rüşvet akp

Bir garip İslamileşme serüveni – Cihan Tugal

Zafer Aydın - 9 Mayıs 2015 - Teorik Tartışmalar / Türkiye

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Ak Parti’nin İslamcı bir parti olup olmadığı kurulduğu günden beri tartışıldı. Partinin ana projesi Türkiye’yi İslamileştirmek mi, yoksa İslamcılığı düzene massetmek miydi? Bu soruya ikirciksiz bir cevap vermek yerine, sürece İslam devrimi gerçekleştirmek isteyen kadroların durduğu yerden bakmaya çalışacağım. Gayem, “nesnel gerçeklik”i arayan bu sorunun cevabına, öznel gerçeklikten hareket ederek katkıda bulunmak.

1980’lerin ve 1990’ların İslamcıları ne istiyordu? Daha Müslüman, daha adil, daha ahlaklı bir toplum. Bu üç hedef açısından durumu değerlendirelim.

Ak Partili yıllarda daha eşitsizlikçi, daha yağmacı bir toplum kuruldu. Adil düzen düşü rafa kalktı.

Toplumun İslamileştirilmesi bahsi ise daha karmaşık. En büyük devrim, Ak Parti ile İslamileşen eğitim (ibadet ve dini dil, yayın, simge yoğunluğu da artıyor elbet ancak bu dönüşümler o kadar dramatik değil). Bu kurumdaki değişimlerle, gelecek kuşağın daha İslami bir renkte olması garanti altına alındı.

Ancak son on beş yıldır, dindarlık ile (geleneksel) ahlak arasındaki varsayılan özdeşlik zedelendi. Katı laik kesimlerde bu bağa hep şüpheyle bakılırdı zaten ama artık toplumun genelinde de “dindar kişi çalmaz”, “evlilik dışı ilişki kurmaz”, vb. gibi kalıplar yıkıldı. Geleneksel ahlak tarümar edilirken, yerine yeni bir ahlak da konulmadı. Dolayısıyla, bırakın Türkiye’yi daha ahlaki bir noktaya getirmeyi, Ak yıllar ahlaki ön kabullerin üzerinden bir buldozer gibi geçti.

Çürümüş kadrolarla püritenleşme?

Bugün yaşananlarla birlikte, pasif devrimin aktif devrime mi dönüştüğü; on yıl zar zor zaptedilen (ya da bilerek yedekte bekletilen) İslamileşmenin kuvveden fiile mi çıktığı tartışılıyor. Bu tartışmaya kuramsal bir soruyla başlayalım: herhangi bir pasif devrim aktif devrime dönüşebilir mi? Pratik içinden, şüpheci bir soru yumağıyla devam edelim: Yağmacı bir sermaye birikimi sürecinde (İslami esaslar göz önüne alındığında) alabildiğine “kirlenmiş” kadrolar, püritan bir zor rejimi kurabilir mi? Ak iktidarın yarattığı haz okyanusunda, kontrolünü kaybetmemiş, İslami saiklere sadık kalmış kadrolar var mıdır? Varsa, partiyi ele geçirebilecek kuvvette midir? Hakikaten çok güçlüyse bile, var olan yozlaşma ortamında İslami-devrimci bir dönüşüme kalkışır mı, yoksa bunu maceracılık mı addeder? Bu maceraya kalkışırsa, dolaşımdaki servet miktarı ve düşkünlüğü göz önüne alındığında, kendisi de varolan çarkın içine emilmeden durabilir mi?

Sadece pasif devrimlerin değil, devrim süreçlerinin de (tarih boyunca) bir yığın yozlaşma, bürokratikleşme, ve yağma ile elele gittiği gibi bir itirazda bulunulabilir. Ancak biraz samimi olalım. Kavramı eğip, büküp, her büyük dönüşüme yapıştırmayalım. Tarihsel olarak “devrim” adı verilmiş vakalara bakarsak, başlangıç yıllarının (ne kadar “yanlışlık” barındırırsa barındırsın) gayet püritan olduğunu görürüz. Ak kadrolar ise başından beri makam, mevki, para edinmeyi İslamileştirmeden ön planda tuttu. Öyle bir “İslami” parti düşünün ki, yolsuzluk ve seks kasetleri ne zaman ortaya çıkacak diye kıvrım kıvrım kıvranıyor; baş ideologlarından biri (Dilipak), ardı ardına “tapesi olanlar seçimde aday olmasın lütfen” minvalinde yazılar ele alıyor. Her büyük devrim kendi değerlerine ters uygulamalar geliştirmiştir. Ancak başlangıç anından beri, sistematik şekilde kendi değerlerini ayaklar altına alan bir sürece devrim denemez. Tam da bu yüzden, Ak yıllarda ciddi bir İslamileşme yaşanmış olması, açıklanması gereken bir paradokstur.

İslamileştirme, ekonominin zora girmeye başladığı 2008 dünya krizinden sonra daha açıktan devreye sokulmaya başlandı. 2011 Arap ayaklanmalarına müdahil olmak isteyen emperyal projenin ideolojik tutkalı olarak iyice ön plana çıkarıldı. Ve tüm bu dönüşümlere rağmen, İslamileştirmenin şu anda bile para, mevki, makam ve hazdan daha ağır bastığını söylemek zor. Benim tahminim, ancak parti iktidardan uzaklaşırsa İslamileştirmenin net olarak ön plana geçebileceği.

Devrimci yöntemlerle restorasyon

Ak partinin yaptığı, ta en başından beri, “halk ihtilali”, “burjuva devrimi”, vs. kalıplara sığdırılamayacak kadar kapsamlı ve çelişkili bir dönüşümdü. “Pasif devrim” kavramsallaştırması, Ak dönüşümün bu ikircikli, hep çift-gerçekli yönelimlerini anlatabilmek için tercih edilmişti. Pasif devrim = devrim + restorasyon. Ak devrimin en çarpıcı yanı, 1980 ile kurulan liberal-muhafazakar toplumsal yapının, liberal-muhafazakar olmayan kadro, yöntem ve söylemlerle ayakta tutulmasıydı.

Elbette bu sürecin itici gücünü eski İslamcıların oluşturması bir belirsizlik yarattı, yaratıyor. Geçmişin en keskin İslami çevrelerinden bazıları, bugün devletin en kilit kurumlarında, en tepe noktalarda. Bu kişilerin, şimdilik yağmaya ve hazza dalmış olmaları, birden makas değiştirmeyecekleri, toplu ve kıyıcı bir İslamileştirme serüvenine girişmeyecekleri anlamına gelmez. Ancak, böyle ciddi bir rota değişikliğinin de ne kadar sürdürülebileceği tartışılır. Devrimci bir dönüşüm, insanın elele yürüdüklerine güven duymasını gerektirir. Devrimcilerin de kendi duruşlarının onurlu olduğuna inanmasını. İşkencenin en temel hedeflerinden birinin “istihbarat” edinmek değil, kişinin iradesini kırmak olması boşuna değil. Arkadaşlarını ele veren devrimci, aynaya bakamaz artık. Çözülmelerin yaygınlaştığı bir ortamda ise, kimse birbirine sırtını dönemez. İslamcılar 28 Şubat’ın ne kadar büyük bir psikolojik yıkım getirdiğinden bahseder durur ama aslında en hunhar yıkımı, piyasa toplumuna (ve onun devletine) eklemlenmeleri getirmiştir. Makam, mevki ve para (başka kesimlerin gördüğü şiddette işkenceyi gerektirmeden) artık reflekslerine güvenilemeyecek bir eski tüfekler yığını yarattı; bunları da Türk “İslam devrimi”nin başına geçirdi.

Ak partili yıllarda birbirlerinin neler yaptığını bizden çok daha iyi bilen İslamcıların, (yurt dışından gelecek taze kan dışında) güvenebilecekleri sağlam bir zemin, şerefli bir duruş yok artık. Charlie Hebdo gibi katliamlara dolaylı övgüler düzen, bir de bunları Fanon üzerinden meşrulaştıran yazılar kaleme almaları, artık devrimci şiddetin tetiğini titremeden çekecek parmaklara sahip olmamalarından. Kendi çürümüşlüklerinden duydukları hicabı, uzaklarda bir yerde cereyan eden şiddetle yıkamaya kalkışıyorlar. Bu şiddet dönüp dolaşıp Türkiye’yi vurduğunda, şatafatlı yaşamlarını sarstığında, aynı coşkuyu yaşarlar mı acaba?

Sadece silahsız ve sessiz değil, gizli kapaklı, ilkesiz “ihtilal”

Başka yazılarımda “burjuva devrimi” ibaresinin (Ak yıllar için kullanılmasının) tuhaflığına değinmiştim. Burada, daha da tuhaf olan, “halk ihtilali” etiketi hakkındaki hayretimi ifade edeceğim. Bu nasıl bir halk devrimi ki, halk iyice mülksüzleştiriliyor, sermaye ufacık bir elite akıtılıyor? Şimdiye kadar halk devrimi denen olayların hiç birinde böyle bir süreç görülmemiş (en azından, ilk on yılda; daha sonradan birçok devrimin Bonapartlar, aparatçikler, Rafsancaniler tarafından çalındığını biliyoruz zaten). Devrimin ideolojisi ne olursa olsun, mülk hep dağıtılmış (liberal-aydınlanmacı Fransız; sosyalist Rus ve Çin; ulusal-sol Küba; ve İslami İran devrimleri). Mülkün ve mevkinin, bir avuç seçkinin elindeyken, yeni bir seçkin tarafından paylaşılmaya başlamasına dünyanın hiçbir yerinde “halk ihtilali” diyen olmuş mudur, bilmiyorum. Bir iktidar ideloğunun bunu söylemesi değil şaşırtıcı olan; tespitin ciddiye alınıp, bunun üzerinden “devrim iyi mi oldu, kötü mü” tartışması dönmesi.

Bu işin içerik kısmı. Bir de biçim kısmı var. Şimdiye kadarki “halk ihtilalleri”nin düşmanları, halk milisleri ve halk mahkemelerince doğrudan hedef alınmış. Bu da halk devrimlerinin, kendi hedeflerini açıkça ortaya koymasıyla ilgili. Ak (pasif) devrim ise, düşmanlarıyla gayet sinsice yöntemlerle, onlara açıkça düşman dahi demeden savaştı durdu. “Devrim”in amacının ve düşmanlarının hiçbir zaman belli olmaması, “sessiz devrim” gibi kaçak kavramsallaştırmaları da geçersiz kılıyor. Bu “halk ihtilali” lafını çok sevenlere göre, devrimle bağdaşmayan tek görüntü işin içinde silah olmaması (Mahçupyan’ın fikir fukarası yazılarının temel takıntısı bu). Sanki son on iki yıldır başıbozuk şekilde hedef alınan kesimlere silahla saldırılmış olsa, “Aa evet, bu resmen ihtilal” diyecektik.

Mesele İslamileştirmenin gizli kapaklı yapılması da değil; hedeflenenin İslamileştirme, hasmın da İslam düşmanları olup olmadığının bile tam belli olmaması. Zaten sosyalistler, Aleviler, LGBT, ve feministler dışında da “gerçek” düşmanın kim olduğu tartışmalı. Zira “halk ihtilali” nidalarına sebep olan askerleri derdest etme hallerinin son geldiği nokta malum. Halk devrimi kimi devirdi Allah aşkına? Belli ki Kürt halkının katillerini değil. Pasif devrimin ana düşmanları dışında, her yıl değişen tali düşmanlarına karşı eski rejimin her türlü güç odağı, her an devreye sokulabilir. Tam da devrimci bir dönüşüm yaşanmadığı için, “Yeni Türkiye” eski Türkiye’ye her daim muhtaç.

Başkanlıktan sonra sahih İslamileşme!

Şimdi soru şu: başkanlık sistemine geçilirse, İranvari halk mahkemeleri ve milisler sokaklara salınır mı? Bu milisler, son yirmi yılın massedilme trendlerini de geriye çevirir mi? O zaman bir İslam devriminden bahsedebilir miyiz? Kim bilir, belki de … Ancak bu milisleri oluşturacak erk sahipleri, “bunlar bizim mülkümüze, sefamıza da karışırlar mı?” diye kaygılanmayacaklar mı? Rejim hala, istediklerini şimdiye kadar yapamadığını, asıl dönüşümün başkanlıktan sonra başlayacağını anlatarak İslami oya talip olmaya devam ediyor. Bu masal seçimlerde işe yarar mı bilinmez ama, bundan sonra yaşayacağımız İslamileşmenin de yağma-haz-dindarlaşma öbeğini kırması zor görünüyor.

Hülasa, kısmen İslamcı kadroların bu kadar ağırlıkta olmasından, kısmen başka sebeplerden, tali bir İslamileşme süreci yaşadık, yaşıyoruz. Ancak bu İslamileşme boyunca, İslam’ın Türkiye’deki anlamı değişti. Sefa ve çalma-çırpma ile eşanlamlı hale geldi. Bu noktadan sonra, (Türkiye’de doğup büyümüş insanların kahir ekseriyeti arasında) başka bir anlama gelmesi de zor. Bir sonraki kuşak çoğumuzdan daha dindar ve çoğumuzdan daha ahlaksız olacak. Türkiye’nin farklı bir İslamileşme yaşayabilmesi için, ithal edilecek taze kana ihtiyaç var.

Ak Parti’nin İslamcı bir parti olup olmadığı kurulduğu günden beri tartışıldı. Partinin ana projesi Türkiye’yi İslamileştirmek mi, yoksa İslamcılığı düzene massetmek miydi? Bu soruya ikirciksiz bir cevap vermek yerine, sürece İslam devrimi gerçekleştirmek isteyen kadroların durduğu yerden bakmaya çalışacağım. Gayem, “nesnel gerçeklik”i arayan bu sorunun cevabına, öznel gerçeklikten hareket ederek katkıda bulunmak.

1980’lerin ve 1990’ların İslamcıları ne istiyordu? Daha Müslüman, daha adil, daha ahlaklı bir toplum. Bu üç hedef açısından durumu değerlendirelim.

Ak Partili yıllarda daha eşitsizlikçi, daha yağmacı bir toplum kuruldu. Adil düzen düşü rafa kalktı.

Toplumun İslamileştirilmesi bahsi ise daha karmaşık. En büyük devrim, Ak Parti ile İslamileşen eğitim (ibadet ve dini dil, yayın, simge yoğunluğu da artıyor elbet ancak bu dönüşümler o kadar dramatik değil). Bu kurumdaki değişimlerle, gelecek kuşağın daha İslami bir renkte olması garanti altına alındı.

Ancak son on beş yıldır, dindarlık ile (geleneksel) ahlak arasındaki varsayılan özdeşlik zedelendi. Katı laik kesimlerde bu bağa hep şüpheyle bakılırdı zaten ama artık toplumun genelinde de “dindar kişi çalmaz”, “evlilik dışı ilişki kurmaz”, vb. gibi kalıplar yıkıldı. Geleneksel ahlak tarümar edilirken, yerine yeni bir ahlak da konulmadı. Dolayısıyla, bırakın Türkiye’yi daha ahlaki bir noktaya getirmeyi, Ak yıllar ahlaki ön kabullerin üzerinden bir buldozer gibi geçti.

Çürümüş kadrolarla püritenleşme?

Bugün yaşananlarla birlikte, pasif devrimin aktif devrime mi dönüştüğü; on yıl zar zor zaptedilen (ya da bilerek yedekte bekletilen) İslamileşmenin kuvveden fiile mi çıktığı tartışılıyor. Bu tartışmaya kuramsal bir soruyla başlayalım: herhangi bir pasif devrim aktif devrime dönüşebilir mi? Pratik içinden, şüpheci bir soru yumağıyla devam edelim: Yağmacı bir sermaye birikimi sürecinde (İslami esaslar göz önüne alındığında) alabildiğine “kirlenmiş” kadrolar, püritan bir zor rejimi kurabilir mi? Ak iktidarın yarattığı haz okyanusunda, kontrolünü kaybetmemiş, İslami saiklere sadık kalmış kadrolar var mıdır? Varsa, partiyi ele geçirebilecek kuvvette midir? Hakikaten çok güçlüyse bile, var olan yozlaşma ortamında İslami-devrimci bir dönüşüme kalkışır mı, yoksa bunu maceracılık mı addeder? Bu maceraya kalkışırsa, dolaşımdaki servet miktarı ve düşkünlüğü göz önüne alındığında, kendisi de varolan çarkın içine emilmeden durabilir mi?

Sadece pasif devrimlerin değil, devrim süreçlerinin de (tarih boyunca) bir yığın yozlaşma, bürokratikleşme, ve yağma ile elele gittiği gibi bir itirazda bulunulabilir. Ancak biraz samimi olalım. Kavramı eğip, büküp, her büyük dönüşüme yapıştırmayalım. Tarihsel olarak “devrim” adı verilmiş vakalara bakarsak, başlangıç yıllarının (ne kadar “yanlışlık” barındırırsa barındırsın) gayet püritan olduğunu görürüz. Ak kadrolar ise başından beri makam, mevki, para edinmeyi İslamileştirmeden ön planda tuttu. Öyle bir “İslami” parti düşünün ki, yolsuzluk ve seks kasetleri ne zaman ortaya çıkacak diye kıvrım kıvrım kıvranıyor; baş ideologlarından biri (Dilipak), ardı ardına “tapesi olanlar seçimde aday olmasın lütfen” minvalinde yazılar ele alıyor. Her büyük devrim kendi değerlerine ters uygulamalar geliştirmiştir. Ancak başlangıç anından beri, sistematik şekilde kendi değerlerini ayaklar altına alan bir sürece devrim denemez. Tam da bu yüzden, Ak yıllarda ciddi bir İslamileşme yaşanmış olması, açıklanması gereken bir paradokstur.

İslamileştirme, ekonominin zora girmeye başladığı 2008 dünya krizinden sonra daha açıktan devreye sokulmaya başlandı. 2011 Arap ayaklanmalarına müdahil olmak isteyen emperyal projenin ideolojik tutkalı olarak iyice ön plana çıkarıldı. Ve tüm bu dönüşümlere rağmen, İslamileştirmenin şu anda bile para, mevki, makam ve hazdan daha ağır bastığını söylemek zor. Benim tahminim, ancak parti iktidardan uzaklaşırsa İslamileştirmenin net olarak ön plana geçebileceği.

Devrimci yöntemlerle restorasyon

Ak partinin yaptığı, ta en başından beri, “halk ihtilali”, “burjuva devrimi”, vs. kalıplara sığdırılamayacak kadar kapsamlı ve çelişkili bir dönüşümdü. “Pasif devrim” kavramsallaştırması, Ak dönüşümün bu ikircikli, hep çift-gerçekli yönelimlerini anlatabilmek için tercih edilmişti. Pasif devrim = devrim + restorasyon. Ak devrimin en çarpıcı yanı, 1980 ile kurulan liberal-muhafazakar toplumsal yapının, liberal-muhafazakar olmayan kadro, yöntem ve söylemlerle ayakta tutulmasıydı.

Elbette bu sürecin itici gücünü eski İslamcıların oluşturması bir belirsizlik yarattı, yaratıyor. Geçmişin en keskin İslami çevrelerinden bazıları, bugün devletin en kilit kurumlarında, en tepe noktalarda. Bu kişilerin, şimdilik yağmaya ve hazza dalmış olmaları, birden makas değiştirmeyecekleri, toplu ve kıyıcı bir İslamileştirme serüvenine girişmeyecekleri anlamına gelmez. Ancak, böyle ciddi bir rota değişikliğinin de ne kadar sürdürülebileceği tartışılır. Devrimci bir dönüşüm, insanın elele yürüdüklerine güven duymasını gerektirir. Devrimcilerin de kendi duruşlarının onurlu olduğuna inanmasını. İşkencenin en temel hedeflerinden birinin “istihbarat” edinmek değil, kişinin iradesini kırmak olması boşuna değil. Arkadaşlarını ele veren devrimci, aynaya bakamaz artık. Çözülmelerin yaygınlaştığı bir ortamda ise, kimse birbirine sırtını dönemez. İslamcılar 28 Şubat’ın ne kadar büyük bir psikolojik yıkım getirdiğinden bahseder durur ama aslında en hunhar yıkımı, piyasa toplumuna (ve onun devletine) eklemlenmeleri getirmiştir. Makam, mevki ve para (başka kesimlerin gördüğü şiddette işkenceyi gerektirmeden) artık reflekslerine güvenilemeyecek bir eski tüfekler yığını yarattı; bunları da Türk “İslam devrimi”nin başına geçirdi.

Ak partili yıllarda birbirlerinin neler yaptığını bizden çok daha iyi bilen İslamcıların, (yurt dışından gelecek taze kan dışında) güvenebilecekleri sağlam bir zemin, şerefli bir duruş yok artık. Charlie Hebdo gibi katliamlara dolaylı övgüler düzen, bir de bunları Fanon üzerinden meşrulaştıran yazılar kaleme almaları, artık devrimci şiddetin tetiğini titremeden çekecek parmaklara sahip olmamalarından. Kendi çürümüşlüklerinden duydukları hicabı, uzaklarda bir yerde cereyan eden şiddetle yıkamaya kalkışıyorlar. Bu şiddet dönüp dolaşıp Türkiye’yi vurduğunda, şatafatlı yaşamlarını sarstığında, aynı coşkuyu yaşarlar mı acaba?

Sadece silahsız ve sessiz değil, gizli kapaklı, ilkesiz “ihtilal”

Başka yazılarımda “burjuva devrimi” ibaresinin (Ak yıllar için kullanılmasının) tuhaflığına değinmiştim. Burada, daha da tuhaf olan, “halk ihtilali” etiketi hakkındaki hayretimi ifade edeceğim. Bu nasıl bir halk devrimi ki, halk iyice mülksüzleştiriliyor, sermaye ufacık bir elite akıtılıyor? Şimdiye kadar halk devrimi denen olayların hiç birinde böyle bir süreç görülmemiş (en azından, ilk on yılda; daha sonradan birçok devrimin Bonapartlar, aparatçikler, Rafsancaniler tarafından çalındığını biliyoruz zaten). Devrimin ideolojisi ne olursa olsun, mülk hep dağıtılmış (liberal-aydınlanmacı Fransız; sosyalist Rus ve Çin; ulusal-sol Küba; ve İslami İran devrimleri). Mülkün ve mevkinin, bir avuç seçkinin elindeyken, yeni bir seçkin tarafından paylaşılmaya başlamasına dünyanın hiçbir yerinde “halk ihtilali” diyen olmuş mudur, bilmiyorum. Bir iktidar ideloğunun bunu söylemesi değil şaşırtıcı olan; tespitin ciddiye alınıp, bunun üzerinden “devrim iyi mi oldu, kötü mü” tartışması dönmesi.

Bu işin içerik kısmı. Bir de biçim kısmı var. Şimdiye kadarki “halk ihtilalleri”nin düşmanları, halk milisleri ve halk mahkemelerince doğrudan hedef alınmış. Bu da halk devrimlerinin, kendi hedeflerini açıkça ortaya koymasıyla ilgili. Ak (pasif) devrim ise, düşmanlarıyla gayet sinsice yöntemlerle, onlara açıkça düşman dahi demeden savaştı durdu. “Devrim”in amacının ve düşmanlarının hiçbir zaman belli olmaması, “sessiz devrim” gibi kaçak kavramsallaştırmaları da geçersiz kılıyor. Bu “halk ihtilali” lafını çok sevenlere göre, devrimle bağdaşmayan tek görüntü işin içinde silah olmaması (Mahçupyan’ın fikir fukarası yazılarının temel takıntısı bu). Sanki son on iki yıldır başıbozuk şekilde hedef alınan kesimlere silahla saldırılmış olsa, “Aa evet, bu resmen ihtilal” diyecektik.

Mesele İslamileştirmenin gizli kapaklı yapılması da değil; hedeflenenin İslamileştirme, hasmın da İslam düşmanları olup olmadığının bile tam belli olmaması. Zaten sosyalistler, Aleviler, LGBT, ve feministler dışında da “gerçek” düşmanın kim olduğu tartışmalı. Zira “halk ihtilali” nidalarına sebep olan askerleri derdest etme hallerinin son geldiği nokta malum. Halk devrimi kimi devirdi Allah aşkına? Belli ki Kürt halkının katillerini değil. Pasif devrimin ana düşmanları dışında, her yıl değişen tali düşmanlarına karşı eski rejimin her türlü güç odağı, her an devreye sokulabilir. Tam da devrimci bir dönüşüm yaşanmadığı için, “Yeni Türkiye” eski Türkiye’ye her daim muhtaç.

Başkanlıktan sonra sahih İslamileşme!

Şimdi soru şu: başkanlık sistemine geçilirse, İranvari halk mahkemeleri ve milisler sokaklara salınır mı? Bu milisler, son yirmi yılın massedilme trendlerini de geriye çevirir mi? O zaman bir İslam devriminden bahsedebilir miyiz? Kim bilir, belki de … Ancak bu milisleri oluşturacak erk sahipleri, “bunlar bizim mülkümüze, sefamıza da karışırlar mı?” diye kaygılanmayacaklar mı? Rejim hala, istediklerini şimdiye kadar yapamadığını, asıl dönüşümün başkanlıktan sonra başlayacağını anlatarak İslami oya talip olmaya devam ediyor. Bu masal seçimlerde işe yarar mı bilinmez ama, bundan sonra yaşayacağımız İslamileşmenin de yağma-haz-dindarlaşma öbeğini kırması zor görünüyor.

Hülasa, kısmen İslamcı kadroların bu kadar ağırlıkta olmasından, kısmen başka sebeplerden, tali bir İslamileşme süreci yaşadık, yaşıyoruz. Ancak bu İslamileşme boyunca, İslam’ın Türkiye’deki anlamı değişti. Sefa ve çalma-çırpma ile eşanlamlı hale geldi. Bu noktadan sonra, (Türkiye’de doğup büyümüş insanların kahir ekseriyeti arasında) başka bir anlama gelmesi de zor. Bir sonraki kuşak çoğumuzdan daha dindar ve çoğumuzdan daha ahlaksız olacak. Türkiye’nin farklı bir İslamileşme yaşayabilmesi için, ithal edilecek taze kana ihtiyaç var.

Ak Parti’nin İslamcı bir parti olup olmadığı kurulduğu günden beri tartışıldı. Partinin ana projesi Türkiye’yi İslamileştirmek mi, yoksa İslamcılığı düzene massetmek miydi? Bu soruya ikirciksiz bir cevap vermek yerine, sürece İslam devrimi gerçekleştirmek isteyen kadroların durduğu yerden bakmaya çalışacağım. Gayem, “nesnel gerçeklik”i arayan bu sorunun cevabına, öznel gerçeklikten hareket ederek katkıda bulunmak.

1980’lerin ve 1990’ların İslamcıları ne istiyordu? Daha Müslüman, daha adil, daha ahlaklı bir toplum. Bu üç hedef açısından durumu değerlendirelim.

Ak Partili yıllarda daha eşitsizlikçi, daha yağmacı bir toplum kuruldu. Adil düzen düşü rafa kalktı.

Toplumun İslamileştirilmesi bahsi ise daha karmaşık. En büyük devrim, Ak Parti ile İslamileşen eğitim (ibadet ve dini dil, yayın, simge yoğunluğu da artıyor elbet ancak bu dönüşümler o kadar dramatik değil). Bu kurumdaki değişimlerle, gelecek kuşağın daha İslami bir renkte olması garanti altına alındı.

Ancak son on beş yıldır, dindarlık ile (geleneksel) ahlak arasındaki varsayılan özdeşlik zedelendi. Katı laik kesimlerde bu bağa hep şüpheyle bakılırdı zaten ama artık toplumun genelinde de “dindar kişi çalmaz”, “evlilik dışı ilişki kurmaz”, vb. gibi kalıplar yıkıldı. Geleneksel ahlak tarümar edilirken, yerine yeni bir ahlak da konulmadı. Dolayısıyla, bırakın Türkiye’yi daha ahlaki bir noktaya getirmeyi, Ak yıllar ahlaki ön kabullerin üzerinden bir buldozer gibi geçti.

Çürümüş kadrolarla püritenleşme?

Bugün yaşananlarla birlikte, pasif devrimin aktif devrime mi dönüştüğü; on yıl zar zor zaptedilen (ya da bilerek yedekte bekletilen) İslamileşmenin kuvveden fiile mi çıktığı tartışılıyor. Bu tartışmaya kuramsal bir soruyla başlayalım: herhangi bir pasif devrim aktif devrime dönüşebilir mi? Pratik içinden, şüpheci bir soru yumağıyla devam edelim: Yağmacı bir sermaye birikimi sürecinde (İslami esaslar göz önüne alındığında) alabildiğine “kirlenmiş” kadrolar, püritan bir zor rejimi kurabilir mi? Ak iktidarın yarattığı haz okyanusunda, kontrolünü kaybetmemiş, İslami saiklere sadık kalmış kadrolar var mıdır? Varsa, partiyi ele geçirebilecek kuvvette midir? Hakikaten çok güçlüyse bile, var olan yozlaşma ortamında İslami-devrimci bir dönüşüme kalkışır mı, yoksa bunu maceracılık mı addeder? Bu maceraya kalkışırsa, dolaşımdaki servet miktarı ve düşkünlüğü göz önüne alındığında, kendisi de varolan çarkın içine emilmeden durabilir mi?

Sadece pasif devrimlerin değil, devrim süreçlerinin de (tarih boyunca) bir yığın yozlaşma, bürokratikleşme, ve yağma ile elele gittiği gibi bir itirazda bulunulabilir. Ancak biraz samimi olalım. Kavramı eğip, büküp, her büyük dönüşüme yapıştırmayalım. Tarihsel olarak “devrim” adı verilmiş vakalara bakarsak, başlangıç yıllarının (ne kadar “yanlışlık” barındırırsa barındırsın) gayet püritan olduğunu görürüz. Ak kadrolar ise başından beri makam, mevki, para edinmeyi İslamileştirmeden ön planda tuttu. Öyle bir “İslami” parti düşünün ki, yolsuzluk ve seks kasetleri ne zaman ortaya çıkacak diye kıvrım kıvrım kıvranıyor; baş ideologlarından biri (Dilipak), ardı ardına “tapesi olanlar seçimde aday olmasın lütfen” minvalinde yazılar ele alıyor. Her büyük devrim kendi değerlerine ters uygulamalar geliştirmiştir. Ancak başlangıç anından beri, sistematik şekilde kendi değerlerini ayaklar altına alan bir sürece devrim denemez. Tam da bu yüzden, Ak yıllarda ciddi bir İslamileşme yaşanmış olması, açıklanması gereken bir paradokstur.

İslamileştirme, ekonominin zora girmeye başladığı 2008 dünya krizinden sonra daha açıktan devreye sokulmaya başlandı. 2011 Arap ayaklanmalarına müdahil olmak isteyen emperyal projenin ideolojik tutkalı olarak iyice ön plana çıkarıldı. Ve tüm bu dönüşümlere rağmen, İslamileştirmenin şu anda bile para, mevki, makam ve hazdan daha ağır bastığını söylemek zor. Benim tahminim, ancak parti iktidardan uzaklaşırsa İslamileştirmenin net olarak ön plana geçebileceği.

Devrimci yöntemlerle restorasyon

Ak partinin yaptığı, ta en başından beri, “halk ihtilali”, “burjuva devrimi”, vs. kalıplara sığdırılamayacak kadar kapsamlı ve çelişkili bir dönüşümdü. “Pasif devrim” kavramsallaştırması, Ak dönüşümün bu ikircikli, hep çift-gerçekli yönelimlerini anlatabilmek için tercih edilmişti. Pasif devrim = devrim + restorasyon. Ak devrimin en çarpıcı yanı, 1980 ile kurulan liberal-muhafazakar toplumsal yapının, liberal-muhafazakar olmayan kadro, yöntem ve söylemlerle ayakta tutulmasıydı.

Elbette bu sürecin itici gücünü eski İslamcıların oluşturması bir belirsizlik yarattı, yaratıyor. Geçmişin en keskin İslami çevrelerinden bazıları, bugün devletin en kilit kurumlarında, en tepe noktalarda. Bu kişilerin, şimdilik yağmaya ve hazza dalmış olmaları, birden makas değiştirmeyecekleri, toplu ve kıyıcı bir İslamileştirme serüvenine girişmeyecekleri anlamına gelmez. Ancak, böyle ciddi bir rota değişikliğinin de ne kadar sürdürülebileceği tartışılır. Devrimci bir dönüşüm, insanın elele yürüdüklerine güven duymasını gerektirir. Devrimcilerin de kendi duruşlarının onurlu olduğuna inanmasını. İşkencenin en temel hedeflerinden birinin “istihbarat” edinmek değil, kişinin iradesini kırmak olması boşuna değil. Arkadaşlarını ele veren devrimci, aynaya bakamaz artık. Çözülmelerin yaygınlaştığı bir ortamda ise, kimse birbirine sırtını dönemez. İslamcılar 28 Şubat’ın ne kadar büyük bir psikolojik yıkım getirdiğinden bahseder durur ama aslında en hunhar yıkımı, piyasa toplumuna (ve onun devletine) eklemlenmeleri getirmiştir. Makam, mevki ve para (başka kesimlerin gördüğü şiddette işkenceyi gerektirmeden) artık reflekslerine güvenilemeyecek bir eski tüfekler yığını yarattı; bunları da Türk “İslam devrimi”nin başına geçirdi.

Ak partili yıllarda birbirlerinin neler yaptığını bizden çok daha iyi bilen İslamcıların, (yurt dışından gelecek taze kan dışında) güvenebilecekleri sağlam bir zemin, şerefli bir duruş yok artık. Charlie Hebdo gibi katliamlara dolaylı övgüler düzen, bir de bunları Fanon üzerinden meşrulaştıran yazılar kaleme almaları, artık devrimci şiddetin tetiğini titremeden çekecek parmaklara sahip olmamalarından. Kendi çürümüşlüklerinden duydukları hicabı, uzaklarda bir yerde cereyan eden şiddetle yıkamaya kalkışıyorlar. Bu şiddet dönüp dolaşıp Türkiye’yi vurduğunda, şatafatlı yaşamlarını sarstığında, aynı coşkuyu yaşarlar mı acaba?

Sadece silahsız ve sessiz değil, gizli kapaklı, ilkesiz “ihtilal”

Başka yazılarımda “burjuva devrimi” ibaresinin (Ak yıllar için kullanılmasının) tuhaflığına değinmiştim. Burada, daha da tuhaf olan, “halk ihtilali” etiketi hakkındaki hayretimi ifade edeceğim. Bu nasıl bir halk devrimi ki, halk iyice mülksüzleştiriliyor, sermaye ufacık bir elite akıtılıyor? Şimdiye kadar halk devrimi denen olayların hiç birinde böyle bir süreç görülmemiş (en azından, ilk on yılda; daha sonradan birçok devrimin Bonapartlar, aparatçikler, Rafsancaniler tarafından çalındığını biliyoruz zaten). Devrimin ideolojisi ne olursa olsun, mülk hep dağıtılmış (liberal-aydınlanmacı Fransız; sosyalist Rus ve Çin; ulusal-sol Küba; ve İslami İran devrimleri). Mülkün ve mevkinin, bir avuç seçkinin elindeyken, yeni bir seçkin tarafından paylaşılmaya başlamasına dünyanın hiçbir yerinde “halk ihtilali” diyen olmuş mudur, bilmiyorum. Bir iktidar ideloğunun bunu söylemesi değil şaşırtıcı olan; tespitin ciddiye alınıp, bunun üzerinden “devrim iyi mi oldu, kötü mü” tartışması dönmesi.

Bu işin içerik kısmı. Bir de biçim kısmı var. Şimdiye kadarki “halk ihtilalleri”nin düşmanları, halk milisleri ve halk mahkemelerince doğrudan hedef alınmış. Bu da halk devrimlerinin, kendi hedeflerini açıkça ortaya koymasıyla ilgili. Ak (pasif) devrim ise, düşmanlarıyla gayet sinsice yöntemlerle, onlara açıkça düşman dahi demeden savaştı durdu. “Devrim”in amacının ve düşmanlarının hiçbir zaman belli olmaması, “sessiz devrim” gibi kaçak kavramsallaştırmaları da geçersiz kılıyor. Bu “halk ihtilali” lafını çok sevenlere göre, devrimle bağdaşmayan tek görüntü işin içinde silah olmaması (Mahçupyan’ın fikir fukarası yazılarının temel takıntısı bu). Sanki son on iki yıldır başıbozuk şekilde hedef alınan kesimlere silahla saldırılmış olsa, “Aa evet, bu resmen ihtilal” diyecektik.

Mesele İslamileştirmenin gizli kapaklı yapılması da değil; hedeflenenin İslamileştirme, hasmın da İslam düşmanları olup olmadığının bile tam belli olmaması. Zaten sosyalistler, Aleviler, LGBT, ve feministler dışında da “gerçek” düşmanın kim olduğu tartışmalı. Zira “halk ihtilali” nidalarına sebep olan askerleri derdest etme hallerinin son geldiği nokta malum. Halk devrimi kimi devirdi Allah aşkına? Belli ki Kürt halkının katillerini değil. Pasif devrimin ana düşmanları dışında, her yıl değişen tali düşmanlarına karşı eski rejimin her türlü güç odağı, her an devreye sokulabilir. Tam da devrimci bir dönüşüm yaşanmadığı için, “Yeni Türkiye” eski Türkiye’ye her daim muhtaç.

Başkanlıktan sonra sahih İslamileşme!

Şimdi soru şu: başkanlık sistemine geçilirse, İranvari halk mahkemeleri ve milisler sokaklara salınır mı? Bu milisler, son yirmi yılın massedilme trendlerini de geriye çevirir mi? O zaman bir İslam devriminden bahsedebilir miyiz? Kim bilir, belki de … Ancak bu milisleri oluşturacak erk sahipleri, “bunlar bizim mülkümüze, sefamıza da karışırlar mı?” diye kaygılanmayacaklar mı? Rejim hala, istediklerini şimdiye kadar yapamadığını, asıl dönüşümün başkanlıktan sonra başlayacağını anlatarak İslami oya talip olmaya devam ediyor. Bu masal seçimlerde işe yarar mı bilinmez ama, bundan sonra yaşayacağımız İslamileşmenin de yağma-haz-dindarlaşma öbeğini kırması zor görünüyor.

Hülasa, kısmen İslamcı kadroların bu kadar ağırlıkta olmasından, kısmen başka sebeplerden, tali bir İslamileşme süreci yaşadık, yaşıyoruz. Ancak bu İslamileşme boyunca, İslam’ın Türkiye’deki anlamı değişti. Sefa ve çalma-çırpma ile eşanlamlı hale geldi. Bu noktadan sonra, (Türkiye’de doğup büyümüş insanların kahir ekseriyeti arasında) başka bir anlama gelmesi de zor. Bir sonraki kuşak çoğumuzdan daha dindar ve çoğumuzdan daha ahlaksız olacak. Türkiye’nin farklı bir İslamileşme yaşayabilmesi için, ithal edilecek taze kana ihtiyaç var.

Ak Parti’nin İslamcı bir parti olup olmadığı kurulduğu günden beri tartışıldı. Partinin ana projesi Türkiye’yi İslamileştirmek mi, yoksa İslamcılığı düzene massetmek miydi? Bu soruya ikirciksiz bir cevap vermek yerine, sürece İslam devrimi gerçekleştirmek isteyen kadroların durduğu yerden bakmaya çalışacağım. Gayem, “nesnel gerçeklik”i arayan bu sorunun cevabına, öznel gerçeklikten hareket ederek katkıda bulunmak.

1980’lerin ve 1990’ların İslamcıları ne istiyordu? Daha Müslüman, daha adil, daha ahlaklı bir toplum. Bu üç hedef açısından durumu değerlendirelim.

Ak Partili yıllarda daha eşitsizlikçi, daha yağmacı bir toplum kuruldu. Adil düzen düşü rafa kalktı.

Toplumun İslamileştirilmesi bahsi ise daha karmaşık. En büyük devrim, Ak Parti ile İslamileşen eğitim (ibadet ve dini dil, yayın, simge yoğunluğu da artıyor elbet ancak bu dönüşümler o kadar dramatik değil). Bu kurumdaki değişimlerle, gelecek kuşağın daha İslami bir renkte olması garanti altına alındı.

Ancak son on beş yıldır, dindarlık ile (geleneksel) ahlak arasındaki varsayılan özdeşlik zedelendi. Katı laik kesimlerde bu bağa hep şüpheyle bakılırdı zaten ama artık toplumun genelinde de “dindar kişi çalmaz”, “evlilik dışı ilişki kurmaz”, vb. gibi kalıplar yıkıldı. Geleneksel ahlak tarümar edilirken, yerine yeni bir ahlak da konulmadı. Dolayısıyla, bırakın Türkiye’yi daha ahlaki bir noktaya getirmeyi, Ak yıllar ahlaki ön kabullerin üzerinden bir buldozer gibi geçti.

Çürümüş kadrolarla püritenleşme?

Bugün yaşananlarla birlikte, pasif devrimin aktif devrime mi dönüştüğü; on yıl zar zor zaptedilen (ya da bilerek yedekte bekletilen) İslamileşmenin kuvveden fiile mi çıktığı tartışılıyor. Bu tartışmaya kuramsal bir soruyla başlayalım: herhangi bir pasif devrim aktif devrime dönüşebilir mi? Pratik içinden, şüpheci bir soru yumağıyla devam edelim: Yağmacı bir sermaye birikimi sürecinde (İslami esaslar göz önüne alındığında) alabildiğine “kirlenmiş” kadrolar, püritan bir zor rejimi kurabilir mi? Ak iktidarın yarattığı haz okyanusunda, kontrolünü kaybetmemiş, İslami saiklere sadık kalmış kadrolar var mıdır? Varsa, partiyi ele geçirebilecek kuvvette midir? Hakikaten çok güçlüyse bile, var olan yozlaşma ortamında İslami-devrimci bir dönüşüme kalkışır mı, yoksa bunu maceracılık mı addeder? Bu maceraya kalkışırsa, dolaşımdaki servet miktarı ve düşkünlüğü göz önüne alındığında, kendisi de varolan çarkın içine emilmeden durabilir mi?

Sadece pasif devrimlerin değil, devrim süreçlerinin de (tarih boyunca) bir yığın yozlaşma, bürokratikleşme, ve yağma ile elele gittiği gibi bir itirazda bulunulabilir. Ancak biraz samimi olalım. Kavramı eğip, büküp, her büyük dönüşüme yapıştırmayalım. Tarihsel olarak “devrim” adı verilmiş vakalara bakarsak, başlangıç yıllarının (ne kadar “yanlışlık” barındırırsa barındırsın) gayet püritan olduğunu görürüz. Ak kadrolar ise başından beri makam, mevki, para edinmeyi İslamileştirmeden ön planda tuttu. Öyle bir “İslami” parti düşünün ki, yolsuzluk ve seks kasetleri ne zaman ortaya çıkacak diye kıvrım kıvrım kıvranıyor; baş ideologlarından biri (Dilipak), ardı ardına “tapesi olanlar seçimde aday olmasın lütfen” minvalinde yazılar ele alıyor. Her büyük devrim kendi değerlerine ters uygulamalar geliştirmiştir. Ancak başlangıç anından beri, sistematik şekilde kendi değerlerini ayaklar altına alan bir sürece devrim denemez. Tam da bu yüzden, Ak yıllarda ciddi bir İslamileşme yaşanmış olması, açıklanması gereken bir paradokstur.

İslamileştirme, ekonominin zora girmeye başladığı 2008 dünya krizinden sonra daha açıktan devreye sokulmaya başlandı. 2011 Arap ayaklanmalarına müdahil olmak isteyen emperyal projenin ideolojik tutkalı olarak iyice ön plana çıkarıldı. Ve tüm bu dönüşümlere rağmen, İslamileştirmenin şu anda bile para, mevki, makam ve hazdan daha ağır bastığını söylemek zor. Benim tahminim, ancak parti iktidardan uzaklaşırsa İslamileştirmenin net olarak ön plana geçebileceği.

Devrimci yöntemlerle restorasyon

Ak partinin yaptığı, ta en başından beri, “halk ihtilali”, “burjuva devrimi”, vs. kalıplara sığdırılamayacak kadar kapsamlı ve çelişkili bir dönüşümdü. “Pasif devrim” kavramsallaştırması, Ak dönüşümün bu ikircikli, hep çift-gerçekli yönelimlerini anlatabilmek için tercih edilmişti. Pasif devrim = devrim + restorasyon. Ak devrimin en çarpıcı yanı, 1980 ile kurulan liberal-muhafazakar toplumsal yapının, liberal-muhafazakar olmayan kadro, yöntem ve söylemlerle ayakta tutulmasıydı.

Elbette bu sürecin itici gücünü eski İslamcıların oluşturması bir belirsizlik yarattı, yaratıyor. Geçmişin en keskin İslami çevrelerinden bazıları, bugün devletin en kilit kurumlarında, en tepe noktalarda. Bu kişilerin, şimdilik yağmaya ve hazza dalmış olmaları, birden makas değiştirmeyecekleri, toplu ve kıyıcı bir İslamileştirme serüvenine girişmeyecekleri anlamına gelmez. Ancak, böyle ciddi bir rota değişikliğinin de ne kadar sürdürülebileceği tartışılır. Devrimci bir dönüşüm, insanın elele yürüdüklerine güven duymasını gerektirir. Devrimcilerin de kendi duruşlarının onurlu olduğuna inanmasını. İşkencenin en temel hedeflerinden birinin “istihbarat” edinmek değil, kişinin iradesini kırmak olması boşuna değil. Arkadaşlarını ele veren devrimci, aynaya bakamaz artık. Çözülmelerin yaygınlaştığı bir ortamda ise, kimse birbirine sırtını dönemez. İslamcılar 28 Şubat’ın ne kadar büyük bir psikolojik yıkım getirdiğinden bahseder durur ama aslında en hunhar yıkımı, piyasa toplumuna (ve onun devletine) eklemlenmeleri getirmiştir. Makam, mevki ve para (başka kesimlerin gördüğü şiddette işkenceyi gerektirmeden) artık reflekslerine güvenilemeyecek bir eski tüfekler yığını yarattı; bunları da Türk “İslam devrimi”nin başına geçirdi.

Ak partili yıllarda birbirlerinin neler yaptığını bizden çok daha iyi bilen İslamcıların, (yurt dışından gelecek taze kan dışında) güvenebilecekleri sağlam bir zemin, şerefli bir duruş yok artık. Charlie Hebdo gibi katliamlara dolaylı övgüler düzen, bir de bunları Fanon üzerinden meşrulaştıran yazılar kaleme almaları, artık devrimci şiddetin tetiğini titremeden çekecek parmaklara sahip olmamalarından. Kendi çürümüşlüklerinden duydukları hicabı, uzaklarda bir yerde cereyan eden şiddetle yıkamaya kalkışıyorlar. Bu şiddet dönüp dolaşıp Türkiye’yi vurduğunda, şatafatlı yaşamlarını sarstığında, aynı coşkuyu yaşarlar mı acaba?

Sadece silahsız ve sessiz değil, gizli kapaklı, ilkesiz “ihtilal”

Başka yazılarımda “burjuva devrimi” ibaresinin (Ak yıllar için kullanılmasının) tuhaflığına değinmiştim. Burada, daha da tuhaf olan, “halk ihtilali” etiketi hakkındaki hayretimi ifade edeceğim. Bu nasıl bir halk devrimi ki, halk iyice mülksüzleştiriliyor, sermaye ufacık bir elite akıtılıyor? Şimdiye kadar halk devrimi denen olayların hiç birinde böyle bir süreç görülmemiş (en azından, ilk on yılda; daha sonradan birçok devrimin Bonapartlar, aparatçikler, Rafsancaniler tarafından çalındığını biliyoruz zaten). Devrimin ideolojisi ne olursa olsun, mülk hep dağıtılmış (liberal-aydınlanmacı Fransız; sosyalist Rus ve Çin; ulusal-sol Küba; ve İslami İran devrimleri). Mülkün ve mevkinin, bir avuç seçkinin elindeyken, yeni bir seçkin tarafından paylaşılmaya başlamasına dünyanın hiçbir yerinde “halk ihtilali” diyen olmuş mudur, bilmiyorum. Bir iktidar ideloğunun bunu söylemesi değil şaşırtıcı olan; tespitin ciddiye alınıp, bunun üzerinden “devrim iyi mi oldu, kötü mü” tartışması dönmesi.

Bu işin içerik kısmı. Bir de biçim kısmı var. Şimdiye kadarki “halk ihtilalleri”nin düşmanları, halk milisleri ve halk mahkemelerince doğrudan hedef alınmış. Bu da halk devrimlerinin, kendi hedeflerini açıkça ortaya koymasıyla ilgili. Ak (pasif) devrim ise, düşmanlarıyla gayet sinsice yöntemlerle, onlara açıkça düşman dahi demeden savaştı durdu. “Devrim”in amacının ve düşmanlarının hiçbir zaman belli olmaması, “sessiz devrim” gibi kaçak kavramsallaştırmaları da geçersiz kılıyor. Bu “halk ihtilali” lafını çok sevenlere göre, devrimle bağdaşmayan tek görüntü işin içinde silah olmaması (Mahçupyan’ın fikir fukarası yazılarının temel takıntısı bu). Sanki son on iki yıldır başıbozuk şekilde hedef alınan kesimlere silahla saldırılmış olsa, “Aa evet, bu resmen ihtilal” diyecektik.

Mesele İslamileştirmenin gizli kapaklı yapılması da değil; hedeflenenin İslamileştirme, hasmın da İslam düşmanları olup olmadığının bile tam belli olmaması. Zaten sosyalistler, Aleviler, LGBT, ve feministler dışında da “gerçek” düşmanın kim olduğu tartışmalı. Zira “halk ihtilali” nidalarına sebep olan askerleri derdest etme hallerinin son geldiği nokta malum. Halk devrimi kimi devirdi Allah aşkına? Belli ki Kürt halkının katillerini değil. Pasif devrimin ana düşmanları dışında, her yıl değişen tali düşmanlarına karşı eski rejimin her türlü güç odağı, her an devreye sokulabilir. Tam da devrimci bir dönüşüm yaşanmadığı için, “Yeni Türkiye” eski Türkiye’ye her daim muhtaç.

Başkanlıktan sonra sahih İslamileşme!

Şimdi soru şu: başkanlık sistemine geçilirse, İranvari halk mahkemeleri ve milisler sokaklara salınır mı? Bu milisler, son yirmi yılın massedilme trendlerini de geriye çevirir mi? O zaman bir İslam devriminden bahsedebilir miyiz? Kim bilir, belki de … Ancak bu milisleri oluşturacak erk sahipleri, “bunlar bizim mülkümüze, sefamıza da karışırlar mı?” diye kaygılanmayacaklar mı? Rejim hala, istediklerini şimdiye kadar yapamadığını, asıl dönüşümün başkanlıktan sonra başlayacağını anlatarak İslami oya talip olmaya devam ediyor. Bu masal seçimlerde işe yarar mı bilinmez ama, bundan sonra yaşayacağımız İslamileşmenin de yağma-haz-dindarlaşma öbeğini kırması zor görünüyor.

Hülasa, kısmen İslamcı kadroların bu kadar ağırlıkta olmasından, kısmen başka sebeplerden, tali bir İslamileşme süreci yaşadık, yaşıyoruz. Ancak bu İslamileşme boyunca, İslam’ın Türkiye’deki anlamı değişti. Sefa ve çalma-çırpma ile eşanlamlı hale geldi. Bu noktadan sonra, (Türkiye’de doğup büyümüş insanların kahir ekseriyeti arasında) başka bir anlama gelmesi de zor. Bir sonraki kuşak çoğumuzdan daha dindar ve çoğumuzdan daha ahlaksız olacak. Türkiye’nin farklı bir İslamileşme yaşayabilmesi için, ithal edilecek taze kana ihtiyaç var.

Ak Parti’nin İslamcı bir parti olup olmadığı kurulduğu günden beri tartışıldı. Partinin ana projesi Türkiye’yi İslamileştirmek mi, yoksa İslamcılığı düzene massetmek miydi? Bu soruya ikirciksiz bir cevap vermek yerine, sürece İslam devrimi gerçekleştirmek isteyen kadroların durduğu yerden bakmaya çalışacağım. Gayem, “nesnel gerçeklik”i arayan bu sorunun cevabına, öznel gerçeklikten hareket ederek katkıda bulunmak.

1980’lerin ve 1990’ların İslamcıları ne istiyordu? Daha Müslüman, daha adil, daha ahlaklı bir toplum. Bu üç hedef açısından durumu değerlendirelim.

Ak Partili yıllarda daha eşitsizlikçi, daha yağmacı bir toplum kuruldu. Adil düzen düşü rafa kalktı.

Toplumun İslamileştirilmesi bahsi ise daha karmaşık. En büyük devrim, Ak Parti ile İslamileşen eğitim (ibadet ve dini dil, yayın, simge yoğunluğu da artıyor elbet ancak bu dönüşümler o kadar dramatik değil). Bu kurumdaki değişimlerle, gelecek kuşağın daha İslami bir renkte olması garanti altına alındı.

Ancak son on beş yıldır, dindarlık ile (geleneksel) ahlak arasındaki varsayılan özdeşlik zedelendi. Katı laik kesimlerde bu bağa hep şüpheyle bakılırdı zaten ama artık toplumun genelinde de “dindar kişi çalmaz”, “evlilik dışı ilişki kurmaz”, vb. gibi kalıplar yıkıldı. Geleneksel ahlak tarümar edilirken, yerine yeni bir ahlak da konulmadı. Dolayısıyla, bırakın Türkiye’yi daha ahlaki bir noktaya getirmeyi, Ak yıllar ahlaki ön kabullerin üzerinden bir buldozer gibi geçti.

Çürümüş kadrolarla püritenleşme?

Bugün yaşananlarla birlikte, pasif devrimin aktif devrime mi dönüştüğü; on yıl zar zor zaptedilen (ya da bilerek yedekte bekletilen) İslamileşmenin kuvveden fiile mi çıktığı tartışılıyor. Bu tartışmaya kuramsal bir soruyla başlayalım: herhangi bir pasif devrim aktif devrime dönüşebilir mi? Pratik içinden, şüpheci bir soru yumağıyla devam edelim: Yağmacı bir sermaye birikimi sürecinde (İslami esaslar göz önüne alındığında) alabildiğine “kirlenmiş” kadrolar, püritan bir zor rejimi kurabilir mi? Ak iktidarın yarattığı haz okyanusunda, kontrolünü kaybetmemiş, İslami saiklere sadık kalmış kadrolar var mıdır? Varsa, partiyi ele geçirebilecek kuvvette midir? Hakikaten çok güçlüyse bile, var olan yozlaşma ortamında İslami-devrimci bir dönüşüme kalkışır mı, yoksa bunu maceracılık mı addeder? Bu maceraya kalkışırsa, dolaşımdaki servet miktarı ve düşkünlüğü göz önüne alındığında, kendisi de varolan çarkın içine emilmeden durabilir mi?

Sadece pasif devrimlerin değil, devrim süreçlerinin de (tarih boyunca) bir yığın yozlaşma, bürokratikleşme, ve yağma ile elele gittiği gibi bir itirazda bulunulabilir. Ancak biraz samimi olalım. Kavramı eğip, büküp, her büyük dönüşüme yapıştırmayalım. Tarihsel olarak “devrim” adı verilmiş vakalara bakarsak, başlangıç yıllarının (ne kadar “yanlışlık” barındırırsa barındırsın) gayet püritan olduğunu görürüz. Ak kadrolar ise başından beri makam, mevki, para edinmeyi İslamileştirmeden ön planda tuttu. Öyle bir “İslami” parti düşünün ki, yolsuzluk ve seks kasetleri ne zaman ortaya çıkacak diye kıvrım kıvrım kıvranıyor; baş ideologlarından biri (Dilipak), ardı ardına “tapesi olanlar seçimde aday olmasın lütfen” minvalinde yazılar ele alıyor. Her büyük devrim kendi değerlerine ters uygulamalar geliştirmiştir. Ancak başlangıç anından beri, sistematik şekilde kendi değerlerini ayaklar altına alan bir sürece devrim denemez. Tam da bu yüzden, Ak yıllarda ciddi bir İslamileşme yaşanmış olması, açıklanması gereken bir paradokstur.

İslamileştirme, ekonominin zora girmeye başladığı 2008 dünya krizinden sonra daha açıktan devreye sokulmaya başlandı. 2011 Arap ayaklanmalarına müdahil olmak isteyen emperyal projenin ideolojik tutkalı olarak iyice ön plana çıkarıldı. Ve tüm bu dönüşümlere rağmen, İslamileştirmenin şu anda bile para, mevki, makam ve hazdan daha ağır bastığını söylemek zor. Benim tahminim, ancak parti iktidardan uzaklaşırsa İslamileştirmenin net olarak ön plana geçebileceği.

Devrimci yöntemlerle restorasyon

Ak partinin yaptığı, ta en başından beri, “halk ihtilali”, “burjuva devrimi”, vs. kalıplara sığdırılamayacak kadar kapsamlı ve çelişkili bir dönüşümdü. “Pasif devrim” kavramsallaştırması, Ak dönüşümün bu ikircikli, hep çift-gerçekli yönelimlerini anlatabilmek için tercih edilmişti. Pasif devrim = devrim + restorasyon. Ak devrimin en çarpıcı yanı, 1980 ile kurulan liberal-muhafazakar toplumsal yapının, liberal-muhafazakar olmayan kadro, yöntem ve söylemlerle ayakta tutulmasıydı.

Elbette bu sürecin itici gücünü eski İslamcıların oluşturması bir belirsizlik yarattı, yaratıyor. Geçmişin en keskin İslami çevrelerinden bazıları, bugün devletin en kilit kurumlarında, en tepe noktalarda. Bu kişilerin, şimdilik yağmaya ve hazza dalmış olmaları, birden makas değiştirmeyecekleri, toplu ve kıyıcı bir İslamileştirme serüvenine girişmeyecekleri anlamına gelmez. Ancak, böyle ciddi bir rota değişikliğinin de ne kadar sürdürülebileceği tartışılır. Devrimci bir dönüşüm, insanın elele yürüdüklerine güven duymasını gerektirir. Devrimcilerin de kendi duruşlarının onurlu olduğuna inanmasını. İşkencenin en temel hedeflerinden birinin “istihbarat” edinmek değil, kişinin iradesini kırmak olması boşuna değil. Arkadaşlarını ele veren devrimci, aynaya bakamaz artık. Çözülmelerin yaygınlaştığı bir ortamda ise, kimse birbirine sırtını dönemez. İslamcılar 28 Şubat’ın ne kadar büyük bir psikolojik yıkım getirdiğinden bahseder durur ama aslında en hunhar yıkımı, piyasa toplumuna (ve onun devletine) eklemlenmeleri getirmiştir. Makam, mevki ve para (başka kesimlerin gördüğü şiddette işkenceyi gerektirmeden) artık reflekslerine güvenilemeyecek bir eski tüfekler yığını yarattı; bunları da Türk “İslam devrimi”nin başına geçirdi.

Ak partili yıllarda birbirlerinin neler yaptığını bizden çok daha iyi bilen İslamcıların, (yurt dışından gelecek taze kan dışında) güvenebilecekleri sağlam bir zemin, şerefli bir duruş yok artık. Charlie Hebdo gibi katliamlara dolaylı övgüler düzen, bir de bunları Fanon üzerinden meşrulaştıran yazılar kaleme almaları, artık devrimci şiddetin tetiğini titremeden çekecek parmaklara sahip olmamalarından. Kendi çürümüşlüklerinden duydukları hicabı, uzaklarda bir yerde cereyan eden şiddetle yıkamaya kalkışıyorlar. Bu şiddet dönüp dolaşıp Türkiye’yi vurduğunda, şatafatlı yaşamlarını sarstığında, aynı coşkuyu yaşarlar mı acaba?

Sadece silahsız ve sessiz değil, gizli kapaklı, ilkesiz “ihtilal”

Başka yazılarımda “burjuva devrimi” ibaresinin (Ak yıllar için kullanılmasının) tuhaflığına değinmiştim. Burada, daha da tuhaf olan, “halk ihtilali” etiketi hakkındaki hayretimi ifade edeceğim. Bu nasıl bir halk devrimi ki, halk iyice mülksüzleştiriliyor, sermaye ufacık bir elite akıtılıyor? Şimdiye kadar halk devrimi denen olayların hiç birinde böyle bir süreç görülmemiş (en azından, ilk on yılda; daha sonradan birçok devrimin Bonapartlar, aparatçikler, Rafsancaniler tarafından çalındığını biliyoruz zaten). Devrimin ideolojisi ne olursa olsun, mülk hep dağıtılmış (liberal-aydınlanmacı Fransız; sosyalist Rus ve Çin; ulusal-sol Küba; ve İslami İran devrimleri). Mülkün ve mevkinin, bir avuç seçkinin elindeyken, yeni bir seçkin tarafından paylaşılmaya başlamasına dünyanın hiçbir yerinde “halk ihtilali” diyen olmuş mudur, bilmiyorum. Bir iktidar ideloğunun bunu söylemesi değil şaşırtıcı olan; tespitin ciddiye alınıp, bunun üzerinden “devrim iyi mi oldu, kötü mü” tartışması dönmesi.

Bu işin içerik kısmı. Bir de biçim kısmı var. Şimdiye kadarki “halk ihtilalleri”nin düşmanları, halk milisleri ve halk mahkemelerince doğrudan hedef alınmış. Bu da halk devrimlerinin, kendi hedeflerini açıkça ortaya koymasıyla ilgili. Ak (pasif) devrim ise, düşmanlarıyla gayet sinsice yöntemlerle, onlara açıkça düşman dahi demeden savaştı durdu. “Devrim”in amacının ve düşmanlarının hiçbir zaman belli olmaması, “sessiz devrim” gibi kaçak kavramsallaştırmaları da geçersiz kılıyor. Bu “halk ihtilali” lafını çok sevenlere göre, devrimle bağdaşmayan tek görüntü işin içinde silah olmaması (Mahçupyan’ın fikir fukarası yazılarının temel takıntısı bu). Sanki son on iki yıldır başıbozuk şekilde hedef alınan kesimlere silahla saldırılmış olsa, “Aa evet, bu resmen ihtilal” diyecektik.

Mesele İslamileştirmenin gizli kapaklı yapılması da değil; hedeflenenin İslamileştirme, hasmın da İslam düşmanları olup olmadığının bile tam belli olmaması. Zaten sosyalistler, Aleviler, LGBT, ve feministler dışında da “gerçek” düşmanın kim olduğu tartışmalı. Zira “halk ihtilali” nidalarına sebep olan askerleri derdest etme hallerinin son geldiği nokta malum. Halk devrimi kimi devirdi Allah aşkına? Belli ki Kürt halkının katillerini değil. Pasif devrimin ana düşmanları dışında, her yıl değişen tali düşmanlarına karşı eski rejimin her türlü güç odağı, her an devreye sokulabilir. Tam da devrimci bir dönüşüm yaşanmadığı için, “Yeni Türkiye” eski Türkiye’ye her daim muhtaç.

Başkanlıktan sonra sahih İslamileşme!

Şimdi soru şu: başkanlık sistemine geçilirse, İranvari halk mahkemeleri ve milisler sokaklara salınır mı? Bu milisler, son yirmi yılın massedilme trendlerini de geriye çevirir mi? O zaman bir İslam devriminden bahsedebilir miyiz? Kim bilir, belki de … Ancak bu milisleri oluşturacak erk sahipleri, “bunlar bizim mülkümüze, sefamıza da karışırlar mı?” diye kaygılanmayacaklar mı? Rejim hala, istediklerini şimdiye kadar yapamadığını, asıl dönüşümün başkanlıktan sonra başlayacağını anlatarak İslami oya talip olmaya devam ediyor. Bu masal seçimlerde işe yarar mı bilinmez ama, bundan sonra yaşayacağımız İslamileşmenin de yağma-haz-dindarlaşma öbeğini kırması zor görünüyor.

Hülasa, kısmen İslamcı kadroların bu kadar ağırlıkta olmasından, kısmen başka sebeplerden, tali bir İslamileşme süreci yaşadık, yaşıyoruz. Ancak bu İslamileşme boyunca, İslam’ın Türkiye’deki anlamı değişti. Sefa ve çalma-çırpma ile eşanlamlı hale geldi. Bu noktadan sonra, (Türkiye’de doğup büyümüş insanların kahir ekseriyeti arasında) başka bir anlama gelmesi de zor. Bir sonraki kuşak çoğumuzdan daha dindar ve çoğumuzdan daha ahlaksız olacak. Türkiye’nin farklı bir İslamileşme yaşayabilmesi için, ithal edilecek taze kana ihtiyaç var.

Ak Parti’nin İslamcı bir parti olup olmadığı kurulduğu günden beri tartışıldı. Partinin ana projesi Türkiye’yi İslamileştirmek mi, yoksa İslamcılığı düzene massetmek miydi? Bu soruya ikirciksiz bir cevap vermek yerine, sürece İslam devrimi gerçekleştirmek isteyen kadroların durduğu yerden bakmaya çalışacağım. Gayem, “nesnel gerçeklik”i arayan bu sorunun cevabına, öznel gerçeklikten hareket ederek katkıda bulunmak.

1980’lerin ve 1990’ların İslamcıları ne istiyordu? Daha Müslüman, daha adil, daha ahlaklı bir toplum. Bu üç hedef açısından durumu değerlendirelim.

Ak Partili yıllarda daha eşitsizlikçi, daha yağmacı bir toplum kuruldu. Adil düzen düşü rafa kalktı.

Toplumun İslamileştirilmesi bahsi ise daha karmaşık. En büyük devrim, Ak Parti ile İslamileşen eğitim (ibadet ve dini dil, yayın, simge yoğunluğu da artıyor elbet ancak bu dönüşümler o kadar dramatik değil). Bu kurumdaki değişimlerle, gelecek kuşağın daha İslami bir renkte olması garanti altına alındı.

Ancak son on beş yıldır, dindarlık ile (geleneksel) ahlak arasındaki varsayılan özdeşlik zedelendi. Katı laik kesimlerde bu bağa hep şüpheyle bakılırdı zaten ama artık toplumun genelinde de “dindar kişi çalmaz”, “evlilik dışı ilişki kurmaz”, vb. gibi kalıplar yıkıldı. Geleneksel ahlak tarümar edilirken, yerine yeni bir ahlak da konulmadı. Dolayısıyla, bırakın Türkiye’yi daha ahlaki bir noktaya getirmeyi, Ak yıllar ahlaki ön kabullerin üzerinden bir buldozer gibi geçti.

Çürümüş kadrolarla püritenleşme?

Bugün yaşananlarla birlikte, pasif devrimin aktif devrime mi dönüştüğü; on yıl zar zor zaptedilen (ya da bilerek yedekte bekletilen) İslamileşmenin kuvveden fiile mi çıktığı tartışılıyor. Bu tartışmaya kuramsal bir soruyla başlayalım: herhangi bir pasif devrim aktif devrime dönüşebilir mi? Pratik içinden, şüpheci bir soru yumağıyla devam edelim: Yağmacı bir sermaye birikimi sürecinde (İslami esaslar göz önüne alındığında) alabildiğine “kirlenmiş” kadrolar, püritan bir zor rejimi kurabilir mi? Ak iktidarın yarattığı haz okyanusunda, kontrolünü kaybetmemiş, İslami saiklere sadık kalmış kadrolar var mıdır? Varsa, partiyi ele geçirebilecek kuvvette midir? Hakikaten çok güçlüyse bile, var olan yozlaşma ortamında İslami-devrimci bir dönüşüme kalkışır mı, yoksa bunu maceracılık mı addeder? Bu maceraya kalkışırsa, dolaşımdaki servet miktarı ve düşkünlüğü göz önüne alındığında, kendisi de varolan çarkın içine emilmeden durabilir mi?

Sadece pasif devrimlerin değil, devrim süreçlerinin de (tarih boyunca) bir yığın yozlaşma, bürokratikleşme, ve yağma ile elele gittiği gibi bir itirazda bulunulabilir. Ancak biraz samimi olalım. Kavramı eğip, büküp, her büyük dönüşüme yapıştırmayalım. Tarihsel olarak “devrim” adı verilmiş vakalara bakarsak, başlangıç yıllarının (ne kadar “yanlışlık” barındırırsa barındırsın) gayet püritan olduğunu görürüz. Ak kadrolar ise başından beri makam, mevki, para edinmeyi İslamileştirmeden ön planda tuttu. Öyle bir “İslami” parti düşünün ki, yolsuzluk ve seks kasetleri ne zaman ortaya çıkacak diye kıvrım kıvrım kıvranıyor; baş ideologlarından biri (Dilipak), ardı ardına “tapesi olanlar seçimde aday olmasın lütfen” minvalinde yazılar ele alıyor. Her büyük devrim kendi değerlerine ters uygulamalar geliştirmiştir. Ancak başlangıç anından beri, sistematik şekilde kendi değerlerini ayaklar altına alan bir sürece devrim denemez. Tam da bu yüzden, Ak yıllarda ciddi bir İslamileşme yaşanmış olması, açıklanması gereken bir paradokstur.

İslamileştirme, ekonominin zora girmeye başladığı 2008 dünya krizinden sonra daha açıktan devreye sokulmaya başlandı. 2011 Arap ayaklanmalarına müdahil olmak isteyen emperyal projenin ideolojik tutkalı olarak iyice ön plana çıkarıldı. Ve tüm bu dönüşümlere rağmen, İslamileştirmenin şu anda bile para, mevki, makam ve hazdan daha ağır bastığını söylemek zor. Benim tahminim, ancak parti iktidardan uzaklaşırsa İslamileştirmenin net olarak ön plana geçebileceği.

Devrimci yöntemlerle restorasyon

Ak partinin yaptığı, ta en başından beri, “halk ihtilali”, “burjuva devrimi”, vs. kalıplara sığdırılamayacak kadar kapsamlı ve çelişkili bir dönüşümdü. “Pasif devrim” kavramsallaştırması, Ak dönüşümün bu ikircikli, hep çift-gerçekli yönelimlerini anlatabilmek için tercih edilmişti. Pasif devrim = devrim + restorasyon. Ak devrimin en çarpıcı yanı, 1980 ile kurulan liberal-muhafazakar toplumsal yapının, liberal-muhafazakar olmayan kadro, yöntem ve söylemlerle ayakta tutulmasıydı.

Elbette bu sürecin itici gücünü eski İslamcıların oluşturması bir belirsizlik yarattı, yaratıyor. Geçmişin en keskin İslami çevrelerinden bazıları, bugün devletin en kilit kurumlarında, en tepe noktalarda. Bu kişilerin, şimdilik yağmaya ve hazza dalmış olmaları, birden makas değiştirmeyecekleri, toplu ve kıyıcı bir İslamileştirme serüvenine girişmeyecekleri anlamına gelmez. Ancak, böyle ciddi bir rota değişikliğinin de ne kadar sürdürülebileceği tartışılır. Devrimci bir dönüşüm, insanın elele yürüdüklerine güven duymasını gerektirir. Devrimcilerin de kendi duruşlarının onurlu olduğuna inanmasını. İşkencenin en temel hedeflerinden birinin “istihbarat” edinmek değil, kişinin iradesini kırmak olması boşuna değil. Arkadaşlarını ele veren devrimci, aynaya bakamaz artık. Çözülmelerin yaygınlaştığı bir ortamda ise, kimse birbirine sırtını dönemez. İslamcılar 28 Şubat’ın ne kadar büyük bir psikolojik yıkım getirdiğinden bahseder durur ama aslında en hunhar yıkımı, piyasa toplumuna (ve onun devletine) eklemlenmeleri getirmiştir. Makam, mevki ve para (başka kesimlerin gördüğü şiddette işkenceyi gerektirmeden) artık reflekslerine güvenilemeyecek bir eski tüfekler yığını yarattı; bunları da Türk “İslam devrimi”nin başına geçirdi.

Ak partili yıllarda birbirlerinin neler yaptığını bizden çok daha iyi bilen İslamcıların, (yurt dışından gelecek taze kan dışında) güvenebilecekleri sağlam bir zemin, şerefli bir duruş yok artık. Charlie Hebdo gibi katliamlara dolaylı övgüler düzen, bir de bunları Fanon üzerinden meşrulaştıran yazılar kaleme almaları, artık devrimci şiddetin tetiğini titremeden çekecek parmaklara sahip olmamalarından. Kendi çürümüşlüklerinden duydukları hicabı, uzaklarda bir yerde cereyan eden şiddetle yıkamaya kalkışıyorlar. Bu şiddet dönüp dolaşıp Türkiye’yi vurduğunda, şatafatlı yaşamlarını sarstığında, aynı coşkuyu yaşarlar mı acaba?

Sadece silahsız ve sessiz değil, gizli kapaklı, ilkesiz “ihtilal”

Başka yazılarımda “burjuva devrimi” ibaresinin (Ak yıllar için kullanılmasının) tuhaflığına değinmiştim. Burada, daha da tuhaf olan, “halk ihtilali” etiketi hakkındaki hayretimi ifade edeceğim. Bu nasıl bir halk devrimi ki, halk iyice mülksüzleştiriliyor, sermaye ufacık bir elite akıtılıyor? Şimdiye kadar halk devrimi denen olayların hiç birinde böyle bir süreç görülmemiş (en azından, ilk on yılda; daha sonradan birçok devrimin Bonapartlar, aparatçikler, Rafsancaniler tarafından çalındığını biliyoruz zaten). Devrimin ideolojisi ne olursa olsun, mülk hep dağıtılmış (liberal-aydınlanmacı Fransız; sosyalist Rus ve Çin; ulusal-sol Küba; ve İslami İran devrimleri). Mülkün ve mevkinin, bir avuç seçkinin elindeyken, yeni bir seçkin tarafından paylaşılmaya başlamasına dünyanın hiçbir yerinde “halk ihtilali” diyen olmuş mudur, bilmiyorum. Bir iktidar ideloğunun bunu söylemesi değil şaşırtıcı olan; tespitin ciddiye alınıp, bunun üzerinden “devrim iyi mi oldu, kötü mü” tartışması dönmesi.

Bu işin içerik kısmı. Bir de biçim kısmı var. Şimdiye kadarki “halk ihtilalleri”nin düşmanları, halk milisleri ve halk mahkemelerince doğrudan hedef alınmış. Bu da halk devrimlerinin, kendi hedeflerini açıkça ortaya koymasıyla ilgili. Ak (pasif) devrim ise, düşmanlarıyla gayet sinsice yöntemlerle, onlara açıkça düşman dahi demeden savaştı durdu. “Devrim”in amacının ve düşmanlarının hiçbir zaman belli olmaması, “sessiz devrim” gibi kaçak kavramsallaştırmaları da geçersiz kılıyor. Bu “halk ihtilali” lafını çok sevenlere göre, devrimle bağdaşmayan tek görüntü işin içinde silah olmaması (Mahçupyan’ın fikir fukarası yazılarının temel takıntısı bu). Sanki son on iki yıldır başıbozuk şekilde hedef alınan kesimlere silahla saldırılmış olsa, “Aa evet, bu resmen ihtilal” diyecektik.

Mesele İslamileştirmenin gizli kapaklı yapılması da değil; hedeflenenin İslamileştirme, hasmın da İslam düşmanları olup olmadığının bile tam belli olmaması. Zaten sosyalistler, Aleviler, LGBT, ve feministler dışında da “gerçek” düşmanın kim olduğu tartışmalı. Zira “halk ihtilali” nidalarına sebep olan askerleri derdest etme hallerinin son geldiği nokta malum. Halk devrimi kimi devirdi Allah aşkına? Belli ki Kürt halkının katillerini değil. Pasif devrimin ana düşmanları dışında, her yıl değişen tali düşmanlarına karşı eski rejimin her türlü güç odağı, her an devreye sokulabilir. Tam da devrimci bir dönüşüm yaşanmadığı için, “Yeni Türkiye” eski Türkiye’ye her daim muhtaç.

Başkanlıktan sonra sahih İslamileşme!

Şimdi soru şu: başkanlık sistemine geçilirse, İranvari halk mahkemeleri ve milisler sokaklara salınır mı? Bu milisler, son yirmi yılın massedilme trendlerini de geriye çevirir mi? O zaman bir İslam devriminden bahsedebilir miyiz? Kim bilir, belki de … Ancak bu milisleri oluşturacak erk sahipleri, “bunlar bizim mülkümüze, sefamıza da karışırlar mı?” diye kaygılanmayacaklar mı? Rejim hala, istediklerini şimdiye kadar yapamadığını, asıl dönüşümün başkanlıktan sonra başlayacağını anlatarak İslami oya talip olmaya devam ediyor. Bu masal seçimlerde işe yarar mı bilinmez ama, bundan sonra yaşayacağımız İslamileşmenin de yağma-haz-dindarlaşma öbeğini kırması zor görünüyor.

Hülasa, kısmen İslamcı kadroların bu kadar ağırlıkta olmasından, kısmen başka sebeplerden, tali bir İslamileşme süreci yaşadık, yaşıyoruz. Ancak bu İslamileşme boyunca, İslam’ın Türkiye’deki anlamı değişti. Sefa ve çalma-çırpma ile eşanlamlı hale geldi. Bu noktadan sonra, (Türkiye’de doğup büyümüş insanların kahir ekseriyeti arasında) başka bir anlama gelmesi de zor. Bir sonraki kuşak çoğumuzdan daha dindar ve çoğumuzdan daha ahlaksız olacak. Türkiye’nin farklı bir İslamileşme yaşayabilmesi için, ithal edilecek taze kana ihtiyaç var.

http://baslangicdergi.org/bir-garip-islamilesme-seruveni/

 

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: AKP / İslamcı Hareket /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.