Cumhuriyet gazetesi binasına güvenlik önlemi

islamofobi, düşünce özgürlüğü ve cumhuriyet

- 16 Ocak 2015 - Dünya Solu / Güncel Politika / Türkiye / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Charlie Hebdo katliamının ardından bir İslamofobi ve düşünce özgürlüğü tartışması almış başını gidiyor. Dini inançlara dönük eleştiri ya da alayın, fikir özgürlüğü kapsamında mı değerlendirilmesi gerektiği, yoksa bu tip yayınların tam tersine bir “nefret suçu” mu teşkil ettiği hususunda ciddi bir kafa karışıklığı söz konusu. AKP cenahının saldırının hemen ardından Batı’daki İslamofobi ve göçmen karşıtlığı vurgusuna sarıldığı, kimilerinin daha da ileri giderek İslamofobiyi katliamın bir tür mazeretine dönüştürmeye çalıştığı malum. Cumhuriyetgazetesinin Charlie Hebdo’nun yeni sayısının bir bölümünü yayımlaması üzerine karşı karşıya kaldığı baskı ve tehditler, bu tartışmayı daha da acil bir mesele haline getiriyor.

Avrupa’da göçmen karşıtlığı, yabancı düşmanlığı ve İslamofobinin gerçek bir tehdit olduğu ortada. Bu husus zaten katliamın hemen ardından Avrupa solunda hararetle tartışılıyor ve bu tartışmayı takip etmekte yarar var. Sırf AKP bu başlıklara sarılıyor diye bu hususların ABD ve bilhassa Avrupa’da oluşturduğu tehdide gözlerimizi kapatacak, “İslamofobi” başlığını AKP’ye hediye edecek değiliz. Ancak meseleyi sadece bu boyutuyla tartışmak, ister istemez AKP’nin pozisyonunu aklamakla, haklılaştırmakla eş anlamlı olacak.

Dolayısıyla Türkiye’de muhalif çevrelerde haklı olarak meselenin düşünce ve ifade hürriyeti kapsamına giren boyutu öne çıkartılıyor. Ancak bu yapılırken bazen soyut ve “mutlakçı” bir fikir hürriyeti vurgusuyla yetiniliyor. Oysa somut ezme-ezilme ilişkilerinden bağımsız “mutlak” ya da “evrensel” bir fikir özgürlüğü hakkı ya da tartışması bizi ister istemez açmazlara sürüklüyor. Zira bir fikri tutumun fikir özgürlüğü mü yoksa mesela nefret suçu mu kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, ancak somut ezme ezilme ilişkilerinin oluşturduğu güçler ilişkisi bağlamında değerlendirilebilir.

Mesela İslam eleştirisinin göçmen karşıtı saldırgan bir emperyal ideolojinin parçası olduğu batı ülkelerinde, İslam’a  dönük tacizkâr tenkit ya da hiciv, bazen bir nefret suçu halini alabiliyor. Çünkü İslamofobi bu memleketlerde özellikle (“aşırı” ya da değil) sağın elinde ya göçmenleri bir günah keçisi haline getirmek ya da emperyalist saldırganlığı meşrulaştırmak için kullanılıyor. “Klasik” antisemitizmde  olduğu gibi günümüzün İslamofobi’sinde de bir azınlığın dinsel, kültürel, giyim-kuşam ve yeme-içme pratikleri, ulusal topluluğa asimile edilmesi mümkün olmayan bir yabancı varlığın olumsuz klişesinin inşası için seferber ediliyor. Yani “İslamofobi”nin çoğu örneği, saldırgan bir yeni Oryantalist diskuru mevcut tahakküm ve sömürü ilişkilerini meşrulaştırmak, hatta pekiştirmek için kullanılıyor. Dolayısıyla Batı bağlamında “fikir hürriyeti” vurgusu yetmez, solun göçmen karşıtlığı ve kurumsallaşmış ırkçılığın bir alt başlığı olan İslamofobi başlığını da elbet gündeminde tutması gerekir. Charlie Hebdo’ya karşı gerçekleştirilen saldırının hepimizde yarattığı öfke ve üzüntü bu hususları tartışmaya engel olmamalı.

Ancak diğer yandan Müslümanlığın/Sünni İslamın devlet tarafından örgütlendiği, iktidarın İslamın belli bir versiyonunu bir siyasal mobilizasyon aracı olarak kullandığı Türkiye gibi bir ülkede, hâkim (resmi) dinin eleştirisi mevcut iktidara karşı bir tutumu ifade eder ve tam da bu anlamda fikir özgürlüğünün iktidara karşı kullanılması kapsamında değerlendirilmelidir.  İslam’ın bir devlet dini (diyanet dini) olarak regüle edildiği bir ülkede hâkim dini anlayış ve pratiklerin eleştirisi, hatta alaya alınması, pekâlâ ve aslında doğal olarak muktedirlerin eleştirisidir de. Dolayısıyla Batı ülkeleri bağlamındaki “İslamofobi” tartışmalarını Türkiye bağlamına monte etmeye çalışmak, iktidar ilişkilerini teşhir etmek bir yana onları meşrulaştırmak anlamına gelebilecektir. Farklı bağlamlarda aynı vurgunun (İslamofobi) pekâlâ birbirinden bambaşka, hatta birbirine ters siyasal sonuçları olabilir.

Başka bir örnek vermekte muhtemelen yarar var: Bir Avrupa ülkesinde Noel Baba ile alay eden, onu sorgulayan, hatta ona “saldıran” bir eylem gerçekleştirmek, pekâlâ bayram günlerinde iyice pompalanan “tüketimciliğe” ya da mesela hâkim dini otoritelere ve onların yaydığı dinsel ve ahlaki konformizme dönük eleştirel ve sorgulayıcı bir tutum olarak değerlendirilebilir. Türkiye’de ise (yakın zamanda yapıldığı üzere) Noel Baba karşıtı “eylemler”, aslında sistematik ayrımcılığa tabi tutulan dini azınlıklara dönük bir saldırı eylemi olarak görülmeli,  kınanmalı, hatta engellenmeye çalışılmalıdır. Aynı eylem farklı güç ilişkileri bağlamında somut olarak birbirinin tam tersi sonuçlar üretecektir ve bu nedenle de bambaşka biçimlerde değerlendirilmesi gerekir. Formalist bir düşünce özgürlüğü kavrayışı ise bu birbirinden apayrı siyasal sonuçları olan iki eylemi de ya düşünce özgürlüğü kapsamında görecek ya da bunların ikisini birden “kutsala hakaret” diyerek bastırmaya yönelecektir. Bu durumda sonuç, fikir özgürlüğünün içeriksiz, maddi tahakküm ve sömürü ilişkileriyle bağı olmayan bir apolitizme gömülmesi olacaktır.

Dolayısıyla somut güç ilişkilerinin şekillendirdiği tarihsel-sosyal bağlamdan bağımsız bir düşünce özgürlüğü tartışması aslında liberal bir formalizmden başka bir şey değil. Marx’ın daha 1840’lardaki Hegel eleştirisinin “gerisine” düşmemize gerek yok. Fikirler aynı zamanda maddi güçlerdir ve bu anlamda maddi, yani somut sömürü ve tahakküm ilişkilerinin içerisine gömülüdürler. O ezme-ezilme ilişkilerini ya meşrulaştırır, yeniden üretir, pekiştirir, oluştururlar ya da tam tersi onları sorgular, eleştirir ve yıkılmalarına olanak verirler.

Gerçek bir ifade hürriyeti ancak bu güç ilişkileri bağlamını hesaba katarak yapılabilir. İfade hürriyeti, ancak bu somut tahakküm ilişkilerinden neşet eden güç merkezlerine karşı bir bariyer olduğu zaman gerçek bir tartışma başlığı halini alır. Ya da tersine, “nefret suçu”, ancak bu güç ilişkileri dahilinde altta kalanları iktidarların zulüm ve gadrine karşı kolladığı zaman anlam ve içerik kazanır. Aksi halde (Türkiye’de olduğu gibi) belli bir teoloji ve dini pratiği bizzat örgütleyen devletin elinde tam da ifade hürriyetini kısıtlamanın ucuz bir mazeretine dönüşür. Zaten unutmayalım, Tayyip Erdoğan bu hususta bir yasal düzenleme (bir “İslamofobi” ya da “nefret suçu” yasası) yapılması gerektiğinden uzun zamandır söz ediyor. Son dönemde sıkça dillendirilen “kutsala hakaret” başlığı, zaten yerlerde sürünen düşünce ve ifade hürriyetinin çanına ot tıkamak için tedavüle sokulmuş yeni bir mazeretten başka şey değil.

Dolayısıyla “kutsala hakaret ettiği” söylenen Cumhuriyet gazetesinin ya da mesela yine aynı iddiayla karşı karşıya gelen  İTÜsözlük’ün “amasız ve fakatsız” savunulması hepimizi için kaçınılmaz ve acil bir görevdir. Hâkim ve bizzat devlet tarafından örgütlenen ve yayılan bir dinin sorgulanması, eleştirilmesi, hatta alaya alınması, İslamofobi, “nefret suçu” falan değildir. Tam tersine bu eleştiri ve hiciv hakkının savunulması, asgari demokratlığın hiçbirimizin kaçınamayacağı, kaçınmaması gereken bir gereğidir.

baslangicdergi.org

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: Charlie Hebdo / Cumhuriyet Gazetesi /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.