ÖDP HDP

bilimciliğe karşı siyaset ya da sosyalizmi kimlik siyasetine esas kim indirgiyor? – m. görkem doğan/ismet akça

Sol Defter- Haber - 25 Ağustos 2014 - Güncel Politika / Teorik Tartışmalar / Türkiye / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

 Tartışmaya konu olan Gamze Yücesan Özdemir’in yazısı için bkz. http://www.soldefter.com/2014/08/25/sosyalist-siyaset-bir-ihtimal-ve-cok-guzel-gamze-yucesan-ozdemir/

***

Marksizmin de sosyalist siyasetin de önemli alamet-i farikalarından biri bilimsel analiz ile toplumsal-siyasal mücadele arasında kurduğu ilişkidir. Bu ilişki önemlidir çünkü toplumsal ilişkilerin somut tahlili toplumsal kurtuluşun, devrimci dönüşümün farklı momentlerinin ihtiyaç duyduğu siyasal stratejileri, taktikleri oluşturmamıza zemin hazırlar. Ama siyasal mücadele yürütürken, belirli bir konjonktürde toplumsal-siyasal güç ilişkileri üzerinden siyasal stratejinizi oluştururken bilimin soyutlamalarını gerçekliğin ta kendisiymiş gibi ileri sürmek ya da bilimin dilini siyasetin dili yerine ikame etmek sosyalist siyaseti felce uğratacak bir bilimciliktir. Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı seçimlerinde elde ettiği oy oranının ardından yapılan değerlendirmelerde, özellikle de Demirtaş’a destek vermeyip muhayyel bir boykot siyaseti yürüten çevrelerde, ortaya çıkan durumu izah etmeye çalışırken başka birçok tarzın yanında bilimciliğe de sığınıldığını görüyoruz. Gamze Yücesan Özdemir’in 17 Ağustos 2014 tarihli Birgün Pazar’a yazdığı yazı böyle bir pozisyona denk düşüyor.

Gamze Yücesan Özdemir temel olarak şunu iddia ediyor: Selahattin Demirtaş’a oy verenler sosyalist olamaz, çünkü onlar radikal demokrat bir programa oy verdi. Bu yargıya şuradan varıyoruz: “Selahattin Demirtaş’ın artan oylarının bir bölümünün onun sosyalist seçenek olmasından kaynaklandığı iddiaları var” cümlesinin devamında işçi sınıfını kültürel kimliklerle eşitleyen radikal demokrasi anlayışına dayanan kampanya metnine vurgu yapıyor ve radikal demokrasinin sınıf konumlarını diğer toplumsal konumlarla eşitleyen yaklaşımının sosyalizmle bağdaşmadığını vurguluyor. Hatta bir çarpıtmayla daha da ileri giderek, Demirtaş kampanyasında ortaya konduğu haliyle “radikal demokrasi” çizgisinin işçi sınıfı siyasetini diğerleriyle eşitlediğini değil, siyasal alandan bütünüyle kovduğunu iddia ediyor ama bu, herhalde argümanı biraz daha dramatize etmek için başvurulmuş bir yöntem, zira “Marksist bir devrimci” açısından sonuç aynı.

Bu kampanya radikal demokrasi siyaseti temelinde yürütüldü. Buna bir itirazımız yok. Kitabi radikal demokrasi ile siyasal pratik içindeki radikal demokrasi arasındaki ayrımların ya da adı böyle konmasa da bizatihi 90’ların ÖDP’sinin siyasal çizgisinde vücut bulan haliyle bugün Kürt hareketi-HDP’nin hattında vücut bulan radikal demokrasi çizgileri arasındaki ayrımların somut toplumsal güç ilişkileri, örgütsel kapasiteler, toplumsal dayanaklar hesaba katıldığında ne ifade ettiği sorusunu şimdilik bir kenara bırakalım. Yücesan Özdemir bize şunu diyor: “Radikal demokrasiye diğer iki olası seçenek basbayağı neoliberal ve muhafazakâr olduğu koşullarda dahi oy veriyorsanız siz sosyalist olamazsınız”. Aklımıza meşhur bir Karadeniz fıkrasının sonu geliyor: “Hop, ezdin oni”.

Yücesan Özdemir’in böyle bir siyasi çıkarıma III. Enternasyonal’in 1928’de toplanan 9’uncu Plenumu’nda alınan kararlar dışında sosyalizm tarihinden dayanak göstermesi mümkün değil. Kapitalizmin yıkılmak üzere olduğu ön kabulünden hareketle her tür reformist partiyle her türden işbirliğini bunların sosyal faşist olması dolayısıyla reddeden bu tutumun bugün karşılığı olmadığı açık. Şunu teslim edelim: Türkiye’de HDP’nin sosyalist siyasetin tek umudu olduğunu ifade eden bir görüş var ama bunlar ne çoğunluk ne de etkin; dolayısıyla bunun simetrik karşıtını öne sürerek bir şey elde edilmeyeceği, sadece Kürt siyasal hareketiyle sosyalistlerin arasına bir duvar örüleceği de açık.

Üstelik yazının devamında Yücesan Özdemir sosyalist siyasetin büyük hikâyelerle dolu tarihine de haksızlık yapıyor. Tam da sağ kanat kuramcıların yaptığı haksızlığı, onu mavi yakalı işçilerin sorunlarından başka bir şeyle ilgilenmeyen bir siyasal hareketmiş gibi resmedecek biçimde bir kuramın mekanik sonucu olarak resmediyor. Oysa bu asırda, geçen asırda ve on dokuzuncu yüzyılda dünyanın her yerinde sosyalist partiler ve hareketler barış meselesini, özgür olmayan uluslar meselesini, kadın sorununu, silahlanma sorununu, çevre sorununu, göçmenler ve mülteciler sorununu, kolonyalizm sorununu (emperyalizm demiyoruz çünkü o bir sınıf sorunudur) demokratikleşme sorununu çeşitli konjonktürlerde gündemlerinin en başına yazmaktan yüksünmemişlerdir. Bunlar için mücadele ederken sosyal yurtsever ya da reformist işçi partileriyle (bazı durumlarda sola daha uzak siyasal hareketlerle) ittifaklar kurmuşlardır ve adı geçen meselelere dair en önemli teorik katkıların bazılarını dünyanın her yerinden yoldaşlarımız yazmıştır. Bizzat ustalar bu türden siyasal mücadeleler içinde bulunmuşlardır.

Kuramsal metinler belirli soyutlamalar içerirler, Marksist metinler de bu tarz soyutlamaları somut koşullardan üretir. Marx’tan başlayarak tüm ustalarımız bunu yaptıkları gibi toplumsal, siyasal analizi hele ki toplumsal, siyasal mücadele sürecini bu soyutlamalarla yürütmemeyi de gayet iyi bilmişlerdir. Kuşkusuz kuramsal metinlere bolca dayanarak ders içeriklerini hazırlayabiliriz ama sokakta siyaseti akademik Marksist akla teslim edersek Marksist devrimciliğe arkeolojik kalıntı muamelesi yaptırırız. Bizimki yüz elli yıllık enternasyonal, kesintisiz ve canlı bir siyasal harekettir. Bugün de onun bu kapsamlı tarihinin doğru ve yanlışlarından hiç durmadan öğreniyoruz.

Yücesan Özdemir’in yazısında esas sorunlu bulduğumuz mesele de zaten bu anlayışla bağlantılı. İdeal bir saf sınıf pozisyonu tarif edip buna dayanmayan her türden strateji ve programı küçümseyen yaklaşım sosyalist siyaseti bir kimlik siyasetine indirgiyor. Eğer bir doktora tezi yönetiyorsanız öğrencinize Marksist kategori ve kavramları başka kuramsal pozisyonların kategori ve kavramlarıyla (en azından eklektik biçimde) karıştırmamasını salık verebilirsiniz. Ancak işçi sınıfı mücadelesi, sosyalist siyasal mücadele soyut bir kategori olarak sınıf, soyut bir işçi sınıfı tahayyülü üzerinden yürütülemez. Tam da bu tür söylemler solda özellikle son dönemde yaygınlık kazandığı için Türkiye’de bol bol sınıf deyip bir tane elle tutulur işçi çalışması olmayan siyasi yapılar var (mesela uzun bir süre üyesi olduğumuz ÖDP böyledir) ve kimse bu durumu sorgulamıyor çünkü ne yazık ki artık sosyalist olmak bir kimlik siyasetidir.

Söylemek istediğimizi basit bir örnekle açalım. Bizim yoldaşlarımız Soma’da faaliyet yürütüyor; bu faaliyet madenci köylerinin olduğu yerleşimlerden Kınık ve kısmen Savaştepe’de yürüyor. Kırkağaç’ta ise çok sınırlı etkisi var. Bunun nedenine dair iki yanıt verebilirsiniz. Ya bizim yoldaşlarımız (zaten Demirtaş’a oy verdiler) sol liberal oldukları için Alevi Çepni kimliği üzerinden madenci çalışması yapıyorlardır ya da sınıf oluşumu dediğiniz süreç yapısalcıların bizi inandırmak istediği gibi basitçe ve sadece üretim sürecinin ne tarafında olduğunuzca belirlenmez ama siyasal, kültürel süreçlerle dolayımlanan tarihsel deneyim birikiminin bir ürünüdür. Bu ülkede 70’lerde iç savaş koşullarında devrimcilerin canları pahasına Alevi yurttaşlarımızın güvenini kazandığı o tarihi bilenler hangi seçeneğin doğru olduğunu kolayca tahmin edecektir.

Tam da o yüzden Soma, Savaştepe, Kınık ve Kırkağaç seçim sonuçlarına baktığınızda aynı kayıpları yaşamış insanların siyasal tepkilerinin farklı olduğunu görürsünüz. Her yerleşim yerinden madenci sizin çabanızı takdir edebilir ama sadece bazıları “akşam kalın” diye evini ve sofrasını size açar ve bu durumu değiştirmenin yolu, bütün madencileri ortak düşmana karşı politik olarak harekete geçirmenin yolu, madenciler arasında bu farklılıklar yokmuş ya da sınıf kimliği kendi kendine ya da sosyalistlerce sürekli vurgulandığında bunları aşarmış gibi davranmaktan, sürekli “emek eksenli” diye bağırmaktan değil; bunlara dair tutumunuzu da en az emek-sermaye çelişkisine dair tutumunuz kadar bilinir ve görünür kılmaktan, bunların yarattığı sorunları hiç çekinmeden sosyalizmin uzun tarihsel kavgası boyunca oluşmuş, ulusların kendi kaderini tayin hakkı gibi, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı pozitif ayrımcılık gibi ilkeler doğrultusunda göğüslemekten geçer.

Yücesan Özdemir’in yazısının yazarın niyeti dışında bir kullanımına da şahit olmaktayız. Bu yazıda buna değinmeğe pek gerek olmasa da şunun altını çizip bitirelim. Demirtaş kampanyasına katılanların “yetmez ama evet”çilerden farklı olmadıklarını sağda solda yaymaya çalışanların olduğunu görüyoruz, okuyoruz. Bunların ya CHP’ci olduğu ya da sosyalizmi bir kimlik siyaseti olarak algıladığı noktasında kanaatimiz kesindir. Gezi İsyanı’ndan bu yana geçen zaman içinde muhayyel dünyalarında hiçbir şeyi değişmemiş gibi görüp “sandığa karşı sokak” diyenlerin, cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında 50-100 kişiyle sokağa çıkışlarına dair bir açıklamaları olmasını beklememiz garip olmasa gerek. Bugün esas görevlerden biri de sokağı, sosyalizmi bir kimlik siyasetine indirgeyen yaklaşımlardan uzak tutmaktır. Sınıfın epistemolojik kuruculuğuna vurgu yapmakla yetinen bir siyasal yaklaşım hakikaten işçi çalışması yapmaya niyeti olmayan, dolayısıyla buraları AKP’ye, MHP’ye, CHP’ye terk etmeyi sorun etmeyen, sosyalist siyaseti bir kimlik siyasetine indirgeyen yapılar açısından yeterli olabilir ama bizim açımızdan devrimci siyaset soyut sınıf nidalarına dayalı steril bir politika üzerinden dar örgütsel kimliklerimizin bayrağını sallama meselesi değildir. 90’larda başlayan çürüme sürecini tam da bu noktadan başlayarak durdurabiliriz.

http://baslangicdergi.org/bilimcilige-karsi-siyaset-ya-da-sosyalizmi-kimlik-siyasetine-esas-kim-indirgiyor-m-gorkem-dogan-ismet-akca/

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: bilimcilik / Gamze Yücesan Özdemir / Marksizm /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.