12 eylül kenan evren

Keser döner, sap döner…

Şöhret Baltaş - 12 Eylül 2014 - Türkiye / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

 

Bir stadyum ne işe yarar? Futbol maçından, spor karşılaşmalarından, ulusal kutlamalardan, konser ve benzeri etkinliklerden başka neye?

EstadioNacional de Chile, yani 64 hektarı kaplayan alanı ve 76.500 seyirci kapasitesiyle Şili Ulusal Stadyumu 1973’teki askeri cuntadan sonra tam üç ay süreyle siyasi tutuklular için toplama kampı olarak kullanıldı. 40 binden fazla tutuklu bu stadyumda toplandı; maçların oynandığı ana stadyuma erkek tutuklular dolduruldu; yüzme havuzu bölümü kadın tutuklular için ayrıldı; soyunma odaları, tuvaletler ve bisiklet yarışlarının yapıldığı veledromise sorgulama ve işkence için kullanıldı.

Devrimci müzisyen Victor Jara, bu stadyumda gördüğü işkence sonunda öldü. Stadyuma getirildiği andan itibaren şarkı söyledi. Oradaki siyasi tutuklular gardiyanların ateş açma tehdidine rağmen şarkısına eşlik ettiler. O anda bir subay “çözümü” buldu; emir verdi ve bir daha gitar çalamasın diye ellerini kırdılar.Gitar çalamadı ama UnidadPopular’ınşarkısını söylemeyi sürdürdü: Venceremos… Bir dipçikle kafasını parçaladılar ve ellerini kesip ibret olsun diye tribünlerin önüne astılar. Victor Jara’nıncesedi Santiago Mezarlığı yakınında bulundu.

Victor Jara, onurlu duruşuyla ölümü seçerek işkencehaneye dönüştürülen stadyumda zulme uğrayan, hayatını kaybeden binlerce insanın sembolü oldu.

**

Pamuk Yıldız, Mamak Cezaevi’nde siyasi tutuklulara uygulanan sistematik işkenceyi anlattığı “O Hep Aklımda” (Penta Yayınları, Kasım 2007, Ankara) adlı kitabında 90 günlük gözaltı ve işkenceden sonra henüz 18 yaşındayken başladığı cezaevi sürecini anlatıyordu. Kitabın ilk sözü şuydu: “”Orada yaşarken ölen dostları, arkadaşları öldürülmüşken yaşayanları, iyileri, kötüleri hep aklımda tutacağım. Kendi kendimden uzaklaştığımı hissettiğim anda ‘aklımda’ diyeceğim.”

Mamak İşkencehanesi’nin “kahramanı” Albay Raci Tetik idi; Diyarbakır Zindanı’nınki ise Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran.12 Eylül işkencehaneleri arasında öne çıkan Mamak ve Diyarbakır, kazandığı bu “haklı şöhreti”, biraz da bu iki işkencecinin akıl almaz yöntemlerine borçluydu. Ama işkence, sadece anılan cezaevlerinde, belli sınırlar içerisinde kalmadı. “Kükremiş sel gibi bendini çiğneyip aşarak” ülkenin tümüne yayılan işkence, karakol ve kışlalara sığmadı; okulları, et ve balık kurumu, Yol Su Elektrik gibi devlet binalarını da kendi “uygulama” merkezlerine dönüştürdü. Onlarca kişi, bu soğukkanlı merkezlerde öldürüldü.

12 Eylül’ün bilinen bilançosuna göre; 650 bin kişi gözaltına alındı, açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, cezaevlerinde 299 kişi yaşamını yitirdi, 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi, 14 kişi açlık grevinde öldü, 517 kişiye idam cezası verildi ve bunlardan 50’si asıldı.

Bilinmeyen bilançoda ise, “kuşkulu bir şekilde ölen” 144 kişi, “kaçarken vurulan” 16 kişi, “çatışmada ölen” 95 kişi, “doğal ölüm raporu” verilen 73 kişi, “intihar eden” 43 kişi, “kendini yakan” 4 kişi ve faili meçhuller var. Devamı var elbette ama ne yazık ki, toplatılıp yakılan kitaplar, yurttaşlıktan çıkarılanlar, sakat bırakılan ve kronik hasta edilenler, ruhundaki yaraları bir türlü iyi edemeyenler “ikinci dereceden” mağdur listesine dahil!

**

22 Ağustos 1973’te Hıristiyan Demokratlar ile Muhafazakârlar’ın çoğunlukta olduğu Şili Meclisi, “Şili demokrasisinin kırılmakta olduğu”na ilişkin kararı kabul etti.Bu karara göre sosyalist Allende, diktatörlük kurmaya çalışmakla suçlanıyor, ordudan “gerekeni yapması” isteniyordu. 11 Eylül 1973’te General Pinochet önderliğindeki ordu yönetime el koydu. Direnen Allende’nin bulunduğu Başkanlık Sarayı bombalandı. Darbe sürecinde tam 3000 kişi öldürüldü; halkın “Caravana de la Muerte” (Ölüm Karavanı) adı verdiği araç şehir şehir gezip insanları avladı.

Allende’ye karşı muhalefetin güçlenmesi ve Pinochet adındaki piyondan bir başkan yaratılması, ABD’nin Fubelt Projesi’nin sonucuydu. Darbeden 25 yıl sonra yayınlanan (“hassas” görülenlerin hâlâ saklandığı) belgelere göre ABD, 16 Ekim 1970 tarihli CIA raporu ile Şili’de darbe yapılması için gereken çalışmaların başlatılmasını emrediyor, Allende muhaliflerine 1 milyon dolar ve darbe ortamı hazırlanması için de 350 bin dolar maddi yardım yapılıyordu. Allende hükümetini siyasi olarak düşürmek için uygulanan “demokrasi içi” plan başarılı olmayınca, darbehayata geçirilmişti.Dönemin ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissenger ile telefonda görüşen Başkan Nixon, darbenin başarıya ulaşmış olmasından duyduğu mutluluğu dile getiriyordu. Kissenger ise, “Ülkesinin insanlarının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalamayız. Meseleler, Şilili seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir” şeklindeki nefret uyandıran fikrini ifşa ederken, kapitalizmin temel motivasyonunu açıklıyordu aslında.

Pinochet de kendisi gibi sıradan bir askerden bir “başkan” yaratan ABD’ye borcunu, neo-liberal ekonomik modelinin Latin Amerika’ya yerleştirilmesinde öncü rol oynayarak ödüyordu. Onun diktatörlüğü döneminde, işçi hakları yok edildi,sendika ve sol partiler yasadışı ilan edildi, bu toz duman arasında kamu kuruluşları özel sektöre komik bedellerle satıldı, serbest piyasa egemen hale getirildi.

**

12 Eylül günü sabaha karşı, darbe haberini Başkan Jimmy Carter’a “Ourboysdid it” (Bizim çocuklar başardı) cümlesiyle veren CIA Türkiye Masası Şefi Paul Henze’nin “boy”ları, vakit geçirmeden yarattıkları karanlığın ardına ABD kaynaklı 24 Ocak politikalarını gizliyor, memleketin işveren sendikaları başkanı sevincini gizlemeye gerek görmeden “Sıra bizde” diye ellerini ovuşturuyordu. 1 Mayıs 1977 katliamı ve 1978 Maraş kıyımının “şaibeleri”nin ardından, 12 Eylül’den sonra vakit kaybetmeden kurulan sıkıyönetim ortamında yürürlüğe konan sendika düzeni ve özelleştirme programları “ourboys” ile ABD arasındaki sıkı ilişkileri ortaya koymuyor muydu zaten?

Bütün sendikalar kapatıldı, yönetici ve üyeleri yıllar süren davalarda süründürüldü, grev ve toplu sözleşme hakkı yasadışı ilan edildi, kamu kurumları özelleştirme ihalelerinde üç otuz parayla rant kapısı haline getirildi. Neo-liberalizmin Ortadoğu’daki kalelerinden biri, bütün bir ülkenin susturulması pahasına kuruldu.

**

Pinochet, 10 Aralık 2006’da kalp yetmezliğinden öldü. Yargılanamadan. Hakkında verilen ev hapsi kararından da 503 gün sonra “insani bir jestle” kurtulan Pinochet, ellerindeki kanla ve ülke dışına kaçırdığı 24 milyon doların verilmeyen hesabıyla birlikte gömüldü.

Polis, kanlı cunta liderinin ölümüyle sokaklara dökülen muhaliflerle onun yasını tutan gruplar arasındaki çatışmaya göz yaşartıcı gazla müdahale etti. Şili hükümeti, Pinochet için askeri tören yapılmasını ve bayrakların yarıya inmesini kabul etti.

**

Türkiye’de 27 Mayıs 1995’te kayıp yakınlarının hesabını sormak üzere, her cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda oturmaya başladı Cumartesi Anneleri/İnsanları. Devlet tarafından kaybedilenlerin isimsiz, kimliksiz, mezarsız bırakılarak, toplumsal hafızadan silinmek istenmesine karşı çıktılar, çıkmaya devam ediyorlar. İstedikleri sadece “bir açıklama” değil, ya da bu açıklamanın önemi, toplumsal bellekte “devlet tarafından işlenen suçlar”ın edindiği yer açısından sanıldığından çok daha büyük. Çocuklarına bir mezar istemeleri, devletin dünden bugüne yuvarlanıp büyüyerek gelen suçluluğunu teşhir anlamına geliyor ve bu yüzden bu kadar sade bir talebin kabul edilmemesi için devlet Galatasaray Meydanı’na gerçek bir cevap vermiyor.

**

Şili’deki kayıplara karşı darbeden bir yıl sonra “Kayıp ve Gözaltında Tutulanların Yakınları Grubu-Agrupacion” kuruldu. Aileler 1976-77 yılları boyunca çocuklarının fotoğraflarını taşıyıp sokak gösterileri, açlık grevleri yaptılar. Cunta, tepkileri yumuşatmak için sahte bir af yasası gündeme getirdi. Bunun üzerine anneler, uzun bir açlık grevine başladılar. Cunta hükümeti, olayları araştıracağına dair söz verdi ancak bir hükümet yetkilisinin söylediği şu sözler bakış açısını özetliyordu: “Kayıplar, iç savaşın doğal sonucudur.”

1994’te Cementario General’de açılan granit anıtta dört binden fazla isim kazılıydı. Cunta döneminde öldürülenlerin isimleri… Bir de “desaparecidos”lar, yani cenazeleri ailelerine teslim edilmeyenler vardı anıtta. Anıtın bir yüzü, onlar için boş bırakılmıştı…

**

Pinochet, iktidarı döneminde “hayat boyu senatörlük” unvanını kendi kendine vererek hukuki dokunulmazlık elde etmişti. 1998 yılında İspanyol yargıç Guzman’ın başvurusu üzerine İngiltere’de gözaltına alındı. 503 gün ev hapsinde tutuldu. Margaret Thatcher’in, Falkland Savaşı’nda yardımları dokunan Pinochet’yi yargılamanın “ayıp” olduğunu söylediği İngiltere’deki ev hapsi sırasında tüm masrafları İngiliz hükümetince karşılandı. Maliyeti, Thatcher’in minnet duygularını aşınca Şili’ye geri gönderildi. Dokunulmazlığı kaldırılınca binlerce kayıp yakını umutlandı ancak “sağlık sorunları” gerekçe gösterilerek yargılanmaması umutları söndürdü.

**

Kenan Evren ve MGK’nın hayattaki son üyesi Tahsin Şahinkaya hakkında açılan dava, bütün hukuki ve siyasi itirazlara rağmen “insanlık suçu işleme” değil, “darbe yapma” üzerinden açıldı. Devlet katliam, kıyım, linç ve faili meçhullerle dolu (aralarında Sivas yangının da bulunduğu) geçmiş dosyaların “insanlık suçu” kapsamında ele alınabileceği ve zamanaşımı geçerli olmaksızın her dönem hesap sorulma yolunun açıldığı “riskini” gördü ve bu yolu kapattı.

1982 Anayasası’nın halen sürmekte olan maddeleri üzerinden açılan davada, darbe fiili, toplumsal arka planından ve sonuçlarından koparılarak tek başına ele alındı. Cuntanın bu anayasa ile elde ettiği dokunulmazlık zırhına dokunulmadı ve dolayısıyla cuntayı, cuntanın yasalarıyla yargılama yoluna gidildi.

Hazırlanan iddianamede “12 Eylül’e doğru giden ortam” anlatılırken,sol muhalefet demokrasi değil diktatörlük yanlısı olmakla eleştiriliyor; yıkılan SSCB’nin yerine geçen Rusya’nın “ortak aklın kabul ettiği liberal ekonomi ve özgürlükler anlayışını kabul ederek yeniden süper güç olma yolunda ilerlediği” tespiti yapılarak hangi ortak aklın benimsendiği ortaya konuyor; bu bağlamda liberal dönemin ilk sivil lideri olan Turgut Özal döneminden övgüyle söz ediliyor; darbeye giden yoldaki önemli uğraklardan biri olan Fatsa Operasyonu için “Terzi Fikri’nin belediye başkanı olduğu dönemde, Fatsa’da namaz bile kılınamıyordu” deniliyordu. Yani bu iddianame, bütün toplumu ama en başta 12 Eylül mağdurlarını kapsayan bu büyük resme nereden baktığına dair açık bir ifşaatta bulunuyordu.

**

Evren ve Şahinkaya, tahmin edilen savunmaya sarıldılar: Bu düzeni biz kurduk, bizi siz yargılayamazsınız!

“Darbe nedeniyle gelir elde ettikleri konusunda kuvvetli şüphe olduğu ve davanın açılmasından sonra mal kaçırma girişimleri içinde bulundukları” gerekçesiyle mal varlıklarına tedbir konulması talebi mahkemece reddedildi; 12 Eylül döneminde işkence ve işkenceye bağlı ölümlerle ilgili şikâyetler, ana dosyadan ayrılarak işkencelerden sorumlu tutulmamaları sağlandı; ne TÜSİAD’ın ne ABD’nin payına ne de 24 Ocak kararlarına dokunulmadan sanki kişisel tercihlerinden dolayı yargılanıyorlarmış gibi 12 Eylül ruhunu aklamalarına imkân verildi. Bu durumda yataklarında doğrulma zahmetine bile girmeden “İhtilali sadece bir başka ihtilal yargılar” diyen “paşalar” sizce de haklı değil mi?

Pinochet öldü. Onlar da ölecek. Hesap vermeden. Hesap verecekleri bir ihtilale, ne mutlu onlara ki, yetişemeden, büyük ihtimalle kanamayan vicdanlarını beyaz çarşaflar üzerinde dinlendirecekler.

Büyük hesaplaşmaya daha çok var, biz işimize bakalım…

Mesele Dergisi Aralık 2012’de yayınlanmıştır…

.

 

 

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: 12 Eylül askeri darbesi /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.