sencer_divitcioglu1-515x350

Sencer Divitçoğlu’nun ardından…

E.Ahmet Tonak - 14 Eylül 2014 - Türkiye / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

 

Sencer Divitçioğlu da öldü. “Da” dememin nedeni, yıllar önce ilkin İdris Küçükömer’i ve geçen yıl da her ikisinin öğrencilerinden ve Sencer hocanın asistanlarından Nail Satlıgan’ı yitirmiş olmamız. İki farklı kuşaktan, ama sorgulayıcılıkları bakımından birbirine çok benzeyen üç insanı kaybettik. Tarzları farklı olsa da, hayatlarını benimsedikleri değerlere göre yaşadıkları hepimizin malumu.

Perşembe günü cenaze öncesi, Divitçioğlu için uzun yıllarını geçirdiği İstanbul Üniversite’sinde bir tören düzenlendi. 11. Tez tayfası olarak (Sungur Savran, Cengiz Arın, Necip Çakır ve Adnan Ekşigil) biz de oradaydık. Sungur, kısa, ama yapılması gerekli bir konuşma yaptı. Sencer hoca ile ilgili bazı şeylerin dillendirilmesi gerekiyordu, söylenmiş oldu. Cuma gününün, 12 Eylül’ün (!) gazetelerine baktım, sadece Cumhuriyet’te gördüm bu konuşmanın bir kısmını. Oradan aktarıyorum:

Belirli bir kuşak Marksist, sol iktisatçılar için İdris Küçükömer ile birlikte Sencer hoca önemli bir kapı açmıştır. Engin hoşgörüsü, tabii ki çok derin bilgi dağarcığıyla birlikte, ama en önemlisi çok baskıcı bir ortamda bile insanlara kol kanat gererek onların geleceğe hazırlanması için en uygun ortamı yaratan insanlardan bir tanesi olmuştur… 1983 yılında Sencer hoca ve bazı diğer hocalar sarı saman kağıda yazılmış ‘Görülen lüzum üzerine görevinize son verilmiştir’ yazısı ile görevlerinden alındı. Onların hepsi unutulur ama İdris hoca ve Sencer hoca gibi insanlar bilim tarihine geçer. ” (konuşmanın tamamının videosu için: https://vimeo.com/105869061)

Sungur’un bahsettiği o “belirli kuşak”tan olmakla birlikte, Sencer hocanın açtığı o kapıdan doğrudan geçenlerden değilim. Bahsedilen yıllarda, ABD’de New School’da doktoramı yapıyordum. Fakat bir ayağım, gözüm, kulağım buralarda idi. Nitekim, tam yılını hatırlamıyorum ama –1978 veya 79 olmalı– İstanbul’a geldiğimde ilk işim Sencer hocanın kürsüsünü ziyaret etmek ve onunla tanışmak oldu (Sungur’la da o yıl tanışmıştım, Nail’i ise çocukluk yıllarımdan tanıyordum). İlgilendiğim konulardan, tezde ne yapmak istediğimden bahsettim. Muazzam bir heyecanla dinledi, uzun uzun Marx tartıştık (dönüşüm sorununa farklı bakıyorduk), sonra da beni üniversitenin yakınındaki kuru fasulyeciye götürdü. Yemekte de, 1980 darbesi yüzünden ertelenecek memlekete dönüş planımdan, hayattan, Toplum ve Bilim’den konuştuk. Çok sevmiştim hocayı. Gösterdiği ilgi ve teşvik henüz akademik hayatının başında, 20’li yaşlarını bitirmemiş birisi için olağanüstü idi. Hocanın en etkilendiğim yanı ise samimiyeti ve sahiciliği idi.

O heyecanla ABD’ye döndüğümde zaten başlamış olduğum “Artık Değerin Ölçümü: ABD ve Türkiye” çalışmasını bitirdim ve hemen Sencer hocaya yolladım. Beğenmiş olmalı ki, eline geçer geçmez Toplum ve Bilimin 11. sayısında (Güz, 1980) bu makalemi yayınladı. Yayınlanan ilk akademik makalemin bir bakıma ebesi olmuştu Sencer hoca.

sencerREFİK Sonraki yıllarda defalarca görüştük, dostluğumuz sürdü. O görüşmelerden ikisini unutamıyorum. İlki, 12 Eylül’ün gazabına henüz uğramadığı yıllarda olmalı. Odasındaydım, o yüksek tavanlı, kara tahtalı odada. Türkiye’de Marksist iktisadın (cılız ve hala yazılmamış) tarihi ile ilgili bir çalışma yapmak istediğimi ve haliyle kendisinin eserlerini de ele alacağımı, ama bu çalışmaların bir kısmını bulamadığımı vs. söyledim. Unutulacak gibi değildi bonkörlüğü; kütüphanesinin en üst rafı bayağı yüksekti, galiba iskemlenin üstüne çıkarak, neredeyse tırmanarak, bana o raftan, üzerinde “DOSYA” yazan, iki şişkin dosya verdi. Bulamadığım risalelerin tamamı oradaydı. “Ahmet, bak bunların bazıları bende de yok, geri getirmeyi ihmal etme ha” deyişindeki ton sanki “getirmesen de canın sağ olsun” gibiydi. Nitekim, o dosyalar yıllarca nereye taşındıysam benle taşındı, o yazı yazılamadı. Ve Sencer hoca bir gün bile o dosyaların peşine düşmedi.

Diğeri yıllar sonra –2010 olmalı—haftada bir kere şehre indiği, daha çok Ferit Edgü ile buluştuğu Refik’te idi. Haftalar öncesinden Nail’le birlikte ayarlamıştık. O gün Ferit Edgü yoktu, üçümüz başbaşa uzun bir öğle yemeği yedik, içtik, içimizde ne varsa döktük. Olmazsa olmaz konu Marx başta olmak üzere, tarih, Türk boyları, büyüme, sosyalizme geçiş, geneliyle ve özeliyle hayat, hocanın Paris yılları, ortak tanıdıklar, dedikodunun sınırlarını zorladık durduk. Hoca bazı ayrıntıları hatırlamıyordu, ama heyecanı, teorik konulardaki şehvetli yaratıcılığı, zihni kıvraklığı yerinde idi. Çok hoş, ama biraz da hüzünlü bir gündü, hem benim hem de Nail için. Buradaki fotoğrafı o gün Nail’in anlattığı bir şeyi dinlerken çekmiştim, hocanın konsantrasyonu ne demek istediğimi anlatıyor sanırım.

Sungur’un konuşmasında dediği gibi, Sencer hoca o zaman da müstesna biriydi. Umalım ki, nesli tükenmiş olmasın bu aydın tipinin.

sendika.org

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Sencer Divitçioğlu /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.