taşeron-işçi

Sol, Emek Meselelerini Katalog Konulardan Biri Olarak Ele Almamalı – M. Hakan Koçak

Sol Defter- Haber - 5 Temmuz 2015 - İşçi Gündemi / Teorik Tartışmalar / Türkiye Solu

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

M. Hakan Koçak ile sendikal hareketin krizinin dünyada ve Türkiye özgülünde yaşananlarla bağlantısını konuştuk. Koçak, emek hareketleri açısından örgütlerden daha çok hareketin öne çıktığı, daha ağ türü, birbirleriyle etkileşim içinde olan, esnek ve hareket kabiliyeti yüksek, daha çok patlamalı durumlarla karakterize olan dönemi değerlendirdi. M. Hakan Koçak ile arkadaşımız Mahmut Yılmaz görüştü. direnemek.org

-Şimdiki halde sendikal örgütlenmelerin durumuna bakıldığında şöyle bir tablo var: 27 milyon işçi istihdamda yer alırken, bunun sadece 13 milyona yakını sigortalı, 10 buçuk milyonun ise kayıt dışında olduğu görülüyor. TİS kapsamındaki sendikalı işçi sayısına bakıldığında 700 bin küsur gibi bir rakamla karşılaşılıyor. Ülkede sendikalaşma oranı %3,5-%4 düzeyine inmiş, yardım alan resmi yoksul sayısı 2011 de 12,5 milyon civarındayken, bugün bu sayı 17 milyona gelmiş durumda. Devasa bir örgütsüz ve yoksul çalışan kitlesi var. Sendika hareketi buna koşut parçalı, bir kısmı siyasal iktidarın ve sermayenin güdümünde. Yeni sendikal örgütlenme modelleri ve farklı emek örgütlenme biçimleri ortaya çıkmamış durumda. Sendika hareketinin krizi ile dünyada sosyalist solun krizi ve yeniden kuruluş/inşa sürecinin sancıları birlikte ele alınabilir mi? Yukarıdaki tabloya bakarak sendika hareketinin krizi ve krizin aşılması olanaklarına dair düşünceleriniz nelerdir?

M. Hakan Koçak
M. Hakan Koçak

-İki düzeyde krizden, dünyada ve özgül olarak Türkiye’de yaşananlardan bahsetmek lazım: Birincisi genel olarak neoliberal dönemde dünyada bir kriz var. Ayrıntıları üzerinde çokça yazıldı çizildi, her düzeyde emek örgütlenmesini dağıttı. Türkiye’ye özgü bir durum da 12 Eylül darbesinin yarattığı koşullardır. 1990’lı yıllar Türkiye’de sendikal hareketin ana gövdesindeki değişim ve gerilemeye işaret eder. Her ne kadar 12 Eylül darbesine bağlı açıklamalar yapsak da darbeden hemen sonra sendika hareketi çözüldü ve dibe çöktü diyemeyiz. Esas olarak 12 Eylül’ün oluşturduğu rejim çerçevesinde krizi 1990’lar ortasında daha yoğunluklu konuşmaya başladık. Fakat şimdi yıl 2015, 20 yıllık bir zaman dilimi yaşanmış. Burada ikili bir değerlendirme yapmak gerekir: Ana akım/geleneksel emek örgütlerinin krizi devam ediyor. Bir yandan da bu krizinden çıkış, yeni bir eksenin oluşma olanakları da, sinyalleri de ortaya çıkıyor. 2000’li yılların başlarında neredeyse sadece kriz konuşur bir durumdaydık şimdi ise kıskaca alınan ana akım sendikacılığın dışında çok şey oluştu. Devletin ve sermayenin kıskacı, çerçevesi de birçok yerinden delindi, sarsıldı. Kriz devam ediyor ama yeniden oluşum sürecinin emareleri de ortaya çıkmış durumdadır. Dünyada sendika hareketinin krizine dair arayış ve tartışmalar bize göre daha erken ve daha güçlü başladı. Bizde bu arayış ve tartışma zayıf kaldı, 2005 sonrasına kadar yoğunlukla yapılamadı. 2000’lerden itibaren nesnel bir dinamik olarak artık) çok ciddi bir proleterleşme ve yeniden proleterleşme süreci arayışların ortaya çıkmasında etkili oldu. Şimdi deyim yerindeyse canhıraş bir arayış hali var. Geleneksel sendikal yapıların kendilerini bu krizi aşacak bir sürece doğru evriltmeleriyle değil ama –bu konuda geri kalındı- canhıraş arayışlarla şimdi dinamik bir emek alanı oluşuyor. Bize özgü bir başka öğeyi de eklemek gerekir: Özellikle AKP dönemine özgü bir durumdan da bahsetmek gerekir. Daha önceleri Her şeye rağmen toplumsal muhalefet içinde sayabileceğimiz ana gövdenin –Türk-İş’in- tümüyle sisteme entegre edilmesi durumu ortaya çıktı ve bir tür korporatizm AKP şemsiyesi altında yeniden inşa edildi. Türk-İş’in entegre edilmesi, Hak-İş ve kamu çalışanları içindeki muadili Memur-Sen’in öne çıkışını da bu tabloya eklemek gerekir. Bu yüzden niceliksel verilerle başlayan sohbete niteliksel olanı da dâhil ederek devam etmek doğru olur. Sendikal örgütlenme, salt sendikaya üye kaydetme doğal durum olarak sınıfsal örgütlenmeye tekabül etmeyebiliyorÖrneğin Hak-iş’in ya da son örnek olaydaki Türk Metal Sendikası’nın ya da Memur-Sen’in üye sayısı artsa ve nicel göstergeler düzelse bu aslında krizden çıkış değil başka bir kriz, temsiliyet krizi yaratıyor. Özetle bir yanı evrensel, diğer yanları daha bize özgü olan üç dinamik bir arada etkisini sürdürüyor. Yeni arayış ve oluşum dinamikleri de buna bağlı olarak giderek kendisini hissettiriyor.

-1990’lı yıllar sosyalist solun sınıf hareketinden yüz çevirdiği, post modern paradigmanın sol siyasetin tahayyüllerine, araç ve ilişkilerine egemen olduğu bir dönemdi. Sol sadece kamu çalışanları hareketi ile sınırlı bir emek alanına sıkıştı. Emek hareketinin krizi ile solun ideolojik politik krizi Türkiye’de çok eş zamanlı yaşandı.

Belirleyicidir ama sadece buna indirgeyemeyiz. Sol, post yaklaşımlara kapıldı ve işçi sınıfından uzaklaştı demenin tek başına açıklama gücü yok. 1990’ların en önemli belirleyeni yaşanan iç savaş ve yükselen milliyetçilik-şovenizmdir. İslamcı ve milliyetçi hareketlerle birlikte 1990’larda bütün toplumsal-siyasal yapı yeniden oluştu. Hem 12 Eylül hem de var olan sosyalist sistemin çözülmesiyle darbe yemiş ve kendini toparlayamamış bir sol için çok kolay bir dönem yaşanmadı. Bugün de Bursa’da başlayan direnişte görüyoruz ki emekçiler son derece kesif bir milliyetçi-muhafazakâr kabuk içinde yaşıyorlar. Bunun temelleri büyük ölçüde 1990’larda atıldı. Solun o dönem verili gücü ve algısıyla krizi istendik biçimde aşması, o kabuğu kırabilmesi ne kadar mümkündü? Bilemiyorum. Ancak yapısal olan ve güncel olan iyi değerlendirilip iradi müdahalelerde bulunulabilirdi. Bir de Kürt hareketinin son derece hegemonik bir yapısı var. Hem Kürt sorunu hem de Kürt hareketi baskın durumdadır. Birçok sol grup enerjisini bu meseleye yatırdı.

Kamu çalışanları bu dönemde büyük bir dinamik olarak ortaya çıkınca ana ilgi oraya döndü. Bu doğaldır, sınıf/emek örgütleri, öbekleri belli alanlarda hareketler gösterdiklerinde sol onlara nüfuz etme, güçlendirme eğilimi gösteriyor. Bir benzetme yaparsak işçi hareketi Türkiye’de 1960’larda gelişti ancak ana gövdesi 1970’lerde sol bir niteliğe büründü. 1960’larda TİP’liler sendikalarda, yönetimlerde vardı ama ana gövde içinde zayıftılar. Ne zamanki işçi hareketi büyük bir ivme kazandı aynı zamanda sol da kazandı. Birbirleriyle de gelişim olarak iç içe geçen bir süreç yaşandı.

-68 gençliğinin üniversite işgallerinden esinle işgal diyorlar. Etkileşim var. Bahsettiğiniz dönemin kadroları genç ve deneyimsiz olmalarına rağmen ideolojik olarak sınıf hareketine bağlılık duyuyorlar. Organik bağ kurma arayışındalar. Yaşadığımız dönemin sosyalist sol tipolojisinin meseleleri ne kadar sınıf eksenli ele aldığını da sorgulamak lazım. Kapitalizmin tarihsel olarak birçok ideolojisi ve birikim rejimi oldu. Sınıf hareketi toplumsal mücadeleler ekseninde bu ideolojiler, birikim biçimleri ile karşı karşıya geldi. Sınıf hareketinin yapısal ve bize özgü güçsüzlük dinamiklerine dair bir izah sundunuz. Sermayenin esneklik, güvencesizlik vb ile tariflenecek yeni birikim rejimlerine karşı çoklu hareket tarzları, örgüt modelleri ile birleşik bir sınıf mücadelesi olanaklarından bahsedebilir misiniz?

Daha genel bir tanımlamayı tercih ederek emek hareketi tanımını kullanmak bana daha doğru geliyor. Sendikal hareket deyince klasik anlamda sendikalar akla geliyor. Oysa bugün dünyada ve Türkiye’de bilegeldiğimiz anlamda sendika gibi olmayan emek örgütlenmesi formları -kimi daha geçici kimi daha kalıcı- ortaya çıkıyor. Genel eğilimlere uygun olarak daha ağ türü, birbirleriyle etkileşim içinde olan, esnek ve hareket kabiliyeti yüksek, daha çok patlamalı durumlar görüyoruz. Emek hareketleri açısından örgütlerden daha çok hareketin öne çıktığı bir dönem yaşıyoruz. Emek hareketi denildiğinde sendikaların harekete geçirdiği işçiler akla gelir. Oysa Kayseri, Antep, Bursa vakasında da; inşaat işçilerinde de görüleceği üzere ardı ardına formel sendikal örgütlenmeler olmaksızın hatta bazen onlara rağmen isyan hareketleri var. Fordist dönem Marks’ın dile getirdiği “Burjuvazi kendisine karşı ordular yaratıyor” dediği, büyük ölçekli fabrikalarda zaten emek sürecinin kendi disiplini içinde bir araya gelmeye uygun bir yapı sunuyordu. Simgesel olarak 1 Mayıs fotoğraflarının karşılaştırılmasının değişimi anlattığını düşünüyorum. Mesela 1977 1 Mayıs’ının fotoğrafında bu vardır: Fabrikalarından önlükleri ile üretimin kendi disiplini içerisinden gelen işçiler görürsünüz. 2000’li yıllarda Taksim’e serbestçe girebildiğimizdeki fotoğraflara bakarsanız –biliyorsunuz çokça tartışma oldu: “Orada işçiler yok vs” dendi – geçmiş dönemin işçi figürünü göremezsiniz. Fabrikalardan önlükleriyle gelmiş işçiler de vardı ama son derece azınlıktı. Verili durum budur. Bu dönemin emek hareketine bakarsak patlamalar, isyanlar, geçici ve kalıcı hareketler görüyoruz. Buradaki temel sorun bunların koordine edilmesi, bir arada ortak davranabilmesidir. Bir çatı altına girmelerinden bahsetmiyorum ama ortak davranması önemlidir. Bu yönde de olumlu işaretlerin olduğunu düşünüyorum. Daha keskin ayrımlarla düşündüğümüz mavi yakalı- beyaz yakalı, güvenceligüvencesiz, imalat-hizmet işçisi gibi bir dizi katmanlar ayrımlar arasında en azından ruhsal, algısal yakınlıklar, gündem yakınlıkları, benzerlikleri olduğuna dair emareler var. Bu süreç ikili gitmek zorundadır: Hem kendi alanında derinleşmek ve birikim yaratmak hem de diğerleri ile etkileşim içinde olmak. Bunun imkânlarının olduğunu ve arttığını da düşünüyorum. İletişim olanakları, sosyal medya vs sürece olumlu etki ediyor. Birbirlerinden daha farklı hayatlar yaşayan, daha farklı kamusal alanlar içerisinde olan emek kesimleri birbirine daha fazla değiyor ve ortak hareket etme yetenekleri gelişiyor. Az önce 1970’lerden bahsederken önemli bir etkenden aydınlardan –bunun içinde öğrenciler de var- bahsetmek gerekir. Onların “işçi sınıfına gitme”, “işçi sınıfı içinde çalışma yapma” gibi bir yaklaşımları/sloganları vardı. Oysa şimdi aynı sınıfın insanı olmak söz konusu, sınıfın entelektüelleri, aydınları aynı zamanda kendileri de zaten çalışma ve yaşam koşullarıyla sınıfın içerisindeler. Bunun olumlu ilerletici bir ilişki olabileceğini söyleyebiliriz. Bütün bunları geleneksel sendikal formatlara sıkıştırmak, sıkışmıyorsa da buradan bir olumsuzluk çıkarmak doğru değildir. Vaziyeti kendiliğindenliğe mi bırakalım? Hayır. Şimdi geldiğimiz noktada bir emek odağı/meclisi, emek hareketinin farklı dinamiklerinin en azından birbirleriyle etkileşim ve gündem ortaklaşmasını yoğunlaştırması açısından işlevli ve gereklidir. Belirli formatlara zorlayarak özgünlüklerini yok etmeye çalışmadan ortaklıkların altını çizen bir dayanışma ve hareket etme bilinci gerekiyor.

-DİSK’in gücü oranında yürüttüğü asgari ücret, taşerona karşı direnişçi vb kampanyaları seçim döneminde siyasal partilerin programlarını da etkiledi. Sendikalar hak ve özgürlükler için siyasal mücadele alanından uzaklaştıkça temel sorunları toplumsallaştırma becerisini de gösteremiyorlar. Sendikal alan siyasal alanı hak ve özgürlükler mücadelesi için yeniden nasıl domine edebilir?

Karşılıklı düşünmek gerekir. Ana akım siyasetin daha sosyal haklar eksenine yaklaşması –bu seçimde bazı olumlu izler vardı, hakkını yemeyelim en çok da CHP’de vardı- lazım. Öte yandan emek hareketinin kendi özgül gündemleri dışında genel hak mücadeleleri içinde daha çok yer almalıdır. Burada kritik bir nokta var: Bir emek örgütünün bunu yapabilmesi için kendi üyeleri ile çok sağlam bir ilişki kurması gerekiyor.

-Demokratik, şeffaf, katılımcı…

Ve onların emek sürecindeki, işyerindeki sorunlarına belli ölçüde yanıtlar vermiş, tatmin edebilmiş bir örgüt ancak onlara daha genel bir mücadele için çağrı yapabilir, taşıyabilir. Sendikacıları tipik yakınmalarıdır: “Biz eylem kararı aldık, mailleri attık, faksları çektik ama bizim üyeler gelmedi”. Gelmezler. Gezi Direnişinde “Niçin sendikalar yok?” diye soruldu. Bu kolay bir şey değil, yılların verdiği, 12 Eylül rejiminin çizdiği çerçeveyi kabullenmenin getirdiği yabancılaşma kolay aşılacak bir şey değildir. Ancak bulunduğun yerde ayağını sağlam bastığın anda ötesine daha rahatlıkla geçebiliyorsunuz. Bununla ilgili cılız örnekler var: kendi üyesini hak talepleri için hareketlendirebilen birkaç sendika mevcut. TÜMTİS –genel olarak nakliyat sendikaları-, Dev Sağlık İş, Enerji Sen vb militan bir sendikacılık örneği veriyorlar. Bu militan enerjiyi zaman zaman genel hak mücadelelerine de taşıyabiliyorlar.

-Bahsettiğiniz sendikalar aynı zamanda taşeron işçilerini örgütlemeye çalışan görece küçük sendikalar…

Buralarda sol kadrolar taşıyıcı olacaklar. 1 Mayıs 1977’den bahsettik. Kendiliğinden gelmedi insanlar. Buralarda öncü işçiler var, kadrolar var: Bunlar ya doğrudan sol sosyalist ya da onların etki alanındaki kadrolar. 1980’den sonra da belirleyicidirler. 1989 Bahar Eylemleri diye anılan eylem zinciri içerisinde öncü işçileri görmek mümkündü. Şimdi yine bu kadroların varlığı önemlidir. Siyaset sendika ilişkisini sadece örgütler arası ilişki diye görmemek lazım, bu çok protokolâr bir yaklaşımdır. Şuna indirgeniyor: Seçim zamanları parti yöneticileri sendika ziyaret ediyorlar eğer onların da dünya görüşleri yakınsa daha hoş fotoğraflar veriyorlar. Bunun tabanda bir karşılığı oluşmuyor. Kısa vadede de bunun karşılığının oluşacağını ben düşünmüyorum. Sendika yöneticilerini işaretiyle tabanın siyasal eğilimlerinin belirlenmesi mümkün değil, doğru da değil. Emek ve sosyal haklar eksenli bir odak/meclis yaratarak militan enerjiyi ortak mücadeleye ve sosyal hak temelli bir zemine aktarmak sendika siyaset ilişkisini başka bir zemine oturtacaktır. Cılız kalsa da mesela Genel Sağlık Sigortası Yasası’na karşı oluşan platform böyle izler taşıyordu. Taşeron düzeni, asgari ücret, kıdem tazminatı vb böyle bir gündem olmaya adaydır. Buralarda sendikalardan derneklere, siyasi partilerden meslek örgütlerine kadar bir araya gelinebilecek en geniş ilişkileri, platformları düşünmek ve buralardan siyasi bir enerji üretmek, meclisteki partiler açısından bunu meclise diğer kesimler için kamuoyuna taşımak vb gerekir.

-Bahsettiğiniz düzlem kent, emek mekânlarının dönüşümü vb gündemlere etkin müdahil olmak ve işyerinin dışında da başka bir bütünsel algı oluşturmak olanağını da sağlayabilir. Emek ve kent hareketleri sistem karşıtı iki güncel/güçlü muhalefet alanı olarak inşa edilebilir ve buluşabilir. Birleşik emek hareketini sadece sendikalara indirgemeden emek cephesi ihtiyacı tarifliyorsunuz.

En geniş haliyle, örneğin kentin kültürel varlıklarının, mesela bir Emek Sineması’nın yıkımına karşı olan mücadeleyi de aslında kentteki emek mücadelesi içinde tarif etmek gerekir. Emeğin kolektif hafıza mekânlarının ortadan kaldırılması, kültürel, entelektüel köklerinin tahrip edilmesi vb süreçler ele alındığında çok yönlü ve katmanlı düşünmek gerekir. En çıplak haliyle bedenden başlayıp –İSİG Meclisi’nin iş cinayeti ve işçi sağlığı politikalarını beden üzerinden başlayarak ele alması gibi- katman katman emek süreçlerindeki denetim ve uygulamaları, güvencesizleşme süreci –içinde kıdem tazminatı gibi konular da içindedir-, ücret, sosyal haklar gibi reel ücretlerin gerilemesi gibi olguların üzerine mekânda kolektif bellek, kültür gibi konuları da eklemek gerekir. Türkiye işçi hareketinin yükseliş dönemine göre şimdi çok eksik kalan bir boyut da işçiler ve kültür sanat ilişkisidir. Eksik görülebilir vs ama işçi dernekleri korolar, tiyatrolar ya da sanatçıların işçi sınıfına dönük şiirde, tiyatroda, edebiyatta arayışları bulunuyor. Entelektüel bir hegemonya mücadelesi olduğunu da hatırlamak lazımdır. Bir toplantıda İnşaat işçileri Sendikası’ndan bir arkadaş “Artık söz bitti” dedi. Ben de “hayır, asıl şimdi lazım” dedim. Akademide sınıftan, emekten yana bir söz kurulmuyor ki. Aslında şimdi söze daha çok ihtiyaç var. Ford’da direnişçi işçileri ziyaret ettiğimizde de aynı durumla karşılaştık: “Akademiden geldiniz, bize fikir verin” dediler. “Hayır”, dedik, “biz akademiyi temsil etmiyoruz”, şu anda bir başka meslektaşımız da MESS’e danışmanlık yaparak sizin nasıl en uygun şartlarda atılacağınızı anlatıyor. Dolayısıyla sınıf mücadelesi bütün bu alanları keserek sürüyor ve her birinde güçlü biçimde yapılması gerekenler var ve bunların etkileşim içinde olması da gerekiyor. Akademik alanda söz dediğimizde de bunun sadece akademik steril ortamda puan almak için makaleler biçimine bürünmemesi gerekiyor. Sınıf hareketiyle Etkileşime girmesi gerekiyor.

-Geçmiş dönemin toplumcu gerçekçilik anlayışı bu tür bir geçişe izin veriyordu. Şimdi bana göre yeraltı edebiyatı örnekleri sınıfın alt katmanlarını, kaybedenleri en iyi anlatıyor.

Dramlar, trajediler edebiyatı, sinemayı besler. Bu denli dramatik olayların –bir dönemin Tuzla’sının, Tekel’in, Soma’nın- genel olarak taşeron trajedisinin edebiyatı, sinemayı beslememiş olması ilgiye değer bir durumdur. Oysa burada o kadar çok öykü var ve o kadar zengin biçimde işlenebilir ki…

-Son dönemde taşeron işçilerinin hak arama mücadeleleri son derece sert zeminlere evriliyor. Örgütsüzlüğün ve güçsüzlüğün getirdiği bir süreç olarak hak aramak için bireysel ya da toplu intihar girişimleri, patronların ya da sair efradının silahlı müdahaleleri, kavga ve şiddet görüntüleri ile sıklıkla karşılaşıyoruz. Sermaye birikim modellerinin yan ilişkilerinde siyaset-taşeron ilişkilerinin mafyatik biçimlere büründüğünü görüyoruz. Bu ilişkiler geleneksel sendikal örgüt modelleriyle karşı durulacak ilişkiler olarak görünmüyor.

Buna sürecin bir tür ilkel sermaye birikimi kısmı diyebiliriz. Merkezden çeperlere indikçe kayıt dışılık, enformellik, mafyatikleşme gündeme geliyor. Gasp ve zor gündeme geliyor. TÜMTİS böyle bir dava yaşadı.Sendikanın bazı yöneticileri karşılarındaki mafyatik işverenlerle mücadele ederken TCK’ya göre örgüt kurmaktan yargılandılar ve bir müddet de hapishanede kaldılar. Özellikle bu tür işkollarında meşru müdafaa halindeyken karşı şiddet ister istemez söz konusu oluyor. Emek tarihimizde belinde silah ile gezen sendikacı hikâyeleri de mevcuttur. Sınıf hareketinde meşru müdafaanın yeri var. Aslında bir üretim ağının en altındakilerin belli bir kar marjını yakalamaları için ellerindeki araçlar da bahsettiklerimizdir. Onların kullandığı bir tür sosyal sermaye de mafyatik ilişkilerdir. Artık David Harvey’in vurguladığı gibi emek hareketinin beden siyaseti olarak yürüdüğü bir dönem yaşıyoruz. Harvey, bedeni, içinde ve etrafında sosyo-ekolojik güçlerin değer tahsis etme ve temsiliyet için çarpıştığı bir savaş alanı olarak görürken bir ucu iş güvenliği ve işçi sağlığı olan bir ucu da emek rejimleri olan bir ilişkiye vurgu yapar. Otoriter neoliberal dönemde neredeyse bir ölüm kalım savaşı haline dönüşen ilişkilerde de herkes gösterebildiği cesareti göstererek ayakta kalır. Buralar geleneksel sendika hareketinin çok çalışabileceği alanlar değiller. Daha esnek ağlar, enformel ilişkiler ve açık faaliyet yürütmeyen yapıların vs girmek durumunda olduğu bir alandır.

-Kocaeli’nde metal işçilerinin direnişine bizzat gittiniz ve gözlemlerde bulundunuz. Sendikaya rağmen ve başlangıçta Türk Metal Sendikası karşıtı bir patlama ile ortaya çıkan, kendiliğinden bu tür işçi hareketlerine dair düşüncelerinizi paylaşır mısınız? Bu hareketlerin gelecek için haiz olduğu önemi anlatır mısınız?

Bir yanıyla “beklenmeyen” bir hareket ama başka bir yanıyla da çok gecikmiş bir hareket olarak görüyorum. 12 Eylül’ün oluşturduğu, özellikle de öncü işkolu olan metalde oluşturduğu, rejime bu kadar uzun tahammül edilmiş olması MESS’in büyük başarısıdır. Türkiye işçi sınıfı nicel ve nitel olarak olağanüstü bir gelişme kaydederken, güvencesizleşir ve refah düzeyi gerilerken, mevcut çalışma rejiminin 12 Eylül’den kalma çerçevesinin “barışçı” bir endüstri ilişkileri sistemini sürdürebilmesi aslında nesnel olarak epeydir olanaksızlaşmıştı. Dolayısıyla bu çerçeve giderek daha sık biçimde zorlanıyor ve aşılıyordu. Metal işçileri nesnel sürdürülemezliğe öznel boyutu, kolektif iradeyi de eklediler ve çerçeve darmadağın oldu. Sermayenin denetim aygıtı haline gelmiş sendikal yapıya karşı gerçekleşmiş olsa da 12 Eylül’ün oluşturduğu emek rejimine karşı bir patlamadır. Elbette çok dışarıdan bakanlar için şaşırtıcı görünebilir. İşçiler ayağa kalkmışlar ama sermayeye karşı değil sendikaya karşı eylem yapıyorlar, ne oluyor? diye bakılabilir. Çok yüzeyden bakılınca görünen sendika düşmanlığıdır. Bu yüzden artık başına nitelik eklemeden sendika kavramını kullanmamak gerekiyor. Direniş, sendikaya karşı bir isyan olmaktan ziyade işyeri ve işkolu düzeyinde sermayenin, kolektif olarak MESS çatısı altında örgütlenmiş patronların denetim aygıtına karşı bir patlamalı direniş olarak görmek gerekir. Gündelik hayatlarında en somut deneyimledikleri, en çok mağdur eden, yüzüstü bırakan doğrudan sermayenin güdümünde bir aygıta, Türk Metal Sendikası’na karşı bir patlama olarak okunmalıdır. Bu hareket riskler barındırmıyor mu? Elbette barındırıyor: Oldukça milliyetçi muhafazakâr bir ideolojik iklimde çok genç ve son derece deneyimsiz, tarihsel kolektif hafızadan epeyce kopuk bir kitleden söz ediyoruz. Bu hareketin içinde her iki algı da var: Bir yanıyla daha lümpen, sendikalara niye aidat veriyoruz kardeşim? yaklaşımı da var; öte yandan bir sendikal demokrasi arayışı da mevcut. Demokratik mekanizmalar, temsil ilişkileri arayışındakilerin işçi komitelerini güçlendirmeleri ancak sendikasız kalmayacakları bir sonuca ulaşmaları önemlidir. Bu iki yaklaşım iç içe geçmiş haldedir. Kendi öz örgütlülüklerini yaratmış durumdalar ama durum her yerde aynı değil. Örneğin Renault’ta olduğu gibi kendi iç örgütlülüklerini sağlamış fabrikalar olduğu gibi Ford gibi daha zayıf kalanlar da var. Her işyerinin kendi dinamikleri de bu halde rol oynuyor.

Bir başka yerden bakarsak yeni bir hareket olmadığını da söyleyebiliriz. 1998’e kadar kökleri uzayan Türk Metal’e karşı isyanlar var. Türkiye otomotiv işçilerinin ‘70’lerde Maden-İş öncülüğünde gelişen ve ’80’ Darbesi ile kesintiye uğrayan militan hareketinin ikinci dalgasının 1998 ilk Türk Metal isyanı ile başladığını ve inip çıkarak ama birikerek bugüne geldiğini söylemek mümkün. Başka tetikleyici öğeler de var. 3 yıllık sözleşme, BMİS’in Bosch’ta örgütlenme hamlesinin yarattığı Bosch’u daha ileriye taşıyan süreç vb etkenler ve bunların diğer isçiler üzerinde yarattığı etkiden söz etmek gerekir. Görünüşteki müthiş rızaya, kabullenmişliğe karşın aslında altta genç işçiler için Türk Metal aşılması gereken bir barikat haline gelmişti. Şimdi bu tetikleyici öğelerle birlikte daha cesur bir hamle yaptılar. Renault’ta ayağa kalkan işçiler direnişin tarihsel anlamının çok farkında değiller ama bu 12 Eylül’ün oluşturduğu emek rejimini darmadağın eden bir tarihsel hamledir. Sonuçlarından bağımsız bu patlamayı, hamleyi bir yere konumlandırmak gerekiyor. Konuştuğumuz gibi tehlikeler de var: Sendikasız bir endüstri ilişkileri arayışı ya da aslında Çelik –İş gibi Türk Metal’den bir gömlek ötede olan bir sendikayı tercih etme riski bulunuyor. Birleşik Metal-İş (BMİS)’in nüfuz edememesi, bu hareketin henüz ufkunda BMİS’in olmaması söz konusu ama ben deneyimin sınıf hareketinde önemli olduğunu düşünüyorum. Belli bir süreçte bu deneyim olumlu bir yöne doğru taşıyıcı işlev görecektir. Ancak unutmamak gerekir: MESS de tarihsel bir örgüttür. Türkiye’nin en eski ve güçlü sermaye örgütüdür. Politik ayakları da güçlüdür. Dolayısıyla MESS’in karşısında metal işçisinin zayıf ve savunmasız bırakacak bir yönelim kazanmaması da çok önemlidir.

-İşçilerin Gezi’si benzetmeleri yapıldı…

Bir yanıyla benzemiyor ama bir yanıyla da doğru görünüyor. Kendini meşru hissetme, doğrudan demokrasi deneyimleri ve otoriteye karşı meşru ve bazı hallerde naif bir isyan etme hali epeyce benziyor. Gezi’de olduğu gibi ikili bir durum söz konusu: Genç ve devleti tanımayan, tarihsel birikim ve bilinci üzerinde taşımayan kitlelerin olması hem zayıflık hem de bir yanıyla hareketin güçlü yanıdır. Kendini daha serbest ve rahat ifade eden bir hareket söz konusu. Görüştüğümüz işçiler de benzer bir ruh halindeydiler. Son derece deneyimsizlerdi, sendikal donanımları zayıftı aynı zamanda cesur ve kararlı bir genç işçi topluluğuydu. En önemli yanı bence bir yeni kamusal alanın oluşmasıdır. İşçi sınıfının egemen kamusal alanın, medyanın dışında kendi ortamını yaratması, kendi sözünü birbirleriyle paylaşabilmesidir. Daha önce bu yaygınlıkta olmamıştı, önemli bir deneyim birikimi oluştu. Bir başka önemli etkisi de metal sektörünün dışına da itkide bulunması oldu. PETKİM’e, hatta sendikasız işyerlerine bile sıçradı. Doğrudan hak alma mücadelesi kültürünü daha da ileriye taşıdı. Artık metal direnişi verili bir durumdur. Toplumsal muhalefet için nasıl Gezi’yi bir yere koyuyorsak metal direnişi de öyle bir çıta, düzey oluşturdu.

-Bursa ile diğer işçi havzaları –Gebze, Kocaeli, Sakarya vb- arasında Türk Metal ve MESS’in doğrudan etkisi ve denetim açısından ciddi farklar görülüyor. Bunun nedenlerini açar mısınız?

Bursa özel olarak dünya otomotiv üretim zincirlerinin Türkiye’deki ağının düğüm noktası oldu. Teşvikler vs ile daha planlı şekilde otomotiv sektörü orada kuruldu. Niceliksel olarak da Bursa en yüksek oranda mavi yakalı fabrika işçisi olan, özelde de otomotiv söz konusu olduğunda bir büyük fabrika ve onun çevresinde birkaç katmanlı yan sanayiler kuruldu. Niceliksel bir yoğunlaşma var. Diğer şehirlerde o denli yüksek bir yoğunlaşma yok. İkinci bir husus; Bursa 1980 öncesi Maden-İş’in de çok güçlü olduğu bir bölge ve Kemal Türkler’in öldürülmesinden darbeye ve darbe sonrası Türk Metal’in öne çıkarılmasıyla devam eden operasyonun en net icra edildiği yerdir. Öte yandan göç alan bir şehir, bir milliyetçilik potasında -Balkanlardan Karadeniz’e Kürt coğrafyasına uzanan göçle gelen grupları- eritmeye yönelik ciddi bir yerel hegemonya da var ve bu işletiliyor. Bursa en az sol politik girdinin olduğu işçi havzalarından birisidir. Gebze’den çok farklıdır. İki bölgede de daha genç, çoğunluğu meslek lisesi mezunu belli eğitim seviyesine sahip bir işçi kitlesi vardır. Bu yanıyla benziyorlar ama Gebze’de sol politik girdinin, farklı sol politik grupların aktivitesinin varlığını tespit edebiliriz. Bursa sınıf hareketiyle belirlenme ve belirleme ilişkisi açısından daha zayıf ama kendi iç dayanışması ve dinamizmi açısından da özellikle Renault için konuşursak daha güçlüdür. Aslında iki tür işçi havzası tespiti yapılabilir. Birincisi homojen ama daha kendi içine kapalı, sol politik girdilerin de daha az olduğu –Zonguldak, Beykoz, Paşabahçe vb- kendi gündemleri ile patladığını görüyoruz.

-Daha kendi gündemleri odaklı…

Ana dalganın dışında davranıyorlar. Ama Gebze-Kartal hattı ya da bir dönemin Haliç havzası ise tersi özellik gösteriyor. Daha heterojen, etnik kimlikler anlamında da daha çeşitli; Kürtler, Aleviler vs. Sol politik aktivitenin daha güçlü olduğu yerler. Mesela Gebze’de çok güçlü bir yerel sendikal birlik var: Son 1 Mayıs dahil 1 Mayısları kitlesel bir biçimde gerçekleştiren, tüm zaaflarına rağmen yine de bir tür yerel dayanışma örebilen bir birlik. Şuan Türkiye’nin çok az kentinde bu türden birlik varlığını sürdürüyor. Bu da ikinci tür işçi havzası… Mesela 15-16 Haziran o dönemin önemli havzalarından olan Beykoz-Paşabahçe’ye hiç uğramıyor. Kısa bir süre sonra da orada emek tarihine de geçen grevler olabiliyor. Sosyolojik farklılaşma oralardaki işçi hareketlerini de çok etkiliyor. Dolayısıyla ikili bir yön ortaya çıkıyor: kendi içinde çok daha güçlü kökleri olan –aile, hemşehrilik dayanışması vb.- görece daha homojen olduğu için birbiriyle çeşitli ağları sınıf hareketi için seferber ederek kurulabilen güçlü bir dayanışma görülüyor. Zaafı nerede? Genel sınıf hareketi dinamiklerinden, örgütlenmelerinden ve soldan daha az etkilenme görülüyor. Bunlar elbette aşılamaz meseleler değildir. 1970’lerde aşılabilmiş, şimdi de aşılabilir

Bursa’da 1990’larda kökleri olan, şovenizme varan bir milliyetçiliğin yükseltilmesi, o bölgelerden giden çok sayıda genç insanın, emekçinin asker olarak cenazesinin gelmesi önemli verilerdir. Bursa yakın zamana kadar sık sık linç vakalarıyla, milliyetçi kalkışmalarla da anılan bir yerdi. Şunu düşünmemek için bir neden yok: Muhtemelen bugün sınıf hareketi için ayağa kalkanların bir kısmı birkaç yıl önce de bu hareketlerin aktörüydü. BMİS’e daha mesafeli durmaları, ideolojik barikatlar vb bu boyutlar da düşünülerek anlaşılabilir belki. Bu tür bölgeler, havzalar daha genel, ulusal düzeydeki dönüşümlerle değişecek yerler. Bir başka önemli faktör şudur: Ford’u saymazsak belirleyici, amiral gemisi fabrikalar Bursa’dadır. Gebze’de büyük ölçüde organize sanayiler içerisinde yan sanayi fabrikaları var. Bunun işkolu örgütlenmesinde tezahürü şöyle: Metal/otomotiv sektörünün ana büyük işletmeleri Türk Metal’in; daha alta indikçe görece daha küçük nüfusu olan fabrikalarda Birleşik Metal İş büyük ölçüde etkinlik gösterebiliyor. Son hareketlenmeyle bu tablo değişirse hem işkolu için hem de Türkiye sendika hareketi için yepyeni bir durum ortaya çıkar. Çünkü çok büyük grup sözleşmeleri gerçekleşiyor ve metalin dışında diğer işkollarını da belirleyici etkisi var. Asgari ücretin belirlenmesi metal işkoluna ve birkaç parametreye bakarak gerçekleşiyor. Bu anlamıyla önemlidir. Sermaye de bu durumun gayet farkındadır.

-Koç grubunun Türk Metal’den kolay kolay vazgeçmeyeceği görülüyor. Öncü işçilerin işten atılması, yeni alımların hepsinin Türk Metal’e üye yapılması uygulamaları sürüyor. Direniş sırasında tepkilerin MESS’e ve kendilerine yönelmemesi Türk Metal’e sahip çıkan bir tavır göstermekten kaçındılar. Sermayenin direnişlere kriminal yaklaşımını da görüyoruz. İşçi komitelerinin işten atılmalar ve verilen sözlerin tutulmaması karşısındaki tavrını da bu süreçte göreceğiz.

Türk Metal baştan itibaren bir Koç&MESS projesidir. Patronlar Konjonktürel olarak hareketi yatıştırmak için onunla arasına mesafe koyabilir ama kolay kolay vazgeçmezler. Onca yıl hizmet etmiş bir organizasyon var ve ortada tercihleri zorlaştıran 3 yıllık bir grup toplu iş sözleşmesi var. İşçiler bugün başka bir sendikaya üye olsalar, örgütlenseler dahi yürürlükteki sözleşmeden yararlanmak durumunda olacaklar. Mevcut yasalara göre dayanışma aidatı ödeyecekler. Muhtemelen şöyle bir propaganda süreci işletiliyor: “Tamam, Türk Metal’e dersini verdiniz, o da dersini aldı”. Yani popüler ifadeyle bir restorasyon yapılır. Türk Metal kendine çeki düzen verir. Toplu sözleşme de devam ediyor. Nereye gideceksiniz?” denir. Burada işçilerin sorduğu soru belirleyici: Eğer sadece yasal sınırlara, 6357 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Yasası’na bakarsak gerçekten çok fazla bir arayışa gerek yok. Ama işçilerin farkında olarak ya da olmayarak oluşturdukları fiili durum üzerinden gitmek –uluslararası hukuk da bunu destekliyor aslında- işçilerin bu denli katılım ve kararlılıkla yürüttüğü bir direniş olduktan sonra farklı şeyler yapabilirsiniz. Fiili durumu geçerli kılarak geri dönüşler yapılabilir, protokoller ortaya çıkabilir vs. Bu kadar yasal çerçevenin içinden düşünmek körelticidir.  6357 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Yasası’nın kitabi yorumuna bakarsak işçiler yasadışı grev, işgal yaptı denebilir. Mevcut örgütlülüğü ve fiili iradeyi esas alan bir yaklaşımla bakıldığında ise 3 yıllık toplu iş sözleşmesi mutlak ve belirleyici bir şey olmaktan çıkar. Burada BMİS’in bu zemini veri alması, klasik üye yaparım, toplu iş sözleşmesi yaparım anlayışında olmadığını göstermesi gerekiyor. İşçiler başka bir sendikada örgütlendiklerinde sendika “ne yapalım ortada 3 yıllık toplu iş sözleşmesi var” derse hem tepki görecek hem de inandırıcı bulunmayacaktır. Bu halde kimsenin işçilere “siz sendika düşmanı mısınız?” deme hakları olmaz. İşçilerin istedikleri çok net: Kendilerinin olan, kendilerini var edebildikleri bir sendika istiyorlar. İşçiler belki taleplerini kavramsal olarak formüle edemiyorlar ama sezgisel olarak ne istediklerini iyi biliyorlar.

-Fabrikalar arası kurullar, komitelerin oluşması, işgalin içerde ve dışarıda ikili yürütülmesi vb çok hızlı ve işlevsel hareket ettiler.

Türk Metal öyle bir yapı ki yöneticilerine sıradan bir üyenin hiçbir şekilde ulaşamadığı, temsilcilerin seçilmesinin bahis konusu olmadığı, belirlenmiş delegesi dışında kimsenin kongresini izlemeye cesaret edemediği, kongresinde genel başkanının ellerinin öpüldüğü, işyerinde temsilcilik odasına izinsiz girilemediği bir tür otokratik yapıdan söz ediyoruz. Daha öte durumlar da yaşandı: Türk Metal temsilcilerinin verdiği listelerle işten çıkarmalar yaşandı. Dolayısıyla Bu patlama genel olarak sendika karşıtı bir isyan olarak yorumlanmamalıdır. Bu olguyu anlatmaz. 1984’lerden itibaren bu düzenin kurulduğu düşünülürse aslında birkaç kuşak işçinin Türk Metal dışında deneyimi yok. Bu nedenle gerçekçi beklentilerle başlamak ve değişim yaratacak öneri ve müdahalelerde bulunmak gerekir. Çünkü bu dönemler hızlı öğrenme dönemleridir. Burada solun indirgemeci olmadan, çok kısa vadeli kadro devşirme vs hesaplara sapmadan genel hegemonik mücadeleyi besleyecek bir plan yapması önemlidir. Israrlı, sebatkâr, özverili, dayatmacı olamayan çabalarla bu hareketler beslenebilir ama eleştirel bir dayanışma hattı kurmak gerekir. işçiler ne derse doğrudur tavrı da yanlıştır. Hayır, yanlış düşünüyorsunuz, şöyle bir yol da düşünce de var, demek gerekir. Sol sadece fabrikalara gitmekle değil genel olarak gündem yapmakla yükümlüdür. İdeolojik engellerin sadece bilinç düzeyinde değil bilinçaltı engellerin de aşılmasının yolu genel hegemonik bir mücadele hattı örebilmekten geçiyor. Örneğin bir seçim dönemi yaşadık “işçi sınıfı bu barajları yıkacak” diye bir söylem oluşturulamadı.

-Emek meselesi sol için katalog konulardan biri olmaktan çıkarılmalı…

Ya kendini tümüyle sınıf hareketinin gündelik hareketi içerisine gömmüş ya da bunu katalogdaki konulardan birisi olarak gören bir çizgi var. İkisinin de ötesinde bir genel emek hareketi, emek hakları, sosyal haklar bağlamı içerisinde onu öne çıkaran, diğer mevzularla bağını kuran bir yaklaşım gerekiyor. Özellikle metal işçileri buna çok da müsaittir. Çünkü Türkiye’de sürekli bir 12 Eylül’le hesaplaşma/hesaplaşamama meselesi var. İşte bu isyan tam da bu 12 Eylül ile hesaplaşmadır. Örneğin Soma’nın davası ya da etkinliklerinin gerekenden daha az desteklenmesi solun emek meselelerini katalog gündem olarak ele aldığını gösteriyor.Sınırlı sayıda örgüt Soma’yı ana gündemi halinde getirdi. 1990’lardan itibaren solun emekçilerin hayatının siyasal ve kültürel olarak dışına düştüğü gerçeği ile seçim sonrasındaki Soma davasına katılımın, desteğin arasındaki ilişkiyi görmek gerekiyor. 2000 sonrası hatırı sayılır işçi direnişlerinin hangisini ele alırsanız alın katılımcılarının büyük bir kısmını AKP ya da MHP seçmeni olduğunu görürsünüz. Sağ partilere özellikle de mevcut iktidara destek sunduklarını tespit edersiniz.

-Örneğin Tekel direnişçilerinin önemli bir kısmı AKP seçmeniydi…

Evet. Emekçi sınıflara söz bu kanallardan gidecek. Tabi bir direnişe dayanışmaya gitmekle yıllar içinde oluşmuş duvarlar yıkılmayacak. Ancak şimdi geçmişe göre çok daha fazla kanal mevcut. Metal işçileri bu olanakları iyi değerlendirdi. Metal işkolu öncü bir işkoludur. İmalat sanayi içinde hem en fazla işçiyi içinde barındırır, görece genç ve vasıflı bir işçi kuşağı burada istihdam ediliyor. Bu işletmelerin bir çoğu küresel ağların içerisinde yer alan işletmeler ve dolayısıyla kritik önemdedir. 1970’lerde hem DİSK’in hem de tarihsel TKP’nin gelişiminde de bu işkolu ve bu işkolundaki hareketlenmeler  geliştirici olmuştur. Bugünü anlamak, geleceğe yol çizmek için sık sık tarihimze bakmak ve ilham almak anlamlıdır diye düşünüyorum. Ve emek hareketimizin geleceğini de umutlu görüyorum. Teşekkür ederim.

-Biz çok teşekkür ederiz.

*M. Hakan Koçak hakkında…

iletişimM. Hakan Koçak 1970 doğumlu. Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunu. Aynı bölümde yüksek lisans yaptı. Marmara Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü’ndeki doktorasını “Paşabahçe Semtinde İşçi Sınıfının Oluşumu, Cam İşçi Hareketinin Gelişimi ve Yönelimleri” başlıklı tez çalışması ile 2009 yılında tamamladı. Petrol-İş Sendikası’nda eğitim ve örgütlenme servislerinde görev aldı. Karadeniz’de küçük balıkçıların sosyo-ekonomik durumunu konu alan saha araştırmalarına katıldı. Tarih Vakfı’nda sözlü tarih araştırma projelerinde çalıştı. DİSK-AR Danışma Meclisi, Türkiye Sınıf Araştırmaları Merkezi gibi oluşumlarda sınıf araştırmaları çalışmalarına destek sundu. Halen Kocaeli Üniversitesi İİBF Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Çalışmaları ağırlıkla emek tarihi, çalışma sosyolojisi, Türkiye işçi hareketinin sosyal yapısı ve gelişme dinamikleri gibi konularda yoğunlaşmıştır. Bu konularda çeşitli dergi ve kitaplarda makaleleri yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: işçi sınıfı hareketi /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.