sansür kemalizm ve stalinizm

Kemalizm’in Özü – Demir Küçükaydın

Sol Defter- Haber - 10 Kasım 2014 - Dünya Solu / Teorik Tartışmalar / Türkiye / Türkiye Solu / Ulusal Sorun

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

(*) Stalinizm nasıl işçi sınıfının zayıflığı ve imhası  (İç savaş ve müdahale fiilen Rusya’daki İşçi sınıfını olmamışa çevirmiş, kalan çok küçük bir kaymak tabaka da “Çarlıktan alınan ve biraz Sovyet cilası sürülen” (Lenin) devlet aygıtına geçmişti.) koşullarında iktidarı ele geçirmiş bir bürokrasinin egemenliğinin siyasi ve ideolojik biçimi ise, Kemalizm de burjuvazinin zayıflığı ve imhası (Ermeni, Süryani katliamları, Rumların sürülüşü ve mübadelesi aynı zamanda burjuvazinin tasfiyesi anlamına gelir) koşullarında iktidarı ele geçirmiş bürokrasinin egemenliğinin siyasi ve ideolojik formudur.

Stalinizm’in de Kemalizm’in de özü onun bu tarihsel ve sınıfsal temellerindedir. Bu temeller anlaşılmadan onun aldığı somut ideolojik biçimler anlaşılamaz ve onun göründüğü somut tarihsel biçimlerin onun özü olduğu yanılgısına düşülür.

Stalinizm’i böyle kavradığınızda, Kruçef, Brejnev, Gorbaçov’un aynı bürokratik kastın çıkarlarını ve iktidarını farklı tarihsel dönemler ve güç ilişkileri içinde savunmaya ve pekiştirmeye yönelik Stalinistler olduğu anlaşılır. İşin gerçeği ve doğrusu da budur.

Ama Stalinizm’i, onun özünü oluşturan tarihsel ve toplumsal bağlardan koparıp, tipik idealist bir yaklaşımla, yani varlığın düşünceyi değil, düşüncenin varlığı belirlediği anlayışıyla, tanımladığınızda, o sadece birideoloji, bir politikagaddarlık, cinayetler olarak görünür. Bu takdirde tanımlamanız, Stalinizm’in özüne değil, onun ilk dönemindeki görünümüne, aldığı somut tarihsel bir biçime ilişkin olur.

Tarihsel ve toplumsal temellere inmeyen tanımlamalar onun metodolojik köklerine de inemez. O tıpkı bir yer altı gövdesi gibi varlığını sürdürür ve her budamadan sonra daha güçlü olarak yeniden yeşerir. Bu nedenle, Stalinizm’i sadece bir ideoloji ve baskı ve cinayet rejimi olarak tanımlama, ne ideolojik ne de politik olarak Stalinizm’in köklerine yönelmediğinden, onun yeniden ve daha gür olarak ortaya çıkışı için bir budama işlevi görür. Türkiye’nin sosyalistlerinin Stalinizm karşısındaki tavrı esas olarak da böyledir.

Türkiye’nin sosyalistleri, Stalinizm’i ele alışlarındaki temel metodolojik yanılgıyı aynen Kemalizm konusunda da yapmaktadırlar. Kemalizm sadece somut tarihsel bir biçimiyle, bir ideoloji olarak tanımlanmaktadır. Tarihsel ve toplumsal temellerine yönelik bir tanımlama olmadığından, ne politik olarak onun toplumsal temellerine ne de yöntemsel olarak ideolojik köklerine yönelmek mümkün olmamaktadır.

Kemalizm, Osmanlı yadigârı bir bürokratik kastın egemenliğini ve çıkarlarını koruma ve pekiştirmenin çok özel bir biçimidir. Bu bakımdan Stalinizm’den çok daha güçlü bir geleneği vardır.

Stalinizm bir işçi devriminin ardından bir karşı devrimle bir bürokrat tabakanın iktidara gelişiydi, Kemalizm ise, zaten iktidarda olan bir bürokrat tabakanın, bu iktidarı yeni tarihsel koşullara uyarlamasıydı. (Gerçi 1920’lerin başında, Çeteler (yani silahlı halk) döneminde, Üçüncü Meşrutiyette, iktidarın da bir ölçüde Meclis’in elinde olduğu dönemde bir ara yitirir gibi olduysa da bu dönem fazla sürmedi ve hemen Çerkez Ethem’in, çetelerin tasfiyesi ile başlayan süreçte tekrar ipleri eline aldı.)

O halde Kemalizm, çok özel bir tarihsel dönemdeki ideolojik ve siyasi formu olarak ortaya çıkar bu bürokrasinin ya da “Devlet Sınıfları”nın. Onun iki özü vardır.

Birincisi, “Devlet sınıfları”, yani bürokrasi, iktidarını ancak, iktidarın gerçekten halkın seçilmiş temsilcilerinin olmadığı koşullarda sürdürebilir. Yani anti-demokratiktir.

İkincisi, bu iktidarı sürdürebilmek için, zamana uymak zorundadır, yani modernleşmecidir.

Bu iki özellik aynen, Stalinizm’in de özelliğidir. Bu toplumsal ve yöntemsel akrabalıklar ya da “gönül yakınlıkları” nedeniyle, kolaylıkla birbirine geçişler olabilmektedir.

Türkiye’deki bürokrasi, Bizans, hatta Sümerlerden beri gelen çok güçlü bir tarihsel tecrübeye sahiptir. Stalinist bürokrasiden daha esneklik ve daha fazla yaşama gücü göstermiştir. Fransız Devrimi’nden beri bu tabaka, bir takım ideolojik ve siyasi reformlarla iktidarı elinde tutmayı başarabilmiştir.

Ancak bütün bu değişikliklere baktığımızda, bunların içerdeki direnişlerden ziyade, uluslar arası dengelerin değişmesiyle gerçekleştiği görülmektedir. Fransız devrimi, Üçüncü Selim’in reformlarını tetiklemişti. Yunanistan’ın bağımsızlığı, Kırım Harbi vs. daha sonraki reformların zorlayıcılarıdır. Birinci Dünya Savaşı ve Ekim Devrimi ile Cumhuriyet’in kuruluşu ve son olarak İkinci Dünya savaşı sonrasında çok partili hayata geçiş. Her biri uluslar arası dengelerdeki çok köklü bir değişikliği izler.

ABD’nin Irak’ı işgali, uluslar arası dengelerde yine çok köklü bir değişiklik. Bürokrasiye egemenliğini korumak için bir reform zorunluluğunu dayatıyor.

Nasıl, Stalin’in cinayetlerini mahkûm eden bir Kuruçof veya Gorbaçov Stalinizmi mümkün idiyse, Kürtlerin inkârını mahkûm eden bir Kemalizm de mümkündür.

Bu bürokrasi, çok sıkıştığında, “Gereğinde Şeytan da oluruz Bolşevik de” veya “Memlekete komünizm lazımsa onu da biz getiririz” diyebilen bir zümredir. Bu güne kadar iktidarını Kürtlerin inkârıyla sürdüren bu zümre yarın bir numaralı “Kürtçü” de olur. Yeter ki ipler elinde olsun.

Ama bu değişimlerin hepsinde görülen bir özellik daha var. Her bir modernleşme çabası ve reformun öncesinde aşağıdan gelen demokratik bir hareketin imhası vardır. Yeniçerilik biçimindeki silahlı İstanbul Halkı katledilerek, modern orduya geçilir ve İkinci Mahmut reformları yapılır. Çerkez Ethem kuvvetleri imha edilir, Mustafa Suphi’ler öldürülür, komünistler katledilir ve cumhuriyet kurulur. Çok partili hayata geçilirken, Şefik Hüsnü’nün, Esat Adil’in partileri ve sendikalar kapatılır herkes tutuklanır. Öyle görülüyor ki, Kürtçü bir Kemalizm’e de KADEK’in imhası ve tasfiyesiyle bir geçiş hazırlanıyor,

Kemalizm’in özüne yönelen bir politik program, Demokratik bir cumhuriyet programı olabilir. Yoksa Kürtçe’nin ve Kürtlerin tanınması, kendi başına demokratikleşme anlamına gelmeyebilir. Çünkü Kemalizm’in özü burada değildir. Kürtçü bir Kemalizm de mümkündür. Tıpkı Türk burjuvazisiyle olduğu gibi, Kürt burjuvazisiyle de bir uzlaşma yapabilir. Aynı tabakanın bir zamanlar Türkçülükten önce Osmanlıcı olduğunu unutmayalım. Pek ala çok dil ve kültürlü bir Kemalizm de mümkündür. Ama demokratik bir cumhuriyetle Kemalizm bir arada var olamaz. Demokratik bir Cumhuriyette gerçek iktidar halkın seçilmiş temsilcilerinin elinde olur, bürokrasinin değil.

(*) Demir Küçükaydın’ın notu:

Bugün 10 Kasım, Atatürk’ün ölümünün yıl dönümü (…)
Bu yazıyı yazdığımızda elbette 2004’ten sonra geliştirdiğimiz kavramsal araçlardan henüz yoksunduk. Bu nedenle bugün elbette kimi formülasyon ve kavramları daha farklı kullanırdık. Ama esas olarak oralarda belirtilen görüşlerin doğru olduğu ve olayların gelişimince de genel olarak doğrulandığı kanısındayız. Türkiye’de bu yazılarda belirtilen noktalara hala varılabilmiş bile değil.
Örneğin Kemalizm hala bir ideoloji olarak ele alınıyor ve tanımlanıyor; bu ideoloji de somut bir tarihsel biçimle sınırlanıyor. Bir başka örnek: Atatürk bir Bonapart olmasına rağmen hala bir Jakoben olarak tanımlanıyor.
Entelektüel ve Teorik sığlık sadece Atatürk’ün değil, Türkiye’nin sağcısı ve solcusuyla tüm akımlarının temel yapısal ve ortak özelliğidir.
10 Kasım 2014 Pazartesi

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Kemalizm / Stalinizm /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.