” olduğunu biz biliriz ancak toplumsal mücadele ile sınıf mücadelesi ayrımının önemi iktidar perspektifinde yatar. Bir diğer deyişle toplumsal ilişkilerin iktidara muhalif bir şekillenme içinde olması ile ancak bir sınıf mücadelesinden bahsedebiliriz. Yoksa işe giderken bindiğimiz dolmuşta, çay içtiğimiz kahvehanede, alışverişe gittiğimiz AVM’de toplumsal yaşamın her yerinden bir sınıfsallık fışkırır zaten. O halde toplumsal olanın siyasallaşması ile kast ettiğimiz şey sınıf mücadelesidir diyebiliriz. Bu durumda da toplumsal olanının siyasallaşmasının ölçütünün hem iktidar karşıtı bir perspektif hem de ilişkilerin iktidar karşıtı bir muhtevayla somut olarak şekillenmesi olduğu söylenebilir.

Peki böyle bir içerik taşımayan ancak toplumsal bir aktör (sınıfsal/politik bir aktör değil) olarak karşımıza çıkan kitlelere burun mu kıvıracağız? Bu hareketleri sınıf indirgemeci bir tavırla yok mu sayacağız? Kesinlikle hayır. Az önce yaptığımız ayrımın politik mücadelenin zayıf olduğu konjonktürlerde toplumsal hareketlerin sınıf mücadelesine; toplumsal aktörlerin ise politik aktörlere (sınıf mücadelesinin aktörüne) ikame edilmesine karşı bir uyarı olarak algılanmalıdır. Böyle bir ikameciliğe düşmediğimiz sürece bu tür toplumsal hareketler karşı-hegemonik bir cephenin kurulması bakımından mutlaka hesaba katılması gereken unsurlardır. Daha sonraki tartışmalarımızda kendiliğinden doğan toplumsal hareketlerle nasıl ilişki kurulacağı vb. meseleler derinleştirilebilir.

Siyasal mücadelenin toplumsallaşması açısından ise şimdiden bir takım yöntemler geliştirilmelidir.  Türkiye’de devrimci geleneğin bu konudaki deneyimi zengin sayılabileceğinden bir takım yöntemlerin hatırlanması ve günümüz ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirilmesi gerektiğini söylesek daha doğru olacaktır. Bu bağlamda da mahalle çalışması, dayanışma pratikleri vb. yöntemlerin gözden geçirilerek tartışılması anlamlıdır. Bu noktada da sendikal mücadelenin kapsamının genişletilmesi bakımından tartıştığımız emekçilerin yaşam alanlarını da kapsayan bir örgütlenmenin sağlanmasının, toplumsal mücadelenin farklı biçimleri ile daha zengin araçlara sahip olabileceği düşünülebilir.

Politik ve birleşik bir emek hareketinin yaratılması bakımından siyasal mücadelenin toplumsallaşması çok önemli bir unsurdur. Somut ve belirli bir mekan/coğrafya ile somut ve belirli ilişkilerle inşa edilebilecek böyle bir hareketin/cephenin sendikal mücadelenin kapasitesini aşması oldukça mümkündür. Hatta daha ileri gidersek, toplumsal mücadelenin araçlarının zenginleştirilmesi ve yetkinleştirilmesi meselesi sendikal pratiklerin zenginleştirilmesi mesesi ile sınırlanamayacak kadar önemlidir. Bu yüzden de toplumsal pratikler ile toplumsal düzlemdeki sendikal pratiklerin eş güdümlü ve birbirini besleyen bir noktadan kurulması anlamlı olabilir.

Toplumsal mücadelenin siyasallaşmasının, siyasal mücadelenin de toplumsallaşmasının önemli bir ölçütü olarak da siyasallaşmanın kalıcı araçlarının yaratılıp yaratılamadığı noktası akılda tutulması gereken bir mesele olmalıdır.  Bu ölçütün bir diğer boyutu da kadrosal birikimin sağlanıp sağlanmadığı, böyle bir birikimi oluşturacak araç ve yöntemlerin mevcut olup olmadığıdır.   Toplumsal mücadelenin sınıfsal mücadeleye dönüşebilmesi ikili iktidar odaklarını hayatın somut pratiği içerisinde yarattığı oranda mümkün olacaktır.

SONUÇ YERİNE

Bu yazı ile Türkiye işçi sınıfının kapsam, nitelik ve mücadele olanaklarını anlamak amacıyla yapılacak bir değerlendirme için gerekli olan bir takım tartışmaların sunulması hedeflenmiştir. Ampirik bulgular üzerinden daha ayrıntı bir tartışmaya özellikle girilmemiştir. Böyle bir değerlendirmeye ihtiyacımız olduğu açık olmakla birlikte kuramsal ve yöntemsel bir takım meseleler üzerinde durmadan bu çalışmaya soyunmak sağlıklı olmayacaktır. Yazıda dile getirilen bir takım yönelimler tartışılmaya, tamamlanmaya veya yanlışlanmaya kesinlikle muhtaçtır. Özellikle belirtmek gerekir ki yazının toplumsal mücadeleye dair başka bir yazıda başlı başına bir tartışma konusu olarak tasarlanmıştır. Son olarak, yazı boyunca çeşitli konular bağlamında yapılan ayrımlar kategorik değil analitik olarak kavranmalıdır. Bu ayrımlar, Türkiye’deki sınıf mücadelesinin stratejisi üzerine yeniden düşünmeye yardımcı ve açıklayıcı olması amacıyla yapılmıştır.  Yoksa en nihayetinde kapitalist ilişkiler toplumsal, sınıfsal, ekonomik, politik olmak üzere bir bütün olarak içinde yaşadığımız ilişkilerdir.

sendika.org

facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: işçi sınıfı / sendikalar /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir