ab bayragi

Syriza ve “sol Avrupacılığın” stratejik iflası

- 13 Temmuz 2015 - Dünya Solu / Güncel Politika / Teorik Tartışmalar

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

Evvela “hırsıza” sövüp saymak şart: AB, Yunan meselesinde sergilediği performansla halk iradesini ve demokrasinin abc’sini (mesela seçimleri) hiçe sayan arsızca sermaye “yandaşı” bir müesseseler bütünü olduğunu dosta düşmana gösterdi.

Peki “ev sahibine” ne demeli? Syriza’nın verdiği tavizler, Tsipras liderliğinin uyguladığı siyasal stratejinin Avrupa Merkez Bankası kayalarına toslaması anlamını taşıyor. Tsipras liderliği, “yukarıyı” da (yani Troyka ve sermayeyi de) “aşağıdakileri” de tatmin edecek bir “orta yol” bulduğu iddiasındaydı. AB içinde “hava dönmekteydi”. Tsipras IMF ve AB kurumlarıyla çatışmayan, AB kurumlarının çerçevesini kabul eden bir müzakere sürecinin Selanik programının uygulanması için zaman ve uygun zemin yaratacağı iddiasındaydı.

İşte çatışmasız, uyumlu (centilmence) müzakereyi esas alan bu “iyimser” strateji tuzla buz oldu. O “kurumlar”, Yunanistan örneğini takip etmesi muhtemel İspanya gibi örneklere hadlerini şimdiden bildirmek adına, öyle pek devrimci falan olmayan “Keynesçi” bir dizi önleme bile müsaade etmeyeceklerini göstermiş oldular.

SYRIZA liderliği, emeğin maliyetinin kati bir biçimde düşürülmesinin, Avrupa’daki “sosyal uzlaşmanın” işçi sınıfının siyasal, sosyal ve ekonomik gücünün bir bütün olarak kırılarak dağıtılmasının AB teknokratlarının neoliberal ortodoksiye olan “fundamentalist” itikatlarıyla alakalı bir mesele olduğu inancındaydı. Seçim zaferinden sonra, “milli irade” rüzgârı da arkaya alınarak AB içerisinde müzakerelerle çatlaklar yaratmak, AB kurumlarını rasyonel argümanlarla “ikna etmek” mümkün görünüyordu. Hedef, AB kurumlarında müzakereler yoluyla müttefikler bulmak, “aşırılıkçı” neoliberalleri tecrit etmek olmalıydı.

Olmadı. Olamazdı zaten. Yapısal kriz koşullarında Yunanistan’a dayatılan politikalar ideolojik bir sapmayla falan ilgili değildi çünkü. Yunanistan, sermayenin Avrupa çapında yürüttüğü açık bir sınıf savaşımın “ön cephesi”, daha sık kullanılan tabirle deney alanı haline gelmişti. Sermayenin emeğin toplumsal maliyetini kesin bir biçimde düşürme, “Latin Amerika tipi” bir neoliberalizmi Avrupa kıtasına dayatmaya dönük sınıf saldırısı, bir fikri aşırılık, bir takıntı olmadığı gibi, müzakerelerle değil, ancak mücadeleyle, tabir caizse “diş göstererek” geri çevrilebilirdi.

Neticede Tsipras liderliğinin AB kurumlarıyla çatışmayı ve hatta gerekirse kopuşu göze almayan, bu hileli oyunun kurallarını baştan kabul eden “Avrupacılığı” ve esas itibariyle AB kurum ve kuralları çerçevesinde gerçekleşecek bir “çözüm” arayışı, sonuçları itibariyle tam bir siyasal ve moral yenilgi.

Yapısal uyum ve kesinti paketleri dayatmalarının bir sınıf saldırısı değil de gelip geçici bir fikri moda olduğu, bu anlamda seçilmiş bir hükümetin rasyonel argümanlarıyla geriletilebileceği iddiası ham hayalden ibaretti. Neoliberalizm, AB kurum ve teknokratlarının kendilerini kaptırdığı gelip geçici ve aşırılıkçı bir heves olmaktan ziyade Maastricht’ten avro ve bugünkü “kurtarma paketlerine” birliğin DNA’sı halini almıştı.

Tsipras’ın siyasal yaklaşımının temeli olan “Avrupacılık” Syriza’nın bir icadı değil elbet. Avrupa solunun önemli bir bölümü açısından “Avrupacılık”, (zamanla SSCB ya da Çin gibi bürokratik diktatörlüklerin dış politikasınca araçsallaştırılarak “yozlaşmış”) enternasyonalizmin bir ikamesi olarak işlev gördü adeta (özellikle de Avrokomünist akımda). Avrupa bütünleşmesi milliyetçiliğe, içe kapanmacılığa ve militarizme karşı bir yanıt olarak görüldü.

Esasında uluslararası ilişkilerde uzlaşma ve hoşgörüyü temin edecek barışçıl Avrupa mitinin sol saflardaki kökü, Soğuk Savaş dönemine uzatılabilir. Bu görüşe göre, iki “süper güç”, yani ABD ve SSCB arasında kalan Avrupa’nın özerk hareket etme kabiliyetini artırması, nükleer silahsızlanma ve muhtemel bir 3. Dünya Savaşı’nın önüne geçilmesi açısından tayin edici önemdeydi. Aynı argüman, Soğuk Savaş sonrasında bu kez ABD karşısında dengeleyici bir güç söylemiyle geri geldi ve solda ve daha genel olarak savaş karşıtı hareket içerisinde taraftar buldu.

Avrupa’nın kurallı-düzenli bir “sosyal” kapitalizm modeli oluşturduğu teziyse 1970’lerin sonundan itibaren gelen neoliberal dalga karşısında ciddi bir savunma hattı oluşturamayan solda ve özellikle de sendikal harekette çok tutuldu. Neoliberal saldırı karşısında çözümü mevcut AB kurum ve kurallarında aramak, “Anglo-Sakson tipi” vahşi kapitalizmin tehdidine karşı bir dönem oldukça gönül ferahlatıcı oldu. Yakın geçmişte çokça dillendirilen “sosyal Avrupa” sloganı, özellikle Avrupa sendikal bürokrasisince başka bir Avrupa için bir mücadele çağrısı olarak değil, bir “sosyal model” olarak görülen mevcut AB kurumsallaşması dahilinde sosyal diyalogcu bir anlayışla yorumlandı.

Oysa Avrupa’nın “güneyinin” karşı karşıya kaldığı “şok terapisi”, emekçi sınıfların yaşam düzeylerinde 2. Dünya Savaşı sonrasında görülmemiş düzeyde bir düşüş dayatılması, yani tabir caizse Avrupa’nın “Latin Amerikalaştırılması”, Avrupacılık söylencesine hiç değilse solda artık son verilmesi ihtiyacını açıkça ortaya koyuyor.

Kriz, Avrupa’nın mevcut bütünleşme biçiminin sermaye lehine olduğu gerçeğini, AB’nin hiç değilse Maastricht Antlaşması’ndan itibaren neoliberal temelde şekillendiğini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Avrupa Merkez Bankası’nın esas itibariyle bankalara ve finans kurumlarına hizmet ettiği, Avrupa Komisyonu’nun neoliberal itikadın dünya yüzeyindeki belki de en hararetli savunucularından oluştuğu artık açık. Avro, bilhassa Alman sermayesinin ihtiyaçları doğrultusunda ücretlerin ve toplumsal harcamaların bastırılması ve çevrenin merkezin çıkarlarına tabi kılınması yönünde bir mekanizma olarak işliyor.

AB siyaseti gereksiz kılan ve neoliberal itikadın işler kılınmasına dönük teknokratik müdahalelerde bulunan bir kurumsal yapı haline gelmiş durumda. Kısacası Avrupa’nın mevcut bütünleşmesi süreci, Avrupa’daki toplumsal güç ilişkilerini sermaye lehine dönüştürüp yapılandırmaya dönük bir proje.

İşte Syriza örneği, AB çerçevesi dahilinde kalınarak mutedil bir Keynesyen ekonomik ve sosyal programın dahi uygulanamayacağını tescil etmiş oldu. AB kurumları neoliberal ortodoksiden en ufak bir sapmaya, işçi sınıfının ekonomik ve sosyal gücünü tarumar etmek anlamına gelen kesinti programlarında küçük bir değişime dahi cevaz vermemeye kararlı.

Müzakerelere has teknokratik dili bir yana bırakıp mevcut durumun adını koyalım: Yunanistan halkı kendi geleceğine dair karar verme kudretinden yoksun bırakılmak istenmektedir. Bu şu anlama geliyor: Avrupa Birliği ve demokrasi, birbirine açıkça tezat teşkil eder hale gelmişlerdir. AB kurumları dağıtılmadan, Avrupa radikal bir biçimde yeniden ve mevcut AB’nin külleri üzerine inşa edilmeden Avrupa ile demokrasi ve (bırakın sosyalizmi) sosyal adalet arasındaki tezat çözülemez.

Sade Syriza liderliğinin stratejisi değil, “sol Avrupacılık” iflas etmiştir. Onun küllerindeki doğum sancılarıysa şimdiden başladı…

(Bu yazı Mesele dergisinin Temmuz sayısında yayımlanmış yazının bazı eklemelerle revize edilmiş bir kısmından ibarettir.)

Facebooktwittergoogle_plusredditlinkedinmail

› tags: 5 Temmuz Referandumu / AB / SYRİZA / Yunanistan /

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.